Yaqeen Institute for Islamic Research
Spiritual-Psychology-Lost-Art-of-Contemplation-Hero-Image

Kayıp Derin Düşünce Sanatı: Manevi Psikoloji Dizisi

Giriş

Modern psikoloji, insan bilişi, duygu ve davranış çalışmasını içermektedir. Bu üç olgu, insan deneyiminin temel bileşenlerini temsil etmektedir. Aynı zamanda, İslam’ın insanoğlunun kendi kendini arındırma mesajına (nefsi arındırma ya da tasavvuf) derinden bağlıdırlar. Bu süreç, Kur’an-ı Kerim’de başarının doruk noktası olarak tanımlanmaktadır: “Doğrusu arınan [bir kimsenin ruhunu arındıran] ve rabbinin adını anıp namaz kılan kurtuluşa ermiştir.”[1] ve “Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir.” [2]

İslam, bireyin bilişi, duygu ve davranışlarını dönüştürmek anlamına gelen, nihayetinde insanoğlunu manalı ve tatmin edici bir yaşama götürecek bir sistemi temsil etmektedir. Böylece, ilmin önemli kısımlarını kendi kendini arındırma konusuna adayan geleneksel âlimler, sonuç olarak, insan psikolojisinin derin kuramlarını geliştirdiler. İslami Maneviyatı ve Ruhani Refahı araştıran bir önceki makalede[3], İslam geleneği temeline dayanan Kur’an-ı Kerim’de bulunan terim bilgisine dayanan insan psikolojisinin modellerinin oluşturulmasına ihtiyaç olduğu sonucuna vardık. Böyle bir çaba, klinik olarak ilgili olacaktır ve ruhsal bozukluk yaşayan Müslüman hastalar için doktorlara uygun manevi paradigmalar sunmaktadır. Bundan başka, psikolojiye İslami bir çatı geliştirmek, insan psikolojisi ve maneviyatı ile ilgili İslam geleneğinde var olan enginliği ve derinliği gösterecek ve diğerlerinin 21. yüzyılda insanlığa getirdikleri hikmet ve değeri takdir etmelerini sağlayacaktır.

Bu makale dizisi, psikospritüel büyüme ve hüküm oluşturma için uygulanabilir çıkarımlara vurgu yaparak, insan bilişini, üst bilişini, bilincini, güdülerini, duygu ve davranışlarını çevreleyen İslami bir manevi psikoloji modelini inşa etmeye çalışmaktadır. İslâm geleneği içinde modern psikolojik söylemi okuma riski nedeniyle, klasik kaynaklarda bulunan Kur’an-ı Kerim’in söz varlığı ve terim bilgisini, tartışmamızın başlangıç noktası olarak kullanacağız. Daha sonra, 21. yüzyıl okuyucusu için daha açık bir anlayış üretmek için ya bütünleştiren ya da farklılaştıran modern kavrayışları karşılaştıracağız ve bu modern kavrayışlarla ters düşeceğiz.

Makaleler, İslam geleneğinde sık sık bahsedilen Maraatib al-Qasd  (güdülenme derecesi) modeline göre düzenlenmektedir.[4] Bu model, düşüncelerle başlayan, güdüye ilerleyen ve eylemle sona eren insan davranışları için bütünsel bir çerçeve sunmaktadır. 5 aşamalı diziliş aşağıda açıklanmaktadır:

  1. Al-Haajis: Bilince hızlı bir şekilde giren ve çıkan anlık bir düşünce;
  2. Al-Khaatir: Akla giren ve bireyin üzerinde düşünmeyi seçtiği bir düşünce;
  3. Hadith an-Nafs: Bir düşüncenin derinlemesine tartışıldığı bir iç konuşma;
  4. Al-Hamm: Bir düşünce sürecinin bir kişinin güdüsü ya da duygusal durumunu pekiştirdiği bir harekete geçme güdüsü; ve
  5. Al-’Azm: Bir eylemi yürütmek için sağlam bir çözüm. Bir kişi hala bir hamm üzerinde tereddüt edebilirken, ‘azm noktasına ulaştıklarında geri dönüşü olmayan kati bir karar haline gelmiştir. [5]

Mevcut makale, ilk üç aşamaya odaklanmaktadır. Bu, Kur’an-ı Kerim’de atıfta bulunulan bilinçli düşüncenin ortaya çıkışını ve çeşitli müzakere türlerini incelemektedir. Bölüm 1, düşüncelerin önemine odaklanmaktadır; Bölüm 2, düşüncenin temellerini araştırmaktadır; Bölüm 3, üst biliş ve derin düşünce kavramlarını tanımlamaktadır ve Bölüm 4, ünlü âlim İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751 HT) tarafından geliştirilen ahlaki ve manevi gelişim için uygulanabilir bir derin düşünme alıştırmasını sergilemektedir.

Bölüm 1: Düşüncelerin Önemi

Düşüncelerimiz, ruhun boyutuyla sahip olduğumuz en derin ara yüzdür. Bunun nedeni, düşüncelerimizin fiziksel dünyanın ötesinde var olmasıdır. Bir insanın düşünmeye başladığını gözlemleyebilmemize rağmen, düşüncenin gerçek içeriğini asla fiziksel olarak gözlemleyemeyiz. Biz onları deneyimledikçe, Allahü Teâlâ’dan başka hiç kimse, düşüncelerimizi bilemez. Düşünceler özünde, mana ve içerik taşımaktadır. Buradan hareketle elektroansefalografi, (EEG – beyin akım yazımı) düşünmeyle ilişkili sinirsel faaliyeti ölçebilmesine rağmen, biz temel içeriğini asla gözlemleyemeyeceğiz. Bu açıdan bakıldığında, düşünmek eylemi, bizi maddi dünyanın sınırlarının ötesine taşıyan fizikötesi bir süreç olmaktadır. Düşüncelerin kendileri, kendi içeriklerinin parçacıklardan ya da atomlardan oluşmaması bakımından uhrevidir.

Kur’an-ı Kerim’in düşünmenin manevi eylemini, yoğun bir şekilde vurgulaması hiç de şaşılacak bir şey değildir. Kur’an-ı Kerim, 750’den fazla yerde, insanı düşünmek, sorgulamak, yansıtmak, dinlemek ve gözlemlemek üzere yönlendirmektedir.[6] Tüm bu süreçlerin ortak unsuru, akılda üretilen bilinçli düşüncedir. Çoğu insanın, aklın içinde var olan zengin deneyimden istifade etmeyi kaybetmiş olması bir trajedidir. 21. yüzyılda tanıklık etmiş olduğumuz bilgi ve teknolojideki ilerlemeye rağmen, dünya buna, kendi kendine zarar verecek şekilde tepki göstermiş ve akıl, merkezden perde arkasına geçmiştir.

Dikkat Dağılması Çağı

Hızla gelişen teknolojinin modern çağında, hayatımızın tüm boyutlarında üretkenliği hızlandırmak için en son dijital sistemlerin nasıl kullanılacağını öğrenmeye hatırı sayılır ölçüde zaman harcanmaktadır. Mesleklerimizde, işverenler teknolojik uzmanlığa çok değer vermektedirler. Dijital dev dalgaların aralıksız hamlelerine ayak uyduramayanlar, işyeri verimliliğini artırmak için yeni sistemlerin uyumuna yönelik değişen ve durmadan küçülen iş piyasasında rekabet edemez hale gelmektedirler. Sosyal yaşamlarımız, sosyal medyada ve arkadaşlarımızla ve ailemizle iletişim kurmak için neredeyse tüm engellerini ortadan kaldıran ağ araçlarındaki yeniliklerle de dönüştürülmüştür. Akıllarımız, görünüşte hiç bitmek bilmeyen bir dizi güncelleme ve değişime ayak uydurabilmek için mücadele ederek, sahip olduğumuz tüm yeni cihazlarla sürekli olarak başka tarafa çekilmektedir.

“Dikkat Dağılmasına Bağımlılık” kitabının yazarı olan Alex Pang, çevrimiçi hayatlarımızı asıl işimiz olarak tanımlamaktadır: “Eğer çevrimiçi hayatınızı sürdürmek, bir iş gibi hissettiriyorsa, belki de öyle olduğu içindir.”[7] Alex Pang, sıradan bir Amerikalının ayda 60 saatini çevrimiçi olarak geçirdiğini açıklamaktadır. Bu saatlerin toplamı, yıllık 3 aylık tam zamanlı çalışmaya denk gelmektedir. Bu “çevrimiçi kariyer”de, 20 günü sosyal ağ web sitelerinde, 38 günü bloglarda, YouTube ve haber sitelerinde, 32 günü tamamen e-postalarımıza bakmakla geçiriyoruz. Cihazların kullanımının sadece bir gününe baktığımızda, sıradan Amerikalının günde 110 mesaj gönderip aldığını, telefonunu 34 kez kontrol ettiğini, Facebook’u 5 ayrı vesileyle ziyaret ettiğini ve toplamda 30 dakika yayınlanan postaları beğenerek geçirdiğini görmekteyiz.[8]

Teknoloji, ekranlar ve cihazlarla sürekli meşgul olma, sadece hedeflerimize ulaşmamızdaki üretkenliğimizi paradoksal olarak engellemekle kalmamakta, aynı zamanda zihin üzerinde de önemli etkiler bırakmaktadır. Bilinç felsefecileri olan Clark ve Chalmers, 1998 tarihinde, son icatlar ışığında daha iyi anlaşılan bir akıl uzantısı kuramı geliştirdiler.[9] Kuram, insanoğlunun, normalde iç zihinsel olarak gerçekleşecek bilişsel süreçler için genellikle dış ortamdaki cihazları kullandığını belirtmektedir. Bunun en açık örneği hafızadır. Geçmişte defterler kullanılırdı ve bu, bizim zamanımızdaki yeni teknolojinin erişilebilirlik ve depolama verimliliği sayesinde, geçmişte olduğundan daha da fazla hafızamızı boşaltmamıza izin veren telefonlarımız, dizüstü bilgisayarlarımız, tabletlerimiz ve bilgisayarlarımızdaki uygulamalar haline gelmiştir. Telefon numaralarının ezberlemesindeki değişim, buna klasik örnektir. KasperSky Lab, Avrupa’da bir anket yaptı ve yetişkinlerin % 60’ının, 10 yaşındayken yaşadıkları evin telefon numarasını hatırlayabildiklerini, ancak çocuklarının ya da ofislerinin şimdiki telefon numaralarını hatırlayamadıklarını tespit etti. Ankete katılanların üçte biri, ortaklarının sayısını hatırlayamadılar.[10] Önemli telefon numaralarını, aklımızın hafıza sistemine kaydederdik, ancak bu süreci artık zihin dışı olarak dış kaynaklı hale getirdik.

Akıl uzantısı, hafıza sınırlı değildir, ancak aynı zamanda planlama gibi yönetici işlevleri de içermektedir. Google, otomatik olarak size, bir uçuşu yakalamanız için evden ayrılmanız gereken önerilmiş süreleri içeren bir mesaj göndermektedir. En uygun yiyecek seçimlerini önermek üzere önceden seçilmiş yemek tercihleriniz ve restoran menüleriyle çapraz başvuru oluşturan uygulamalar bile bulunmaktadır.

Aklın bu eşi benzeri görülmemiş düzeydeki dış kaynak kullanımı nedeniyle, kullanımının içinde yatan gizli hazineyi kaybetmiştik. Küçük aygıtlarla, ekranlar ve cihazlarla zihnimizin meşgul edilmesi, bizi, zihinlerimizin onlar için tasarlandığı güçlü yaratıcılık, kavrayış ve öz farkındalıktan yetisinden başka tarafa çekmektedir. Modern bilim, zihinlerimizin ve ruhlarımızın derinliklerinde yatan fayda ve potansiyeli farkına varmıştır. Özellikle, uzak doğu geleneklerinin meditasyon uygulamaları üzerinde pek çok çalışma yapılmıştır. Bu uygulamaların, depresyon, madde bağımlılığı, alkol bağımlılığı ve hipertansiyon gibi kardiyovasküler hastalıkları içeren duygusal, psikolojik ve fiziksel bozukluklar üzerinde derin olumlu etkileri olduğu bulunmuştur.[11] Daha temel bir düzeyde, düşüncelerin, biyolojik işleyişimiz üzerinde derin etkileri olması bilimsel olarak gösterilmiştir. “Plasebo etkisi” olarak bilinen ve sadece bir kişinin iyileşeceği inancıyla elde edilen tedavi edici bir fayda olarak bilinen yaygın bir olgu, sağlığımızı etkileyen düşüncelerin derin bir örneğidir.[12] Plasebo etkisine ilişkin bulgular, her yerde var olan ve çeşitli patofizyolojik ve psikopatolojik durumlara karşı etkili olabileceğini ileri sürmektedir. Diğer taraftan, yaşam koşullarımızın bilişsel çerçevesine kısmen dayanan stresin,  hormon düzenlemelerini, kardiyovasküler hastalıkları ve bağışıklık sistemi işlevlerini içeren geniş çeşitlilikteki biyolojik sistemler üzerinde önemli olumsuz etkileri olduğu iyi bilinmektedir.

Bölüm 2: Düşüncenin Temelleri

Khawaatir

Uyanık olduğumuz anlar esnasında, aklımıza gelen düşünceler, topluca İbn Kayyim el-Cevziyye tarafından khawaatir olarak adlandırılmaktadır (daha önce tanımlanan haajis ve nefs hadisleri kategorilerini kapsamaktadır).[13] Çağdaş bir Müslüman psikolog olan Dr. Maalik el-Badri, khawaatir’i, geçici bir şekilde ortaya çıkabilecek “içsel diyalog” ya da “gizli konuşma” olarak tanımlamaktadır.[14] Bunlar, yaşadığımız gerçekliğin merceğini temsil eden sürekli işleyen diyalogdaki düşüncelerdir. Khawaatir, bu bağlamda bilişsel terapinin kurucusu olan Aaron Beck’in tarif ettiği “otomatik düşünceler”le benzeşmektedir.[15] Otomatik düşünceler, bir uyarıya cevap olarak bilinçli bir çaba olmaksızın ortaya çıkan zihinsel faaliyeti ifade etmektedir. Bizim khawaatir’imizin içeriği ile ilişkili gibi görünen bir unsur, bizim yaratılışımızdan gelen kişiliğimizdir.[16] İslami bir perspektiften bakıldığında Khawaatir, bilinçaltımızdan çıkan hırslı güçlerin harmanlanması olarak kavramsallaştırılabilmektedir. Bu kuvvetler, ya bizim içimizde bir parçamız olarak ya da dışımızda ayrı temsilciler olarak var olmaktadırlar (İlahi, meleklere özgü ya da şeytani).

Bilinç dışılık

Bilinçdışı konusu çok karmaşıktır ve psikoloji alanında hem bilişsel hem de psikodinamik bakış açıları doğrultusunda ele alınmıştır. Freud bilinçdışının (ya da bilinçaltının), bilinçli düşüncelerin, güdülerin, arzu ve hayallerin üzerindeki etkisini tartışan ilk Batılı aydınlardan biriydi. Bilinçdışı savunma mekanizmalarına ilişkin Freud’un bazı fikirleri, Müslüman ilahiyatçılar tarafından önemli ölçüde ön plana çıkarılması dikkat çekicidir. Örneğin, İbn Hazm (ö. 456 HT), aile üyelerine yönelik yasaklanmış cinsel dürtülerin bastırılmasını, çeşitli bilinçli davranışlarla sonuçlanması şeklinde tarif etmiştir.[17]

Freud’un bilinçdışı anlayışı, özellikle tecavüz ve cinsellik üzerine odaklanmış olmasına rağmen, onun himayesinde olan Carl Jung, “toplu bilinç dışılık” olarak adlandırdığı karmaşık dini inanç sistemlerini bünyesine dâhil eden kendi bilinçdışı kuramını savundu. Her iki psikolog da, her insanoğlunda var olan bilinçdışının ortak psikolojik yapısını keşfetmeye çalıştı. İnsan zihninin bu boyutu, bilimsel yöntemin deneysel sınırlamalarının ötesindeki çalışmasını sunan maddi bir varlık değildir. Bu nedenle, batı dünyasında bu iki figürün ötesinde buna çok fazla ilgi gösterilmemiştir. Ancak son dönemlerde, bilişsel ve sosyal psikologlar, tutumları, inançları ve önyargıları belirlemede bilinçdışı önyargı rolünü araştırmışlardır. Odak merkezi, bilinçdışı yapısal unsurlarını tanımlamaktan, işlevsel çıkarımlarını açıklamaya kaymıştır.

Bahsedildiği gibi, bilinçdışı, insanoğlunun temel olarak gayb (görünmeyen) âleminin bir parçası olan boyutudur. Böylece bu, vahyin bakış açısını keşfetmek için zihnin daha iyi bir anlayışa erişmesini arayan herhangi bir Müslüman’a yakışmaktadır. En az bir peygamberlik öyküsü, zihnin bilinçdışı bir parçasının, bilinçli düşüncelerimizi ve dürtülerimizi etkileyebileceği bu düşünceyi doğrulamaktadır:

“Şüphesiz Allahü teâlâ, ümmetimin aklından (nefs) geçeni (haddathat), yapmadığı ya da dile getirmediği sürece görmezden gelir.”[18]

Hesap verebilirlik, yalnızca bilinç seçimlerimizin sınırları içinde yer alan olgular için geçerlidir. Kur’an-ı Kerim bizi, aşağıdaki şekilde haberdar etmektedir;

 Allahü teâlâ hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir yük getirmez. [19]

Böylece, irademiz dışında kalan herhangi bir zihinsel olgudan sorumlu tutulmamaktayız. Bu hadis, irademiz dışında kalan belirli bilinçli düşünceleri belirleyen bilinçdışı temel bir yapı olduğunu ima etmektedir. Biz, hadiste ima edilen bilinçdışı yapıyı keşfedecek ve onun çeşitli unsurlarına ışık tutacağız.

Bilinçdışının Unsurları

Vesvese

Bilincimiz üzerindeki en önemli etkilerden biri, vesvese (fısıltı) olarak adlandırılır.[20] İslam geleneği, (1) şeytani fısıltı, (2) nefsin fısıltısı ve (3) meleklere ait fısıltı bağlamında bu olgudan bahsetmektedir.

Şeytani Fısıltı

Şeytani fısıltı, görünmeyen ve görülen âlemden gelen günahkâr önerilere ayrılmaktadır. Bu şeytani fısıltının her iki kategorisine, Kur’an-ı Kerim’in son bölümünde aşağıdaki şekilde atıfta bulunmaktadır:

De ki: “Cinlerden olsun insanlardan olsun, insanların kalplerine vesvese sokan sinsi şeytanın şerrinden İnsanların Rabbine, İnsanların Malik ve Hâkimine, İnsanların Mabuduna sığınırım!”.[21]

Cin fısıltısının, bilinçdışı alanda olduğu düşünüldüğü açıktır, ancak insan vesvesesi nedir ve nasıl bilinçdışı olarak değerlendirilir? İnsan vesvesesi, kitap, medya ve görüntüleri içermek üzere doğrudan konuşmaların ötesinde yayılabilecek insanoğlunun her türlü iletişimi çevrelemektedir. Her ne kadar diğer insanlar tarafından ilk öneri, bilinç alanı içinde olsa da, daha sonra hafıza sistemlerimize dâhil edildiğinde bilinçsiz hale gelmektedir. Bu öneriler, yaşamımızdaki herhangi bir şeyle karşılaştığımız her an içimizdeki duygu ve arzuları harekete geçirebilmektedir. İbn Kayyim el-Cevziyye şöyle yazmaktadır: “Sonra, düşünce, hafızaya aktarılacak ya da hafızada muhafaza edilecek ve hafıza, onu gerçek hayatta bir amel olarak harekete geçirilecek bir irade ve güdüye dönüştürecektir.”[22]

Bu nedenle, dış etkenler bilinçli düşüncelerimizi kaçınılmaz olarak etkileyecek olan bilinçsizliğimizin öz yapısını belirleyebilmektedir. İbnü’l Cevzî (ö. 597 HT), bu dış etkenlerin bilinçdışımıza nasıl erişebileceğine dair canlı bir kavramsallaştırma sağlamaktadır:

İblis, insandaki kendine uygun zayıflıklardan insana girer. İblisin insana girip onda hükümranlık kurması, insanın gafletine, cehaletine ya da bilgisizliğine göre çoğalır. Bilmelisin ki kalp surları olan bir kale gibidir. Bu kalenin surları, surların da kapıları vardır. Aralarda yer yer boşluk bulunur. Kalenin sakini akıldır. Melekler buraya uğrarlar. Kalenin karşısında içinde nefsin ve şeytanların bulunduğu sığınaklar vardır ve şeytanlar oraya hiçbir engelle karşılaşmaksızın gidiverirler. Kale sakinleri ile sığınaktakiler arasında sürekli bir savaş vardır. Şeytanlar sürekli kalenin etrafında dolaşırlar ve bekçilerin dalgın anını yakalayarak gediklerden içeri geçme yolunu ararlar. Dolayısıyla bekçinin korumakla emir olunduğu tüm kapılan ve gedikleri bilmesi, bekçilik görevinde bir an olsun gevşeklik göstermemesi icap eder.[23] 

Bilinçaltındaki vesvesenin alanı, bilinçli müdahaleler yoluyla etkisi azaltılabilmektedir. Derin düşünmenin serbest bırakılması ve Allahü Teâlâ’nın bilgi ve bilincine nail olmak yoluyla bir kişinin bilinçdışının tüm dinamiğini değiştirebilmesi mümkündür. Birey ve Şeytan arasındaki bu mücadele, İbn Kayyim el-Cevziyye’nin de sözünü ettiği bilinçdışı ve bilincin temel bir boyuttur. İbn Kayyim el-Cevziyye, nefsin savaş alanına her gün girdiğini açıklamaktadır:

Mücadele için zırhını giyip çeşitli silahlarını alır, sonra tabiat ve heva kuvvetleri ile akıl ve hidayet kuvvetleri arasında süregelen savaşa katılır. Allahü Teâlâ’nın yardım ettiği taraf zafere ulaşır.[24]

Şeytanlar, bireyin kendi tutku ve nefislerini onlara karşı silah olarak kullanmaktadırlar. Eğer üstesinden gelirse, o zaman;

Böyle kimselerin aklı, kâfirin elindeki Müslüman esir gibi şeytanın esiri olmuştur. Böyle aklını kahr ve mağlup ederek düşmanına teslim eden kimsenin Allahü Teâlâ’nın katında yeri, bir Müslümanı yakalayıp, kâfirlere satan ve onlara teslim eden gibidir.[25] 

Nefsin Fısıltısı (Benlik)

Nefisten ortaya çıkan vesveseye, Kur’an-ı Kerim’de atıf yapılmaktadır:

Ve insanı elbette biz yarattık ve nefsin ona ne fısıldadığını biliriz…[26]

Nefsin fısıltılarının içeriği, bir kişinin arzuları, rehberliği ve karakteri arasındaki etkileşimlerle belirlenmektedir. İnsanın sınırsız arzusu, ona hazzı getiren şeyi aramaktır. İbn Kayyim el-Cevziyye, üç genel arzuya karşılık gelen hazzı üç kategoriye ayırmaktadır. Bunların ilki, yeme, içme ve üretme gibi hayatta kalma ve yayılma ihtiyaçlarına ulaşmakta kök salmış olanlardır. İkincisi, güce ve liderliğe ulaşmak için egemenlik hiyerarşisine yükselmekle ilgilidir. Son haz kategorisi, Allahü Teâlâ’nın farkındalığı ve faziletin gelişimi sayesinde yaşanmaktadır.[27] Bu kategorilerden hiçbiri, tamamen günahkâr arzuları temsil etmemektedir. İbn Teymiyye (ö. 728 HT), hazzın temelini şöyle tarif etmektedir: “Kişinin nefsiyle neyin uyumlu olduğunu deneyimlemesi, haz aracıdır.”[28] Buradan hareketle, hazza duyduğumuz arzumuz, bu bakış açısı ile bakıldığında olumludur. Ancak Kur’an-ı Kerim, aşağıdaki arzuları, bireyin gelişimini engelleyen olumsuz bir nitelik olarak tanımlamaktadır:

İşte Allahü Teâlâ bunların kalplerini mühürlemiştir, arzularının peşine takılıp gitmektedirler.[29]

Onlar (putperestler) sadece kuruntularına ve kişisel arzularına uyuyorlar. Oysa şimdi onlara rablerinden bir yol gösterici gelmiş bulunmaktadır.[30]

İbn Kayyim el-Cevziyye, nihai sonuçlara odaklanarak menfur hazları, takdire şayan hazlardan ayırmaktadır. Zevklere gösterilen aşırı düşkünlük ya da hazza erişmek için diğerlerine zulüm etmek, sonunda bu ve sonraki yaşamda acıya yol açacaktır.[31] Ebedi hazzın peşinde gerçekten koşmak, yalnızca Rab ile manalı ve tatmin edici bir ilişki içinde bulunabilmektedir.

Nefs, insan doğasının aql (akıl) ve huda (rehberlik) gibi insanoğlunun olumlu unsurları ya da hawaa (arzular) ve vesvese (habis fısıltılar) gibi insanoğlunun olumsuz unsurları ile bütünleşmesine bağlı olarak, insanoğlunu iyilik ve kötülüğe doğru özendirebilmektedir. Kur’an-ı Kerim, nefis mertebelerini üç kategoriye ayırmaktadır:

Mertebe 1: Nafs Ammara bis-Soo’

“Şüphesiz nefis, rabbimin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder; şüphesiz rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.”[32]

Mertebe 2: Nafs Lawwama

“Öyle değil, kendini kınayan nefse yemin ederim!”[33]

Mertebe 3: Nafs Mutma’inna

“Ey imanın huzuruna kavuşmuş insan! Sen O’ndan razı, O da senden hoşnut olarak rabbine dön.”[34]

Nefisten ortaya çıkan düşünceler, tayfta düştüğü yere uygundur. Azgelişmiş olan nefis, habis vesveseden kaynaklanan etkilere ve daha muhtemel yaratılıştaki arzulara aşırı düşkünlüğüne kolay hedef olmaktadır. Gelişmiş nefis, arzularını zapt etmek ve şeytani fısıltıların üstesinden gelmek için vahiy ve akıllarını kullanacaklar.

Bu makalenin 2. kısmı, Allahü Teâlâ nasip ederse, nefsin, güdülerimizin, duygularımızın ve düşüncelerimizin oluşmasındaki rolü hakkında daha detaylı bir açıklama sunacaktır.

Meleklere Özgü Fısıltılar

Abdullah bin Mesud’dun anlattığı rivayete göre, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: “O’nun haricinde aranızdan hiçbirinin, cinlerden ve meleklerden birer ortağı yoktur.”[35]

Meleklere özgü fısıltılar, başka bir rivayette anlatıldığı gibi insanlığın kalplerinin içinde uyanan iyiliğe yönelik eğilimlerdir,

Abdullah bin Mesud’dun anlattığı rivayete göre, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: “İnsanoğluna şeytanın vesvese vermesi, meleğin de ilham etmesi vardır. Şeytanın vesvesesi, kötülüklere götürmek ve gerçekleri yalanlatmaktır. Meleğin ilhamı ise, hayırlara götürüp hakkı doğrulamaktır.”[36] 

İlham (İlham) ve Feraset (Sezgi)

İlham, Allahü Teâlâ’dan doğrudan ilham almayı ifade etmektedir. Hz. Musa ve annesinin hikâyesinde bu olgunun ünlü bir örneği bulunmaktadır:

Hz. Musa’nın annesine, “Onu emzir, başına bir şey gelmesinden endişe ettiğinde onu nehre bırak. Korkup kaygılanma. Biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız.” diye vahyettik.[37]

İlham sıklıkla, sezgisel olarak yaşanmakta ve feraset olarak anılmaktadır. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) feraseti, Allahü Teâlâ’dan gelen nur olarak tanımlamaktadır:

“Müminin bakışından sakının, çünkü o Allahü Teâlâ’nın nuruyla bakar.”[38]

Kur’an-ı Kerim’de feraset kavramı da zikredilmektedir:

“İşte mutawassimeen (bunda ibret alacak olanlar) için alametler (dersler) vardır.”[39]

İbn Abbas ve Kur’an-ı Kerim’in diğer yorumcuları, mutawassimeenin burada feraset sahip olan mutafarriselere atıfta bulunduğunu belirtmiştir.[40] 

İbn Kayyim el-Cevziyye, feraset ile alınan dersler arasındaki bağı, “Bir kişi, önceki tecavüzcü kavimlerin sonlarını gözlemlediğinde, o zaman kendisine feraset bahşedilir…“ diye açıklayarak aydınlatmaktadır.[41]

İbn Kayyim el-Cevziyye, feraseti, “Allahü Teâlâ’nın müminlerin yüreğine verdiği nur, hakikati ve yalanı ayırt etmesine cevaz verir” olarak tanımlar.[42] Aynı zamanda, görünmeyen hakikatin bilgisine erişme ile ilgili ferasetin boyutunu tanımlayan diğer âlimlerden de alıntı yapmaktadır.[43] Bundan başka, olgusal olarak ferasetin, kendisine karşı çıkan herhangi bir şeyi yok eden bir kişinin bilincinde ortaya çıkan bir inanç, düşünce ya da fikir olarak deneyimlendiğini açıklamaktadır. Feraseti diğer düşüncelerden ayırt etmenin bir yolu da, “ferasetin, birlikte gerçekleşen herhangi bir muhalif düşünce olmaksızın ortaya çıkan ilk düşünce olmasıdır. Eğer muhalif düşünceler birlikte gerçekleşirse, o zaman bu, normal bir düşünce olarak ele alınır.”[44]

Feraset, geleceğin kehanetlerinin yanı sıra deneysel olarak doğrulanabilir ya da rahatlıkla gözlemlenebilir olmayan kişiler ile ilgili yargıları içerebilmektedir. Ardından gelen ikinci kavram, Cüneyd-i Bağdâdî ile ilgili bir rivayette açıklanmaktadır:

Bir gün Hıristiyan fakat Hıristiyan olduğuna dair görünüşte bir alâmeti bulunmayan bir genç, Cüneyd-i Bağdâdî’nin sohbet ettiği meclise gelip, Cüneyd-i Bağdâdî’ye şöyle dedi: “Ey üstat! Hazret-i Peygamber buyuruyor ki: “Müminin sezgisinden korkunuz. Çünkü o, Allahü Teâlâ’nın nuru ile bakar.” Bunun manası nedir?”[45] Cüneyd-i Bağdâdî bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp; “Müslüman ol. Müslüman olmak zamanın geldi.” buyurdu.[46] 

İbn Kayyim el-Cevziyye aynı zamana, imanla ilgisi olmayan ve diğer önemli özellikler temelinde tüm insanlara ulaşabilen feraset çeşitlerini de tanımlamaktadır. Örneğin, tıp doktorlarının bilgi ve deneyimlerine dayanarak bir çeşit feraset sahip olduklarını açıklamaktadır.[47] Aynı zamanda, rüyaları, işaretleri yorumlama kapasitelerine göre tabir eden Müslüman olmayan insanlar da vardır.[48] Ayrıca, bilimsel kuramın doğru kehanetler türetmede yararlı olabileceğini de açıklamaktadır. Bunu, doğal olaylar arasındaki bağlantıya dayanarak “yaratılıştan gelen sezgi” (el-firaasa al-khaliqiyye) olarak açıklamaktadır.[49] İbn Kayyim el-Cevziyye, bu tür sezgilerin, insanlara her iki dünyada da fayda sağlayacak daha derin hakikatleri anlamada yardımcı olmadığına dikkat çekmektedir.[50] Daha derin hakikatlere dair bu bilgi, O’nun nurundan kaynaklanan, Allahü Teâlâ’dan bahşedilen bir armağan olan özel feraseti gerektirmektedir.

İmam-ı Gazali (ö. 505 HT),  feraseti, gayb âlemine açılan kalpteki bir “pencere” olarak kavramsallaştırdı. Diğer pencereler normal fiziki duyularımızı temsil etmektedir. Bir insan maddi dünyadan ziyade kendi ruhuna odaklandığında, gayb âleminden farklı izlenimler algılamaktadır. Bunun, beden duyusal dünyadan koptuğu zaman, rüya halinde gerçekleşen hakikatin varlığını gösterdiği birçok görüntünün nedeni olduğunu açıklamaktadır.

Uykuda halinde iken, duyu yolu bağlanıp kesilince, içerdeki bu pencere açılır ve gayb âleminden ve Levh-i Mahfuz’da (Kader Kitabı) bilinmeyen, ileride olacak şeyleri bilir ve görür. Kalp ve Levh-i Mahfuz birer ayna gibidir. Bütün varlıkların sureti ondadır. Nasıl ki bir ayna diğer bir aynanın karşısına konulunca, birinde görünenler, diğerine akseder, Levh-i Mahfuz’daki görüntüler de, kalpte görünür. Ancak uykudayken bile, dünyevi düşünceler bu aynayı donuklaştırır ve böylece gördüklerini, hayali temsiller şeklinde görür, sarih ve açık olmaz, örtü ve perdeden kurtulamaz.[51]

Kalbin, cam ve ayna gibi olduğuna dair benzer görüntülerin, İbn Kayyim el-Cevziyye’nin tarafından müzakere edildiğini görmekteyiz. İmam-ı Gazali, bir kişinin bilinç halindeyken, kalplerinin saflığı doğrultusunda gayb âlemine açılan pencereden hala görüntüler algılayabildiğini açıklamaktadır, “Uyanık iken, bir kimse riyazet eder; kendini dünyevi hâllerden kurtarır; dili ile değil, kalbi ile Allah, Allah… derse, o pencere açılır; diğerinin rüyada gördüklerini, o uyanık iken görür. Uyku halindekilerin, onların gördüğü hakikati inkâr etme hakkı yoktur.” [52]

Böylece, feraseti, Allahü Teâlâ’dan gelen ve gizli hakikatlerin manalarını kapsayan nur olarak anlayabilmekteyiz. Bu nur, bir inananın saf kalbi ile etkileşime girmekte ve bilincine doğru bir görüntü çizmektedir. Bu nurun niteliği, Allahü Teâlâ’dan geldiğinden beri, kişinin sahip olduğu diğer düşünce, fikir ya da bilgiden çok daha büyüktür. Bu suretle, onunla ilgili başka herhangi bir düşünceyi gölgede bırakmakta ve kalbe bağlı kalmaktadır.

Özet

Aklımızda her an ortaya çıkan düşüncelerin bilinçli dışavurumunu etkileyen bilinçdışının yapısal unsurlarını tartıştık. Bilinçli düşüncelerimiz, bilinçdışı unsurlar arasındaki karmaşık etkileşimlere dayalı olarak sürekli olarak değiştirilmekte ve açık ve kesin ifade edilmektedir. Bilinçdışından istemsiz bir şekilde ortaya çıkan düşüncelerin tamamen belirleyici bir görüşünü savunmamakta olduğumuza dikkat edilmesi önemlidir. Bir kişi, bilinçdışı etkilere kasıtlı olarak karşı koyabilmektedir. Örneğin; kişilik dönüşümü, nefsimizi emniyette olan nefse yakınlaştırarak khawaatirlerimizi değiştirmeye yardımcı olabilmektedir. Allahü Teâlâ’ya sığınmak ve kalbimizin kalelerini güçlendirmek, şeytani fısıltılara karşı savaşımızda bize yardımcı olabilmektedir. Sözleri ve davranışları ile bize ilham veren arkadaşlara sahip olmak, zor bir durumla karşı karşıya kaldığımızda aklımızı o durumdan çekip çıkartmak için kolayca bulunabilecek olumlu fikirlerle zihnimizi doldurmaktadır. Kişiliğimizi ve aklımızı geliştirmek, nefsin arzularını uygun bir şekilde tamamlamamızda bize yardımcı olabilmektedir. Kişisel temizlik[53] ve meleklere ait ortamlarda bulunmak, meleklerden gelen olumlu güçleri artırabilmektedir. Son olarak, ruhun arındırılmasında yer alan süreçler, kişiye daha fazla feraset getirecektir.

Bölüm 3: Düşünme Süreci

Düşünme süreci açısından, Kur’an-ı Kerim, derin düşünmenin genel manasını paylaşan ancak bireysel olarak düşünmenin incelikleri ile ilgili mahir farklılıklar içeren çeşitli terimlerden yararlanmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in bazı tefsirleri, düşünme (tefekkür), yansıtma (tadabbur) ve hatırlama (tahattur) gibi manalarda kullanılan, Kur’an-ı Kerim ve fıtri dünyadaki Allahü Teâlâ’dan gelen alametlerden etkileyici manalar çıkarmak için gereken temel süreçleri olan 30 farklı terimi açıklamaktadır.[54]

Makalenin bu bölümü son yıllarda popüler hale gelen üst biliş ya da “düşünce üzerine düşünmek” olarak bilinen bir kavrama değinmektedir.[55] Düşünceler üzerine düşünme süreci, çevremizdeki dünyayı nasıl yorumladığımızı belirleyen bir ileri seviye düşünce biçimidir. Bilinen bir durumda üstlenmeyi seçtiğimiz bilişsel strateji, ondan çıkarabileceğimiz bilginin niteliğini ve miktarını belirleyen bir üst bilişsel seçimi içermektedir.[56] Bu bilgi birimleri, daha sonra gelecekteki bilginin anlaşıldığı kavramsal çatılar oluşturmaya devam edebilmektedir. Bu suretle, Kur’an-ı Kerim bize, dünyayı olduğu gibi görebilmemize olanak veren kavramsal çatılar sağlayarak, dünyadan mana ve hakikati soyutlamamız için gerekli olan üst bilişsel rehberliği sunmaktadır.

erin Düşünmenin Unsurları

İbn Kayyim el-Cevziyye, Miftaah Dar as-Sa’adah adlı kitabında düşünmenin farklı türleri üzerinde büyüleyici bir irdelemeye yer vermektedir. Derin düşünmek için Kur’an-ı Kerim’de kullanılan terimlerin bir açıklamasını sunmaktadır. Bu bölüm tefekkür (düşünme), tahattur (hatırlama), i’tibaar (gerçekleştirme) ve tedebbür (müzakere etme) üzerine yapılan irdelemeye odaklanacaktır. İlk iki süreç, başlangıç düşüncelerinin (bilinçdışı olarak otomatik ortaya çıkmasından ziyade), bilinçli seçim yoluyla ortaya çıkabileceği yolları tarif etmekte; sonra gelen ikincisi ise, başlangıç düşüncelerinin (ister otomatik ister bilinçli olsun), yeni kavrayış ve bilgiye nasıl yol açabileceğini anlatmaktadır.

Tefekkür

“Tefekkür: Bir şeyi kişinin bilişsel mekânına getirmektir.”[57]

Bu, Kur’an-ı Kerim dayanaklarını düşünmenin temel şeklidir. Fikir bu terimlerin en genelidir ve bilinçli farkındalığına bir düşünceyi taşıma sürecini kapsamaktadır. Tefekkür, bir bireyin düşüncelerini yönlendirmek ve odaklamak için seçim yapmasına neden olan daha bilinçli bir süreç olduğundan khawaatirden farklıdır. Bu durumda, bilince getirilen başlangıç düşüncesi, ya çevreden ya da çevremizden bağımsız doğuştan gelen yaratıcı bir süreçten türetilmektedir. Bu nedenle, khawaatir büyük çoğunlukla bir edilgen süreci içerirken, tefekkür etkin bir süreçtir.

Tahattur

Tahattur: Bir kişinin dikkati dağıldıktan sonra ya da ona görünmüyorsa dikkat etmesi gereken bilginin bilincine varmasıdır:“ Şüphesiz, takva sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda hemen O’nu hatırlayıp (tahattur) gerçeği görürler. (A’râf Süresi 7:201)”[58] 

Bir kişi Şeytanın fısıltısından ya da bedensel tutkularından etkilendiğinde, bu düşünce yöntemine aşırı ihtiyaç duymaktadırlar. Tahattur, bir kişinin daha önceden Şeytanın aldatmalarına karşı kendini savunması ve arzularını engellemesi vasıtasıyla edindiği bilgilerden yararlanma yeteneğini içermektedir. Bir kişi, nankörlük, maddecilik ve başkalarını aşağılamaktan kaynaklanan kıskançlıkla başa çıkıldığında, El-Kadir’in (Her şeye Kadir olan) bilgisini akla getirmelidir. Allahü Teâlâ’nın lütuflarını kime dilerse ona dağıttığını hatırlayarak, kişi, başkalarını kıskanmanın Allahü Teâlâ’nın Hükmünün doğruluğuna meydan okumayı kapsadığını anlamaktadır. Bu tür bir düşünceyle, kişi, kalbine bulaşan illetlerin iç yüzünü anlamanın yanı sıra, kendine sunulan nimetler için takdir etmeyi öğrenmektedir. Bir kişi, arzularının esiri olmayı ertelemede dirayetsiz kalan bir akıldan ve hazzı arzulayan bir kalpten kaynaklanan bağımlılık dürtülerinin üstesinden geldiğinde, O’nun Gücüne,  O’nun Kudretine, O’nun Görkemine itaat etmeyen Kişiyi hatırlamalıdır. “Iddat as- Sabireen” adlı kitabında İbn Kayyim el-Cevziyye, tutkuyla yaşayan kişiye, bilinçli farkındalık için 20 farklı düşünce getirmeyi tavsiye etmektedir. Kısa ve öz olsun diye sadece üçünden bahsedeceğiz.[59]

  1. Allahü Teâlâ’nın sana bahşettiği sayısız nimetlerini hatırla ve itaatsizliğinin aranızda bir engel oluşturacağını hatırla.
  2. Unutmayın ki; arzularınızı tatmin etme ve geçici hazlara ulaşmanız sayesinde hem bu dünyada hem de öteki dünyada ihsanı kaybedeceksiniz. İman, ilahi takdir ve servet, tümü bunun bir sonucu olarak azalır.
  3. Allahü Teâlâ’nın, O’nun uğruna vazgeçtiğiniz ne varsa, onları daha iyi bir şeyle değiştireceğine söz verdiğini unutma. Bu mücadeleye değer.

Bir kişi, bu unutulmuş hazineleri kalbindeki kumların altından çekip çıkardığında, neredeyse cüzi bir bedele sattığı ruhunu geri alabilmektedir. Bu irfan incilerini hatırlamak, bir kişinin, Şeytanın aldatmalarından kurtulmasına ve dünyayı olduğu gibi görmesine, Allahü Teâlâ’ya doğru bir yolculuğa çıkmasına olanak sağlamaktadır. Bu yolda onu engelleyen her şeyi, zorlu görev ve kolaylaştıran her şeyi, hediye olarak görmektedir.

Tefekkür ve Tahattur

Tefekkür ve tahattur birlikte, insan zihnini bilgi ile zenginleştirmek için çalışan bir sistem oluşturmaktadırlar. Tahattur, daha derin bir kavrayış ve sağlam bir temel oluşturmak için (fahm) kalbin yeni deneyimler ışığında öğrendiği bilgiyi sürekli olarak yeniden değerlendirdiği bir süreçtir. “Allahü Teâlâ, emrini yerine getirmeye kadirdir” (Yûsuf Suresi 12:21) ayetindeki manayı bilen kişi – bu kalabalık dünyada ne kadar yalnız hissederse hissetsin ya da onu çevreleyenlerin olumsuzluk ve karamsarlık tarafından ne kadar ele geçirildiğini hissederse hissetsin – Allahü Teâlâ’nın hükmünün her şeyin üzerinde olduğunu idrak etmektedir. Bu düşünceyi, mücadeleye girerken ya da güçlükten geçerken ve feraha ve başarıya eriştiği zaman bilinçli farkındalığa taşıyan kişi, Allahü Teâlâ’nın hayatındaki rolünün içyüzünü daha derin anlayacaktır. Bu suretle, birbiri ardına yapılan denemeler daha kolay hale gelmekte, çünkü kişinin kalbi Allahü Teâlâ’yı hatırlarken dinlenmektedir. Eğer bir kişi, yeni bir durumla karşılaştığı herhangi bir zamanda, Allahü Teâlâ hakkında öğrenmiş olduğunun tahatturuna girmezse, eninde sonunda bu bilgiyi kaybedecek ve artık kalbi etkilemeyecektir. Bilgi, kalpte “paslanır” ve en çok ihtiyaç duyulan zamanlarda erişilemez hale gelir: “Hayır! Doğrusu şudur ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır.”[60]

Allahü Teâlâ’nın alametleriyle dürüst nasihatler, güdüsel anımsatıcılar ve ilham verici karşılaşmalar sayesinde, bu pas önceden edinilmiş bilginin bilincimizde özgürce akmasına izin vererek kökünden kazınmaktadır. İbn Kayyim el-Cevziyye, “(Tahattur tamamlandı)” böylece kalp bilgisinin etkisini yitirmez ve böylece ortadan kaybolmaz.” diye bahsetmektedir.[61]

Tefekkürün amacı, “kişinin bilgisini arttırması ve kalbin daha önce sahip olmadığını elde etmesine müsaade edilmesi” olarak tanımlanmaktadır.[62] Birlikte İbn Kayyim el-Cevziyye, şöyle açıklamaktadır, “Tefekkür kalbi geliştirir ve tahattur onu korur. Tefekkür ve tahattur bilginin tohumlarıdır. Yağmur yağar ve onları (tefekkür) besler ve hatırlamak (tahattur) ise aşılamadır.”[63]

I’tibaar

I’tibaar: Dilbilimsel olarak, geçiş anlamına gelen “uboor” kelimesinden türetilmiştir. Bunun nedeni, bir kişinin özgün bir düşünceden bu tür bir düşünce yoluyla yeni bir idrake (marifet) varmasıdır. Bu, i’tibaarın amacıdır. Bu, mevcut düşüncelerin, daha derin ve karmaşık idrakler üretmek için sentezlendiği yapıcı bir süreçtir.

“Şüphesiz ki, bunda akıl sahiplerinin çıkardıkları derin bir ders (‘ibrah) vardır” (Yûsuf Suresi 12:11)

“Şüphesiz ki, bunda Allah’a itaatsizlikten korkanların alacağı büyük bir ders (‘ibrah) vardır” (Naziât Suresi 79:26)

“Şüphesiz ki, bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret (‘ibrah) vardır” (Âl-i İmrân Suresi 12:11; Nûr Suresi 24:44)[64]

Bu, akılda önceden var olan düşünceler üzerine hükmedilen ikincil bir süreçtir. Kur’an-ı Kerim’de, bu süreç rivayetler üzerinde düşünüp taşınmakla bağlantılıdır. Aklın bir rivayetten derin dersler çıkardığı süreç, i’tibaar olarak bilinmektedir. İşlenmemiş bir rivayetten i’tibaar köprüsü vasıtasıyla derin bir idrak sürecine geçilmesi, tecrit sürecini içermektedir. Bu, özgün rivayet ile bariz farklılıklara rağmen, kişinin bu rivayetten kendi hayatına uygulayabileceği bir meta-ders çıkarmasına olanak tanımaktadır. Örneğin, imkânsız olmasına rağmen, çocuk sahibi olan Meryem ve Zekeriya’nın öyküsünü okuduğumuzda, kendi kendimizi sınırlayan inançlarımızı fethetmeyi ve Allahü Teâlâ’nın kudreti ile tüm gücümüzün farkına varmayı öğrenmekteyiz.

Şeytanın düşüşünün karanlık hikâyesini okurken, kendi kalbimizi ve akıllarımızı bulandıran şeytani düşünceler ya da illetler içyüzünü anlamaktayız. Âdem babamızın kurtuluş hikâyesini okurken, bize, daha iyi bir gelecek için umut ve daha iyisi için değişim ilhamı verilmektedir.

Tedebbür

Tedebbür: Maddenin adbaarı (son) üzerine odaklandığı için bu denmektedir. Bu, başlangıç düşüncesinin mantıklı bir sonucudur. Bu, atıfta bulunulan söylemde kullanılmaktadır:

“Onlar bu söz (Kur’an-ı Kerim) üzerinde hiç düşünmezler mi?” (Mü’minûn Suresi 23:68); “Kur’an-ı Kerim’i inceleyip düşünmüyorlar mı?” (Nisâ Suresi 4:82)[65]

Tedebbür, ya mantıksal son ya da başlangıç temeline giden bir düşünceyi takip etmektir. Pratik anlamda, Kur’an-ı Kerim’deki tedebbür, bir okurun bir ayete bakıp, kendi yaşamları için mana çıkarımlarını belirleme sürecidir. Bir zorluktan geçerken, “Rahmetim, her şeyi kuşatmıştır.” (A’râf Suresi 7:156) ayetini tedebbür ile gerçekten düşündüğümüzde, o zaman mutlaka, yaşadığım acı, ıstırap ve zorluk, Allahü Teâlâ’nın İlahi Merhametinde sarmalanan sonuçlarla nihayete ermektedir. İbn Kayyim el-Cevziyye’nin başka bir yerde açıkladığı gibi, “Allahü Teâlâ’nın hikmeti dışında, O, hazza yol açan ıstırabı ve ıstıraba yol açan hazzı verdi.”[66] Bu suretle, sevilen birinin kaybı, kırık bir kalp, mali kısıtlamalar, sosyal tecrit ya da buhran nedeniyle çekilen ıstırap, Merhamet Eden ve Hikmet Sahibi Olan’nın İlahi Planı’nda sarmalanmaktadır. Bu, inananların yaşamın güçlü rüzgârlarına karşı yelken açarken, asla umudunu kaybetmeden ilerlemesini sağlayan kati bir inançtır. O, kulları için lütuflar, nimetler ve Allah sevgisinden söz eden Kur’an-ı Kerim ayetleri üzerinde düşünmüş ve “Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, doğrusu her güçlüğün yanında bir kolaylık vardır” ayetinden başka bir sonuca varmamıştır.[67]  (İnşirah Suresi, 94:5-6).

Düşünceden Davranışa

İnsanoğlu, zihinlerinde ortaya çıkan dürtüleri ya da düşünceleri engellemeye ya da onlara aykırı hareket etme kabiliyetine sahiptirler. Bundan başka, düşünceleri bilgi ağlarına dönüştürmek ya da birleştirmek için üst biliş ile meşgul olabilmektedirler. Bilinçli bir düşüncenin bilgi haline geldiği süreç ve sonra davranış, nedensel olarak bağlantılı beş bilişsel davranışçı hal olduğunu söyleyen İbn Kayyim el-Cevziyye tarafından şöyle özetlemektedir “ve böylece beş hal vardır: ilim’e (bilgi) yol açan fikir (düşünce); kalbi harekete geçiren bir hâl’e (paradigma ya da kavramsal yapı) yol açan ilim (bilgi); bir irade’ye (güdüsel dürtü) yol açan kalbi uyaran bir hâl (paradigma ya da kavramsal yapı); bir amel’e (eylem) yol açan bir irade (güdüsel dürtü).”[68]

İbn Kayyim el-Cevziyye’nin Modelini Genişletmek

Fikir, ilim ve Hâl

İlk adım, kişinin zihnine yeni bilgi ya da düşünceler hakkında farkındalık getirmeyi içeren (1) fikir. Bir kişi kendi kararlarına rehberlik edecek yeni bilgileri hatırladığında, tahattur ile meşgul olmakta ve bu (2) ilim haline gelmektedir. Eğer bilgi, bir kişiye manevi, entelektüel ve ahlaki yolculuklarında yardımcı olmazsa, bilgi düzeyine ulaşmamış demektir ve (1) fikir halinde kalmaktadır. Bu suretle bilgi, bir kişinin hayatına fayda sağlama yeteneği ile tanımlanmaktadır. Bilgi parçaları, hakkında düşündüğümüz şeylerden geliştikçe, bilgi birikimi haline gelmektedirler. Bu bilgi birikimi kalıpları, karakterimizle birlikte mantığımız ve muhakememiz tarafından belirlenmektedir. Örneğin, bir cümlede yer alan kelimeler, manalı bir ifade üretmek için dilbilgisi kurallarına dayanarak bir araya getirilmektedir. Bununla birlikte, içerik seçimi karakterimizden ve değerlerimizden kaynaklanmaktadır. Bir kişi doğruyu değerlendirirse, konuşmasının içeriği her zaman doğru olacaktır. Eğer bir kişi bencilse, o zaman kurduğu cümleler, başkalarını yönlendirmek için kullanılacaktır. Bu benzetmede, kelimeler bilgiyi temsil etmekte, dilbilgisi akılcılığı temsil etmekte ve cümlenin kendisi de belirli bir bilgi birikimini temsil etmektedir. Bu suretle, dilbilgisine dayalı düzenlerde kelimelerin birbirine bağlı olduğu gibi, akılcılığa dayanan düzenlerde bilgi parçalarıyla bağlantılıdır. Son – ürünler bilgi yapılarıdır. Bunlar, kendimiz ve çevremiz hakkında daha sonraki bilgileri yorumladığımız bağları, belitleri, başlangıç noktalarını ve temelleri temsil etmektedirler. Bu malumat, bilgiye dönüştürülür ve yeni temeller inşa etmek ya da mevcut olanları inşa etmek ve zenginleştirmek için mevcut bilgi yapılarına eklenmektedir. Dil ile olan benzetmemizi takiben, bilgi yapılarımızı temsil eden cümleler ileride paragraflar üretmek için birleşmektedir. Bu paragraflar, daha sonra tam bir kitap oluşturmak için birleştirilen metin parçalarını üretmek için birleşmektedir. Bilgi yapı kümemizden ortaya çıkan saf düzen ise (3) haal’dır (kavramsal yapı).

Bir göz olan Kalp        

Zihnin kavramsal yapısı, mekânın işlendiği kalbin gözüdür. Bu gözden, Kur’an-ı Kerim’de şöyle bahsedilmiştir,

“Allah göklerin ve yerin nûrudur. Onun nûrunun misali, içinde kandil bulunan bir kandilliktir. Kandil bir cam içindedir, cam inciyi andıran bir yıldızdır; (bu kandil) doğuya da batıya da ait olmayan, yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık veren mübarek bir zeytin ağacından yakılır…”[69]

İbn Kayyim el-Cevziyye’nin açıkladığı gibi, cam kalbi temsil etmekte ve kandil ruhu aydınlatan imanın nurunu temsil etmektedir.[70] Camın kalbin sembolü olarak kullanılmasının nedenlerinden biri, berrak ve duru olmasıdır. İbn Kayyim el-Cevziyye şöyle buyurmaktadır: “Berrak ve duru olmasıyla, (mü’min) hakikati ve yönü görür.”[71]

Bu dünyanın maddi ışığı yaratılıştaki ayaatları (işaretler) yansıtıp, kalp tarafından algılandığında, ışık kırılmakta ve bir tasvir üretmektedir. Tasvirin berraklığı ve derinliği, kavramsal yapının karmaşıklığına dayanmaktadır. Daha karmaşık yapılar, zekâyla ve iyi karakterle birleşen daha zengin ve geniş bilgi yapılarından elde edilmektedir. Tasvir, Allahü Teâlâ’nın emarelerinden çıkarılmış manayı temsil etmektedir.

Mananın Üç Mertebesi

Bu mana üç mertebede sınıflandırılabilmektedir. Anlamın ilk mertebesi, emarelerin deneysel özelliklerinden ortaya çıkmaktadır. Bu, zihnin duyusal sisteminin algılanabilmesini gerektirmektedir. Bununla ilişkili manalar, khabar (açıklama) alanındadır. Örneğin, belirli bir elmas oluşumu, yalnızca görünüşünü, şeklini, rengini ve bileşimini tanımlayarak bilimsel olarak açıklanabilmektedir. Bu, khabar biçimindeki emarelerden ortaya çıkmış olan manadır. Bu, (1) fikr olarak kabul edilebilmektedir.

Mananın ikinci mertebesi, emareler üzerine akılcı müzakereden doğmaktadır ve (2) ilm olarak bilinmektedir. Bilişsel süreçler, daha geniş bir bağlamda gömülü belirli bir dünyevi olgunun etiyolojisi ya da amacı (hikmet) ile ilgili manayı çıkarmak için gereklidir. Bir önceki örnekten devam edersek, belirli bir coğrafi alanın ekosistemindeki mevcut rolüyle birlikte elmas oluşumuna yol açan jeolojik süreçlerin açıklamasını tümü, ikinci mertebedeki manalar olarak nitelendirilecektir. İkinci mertebedeki manalar, özellikle son yüzyıllarda, tarih boyunca gerçekleşen büyük teknolojik ilerlemeler ile sonuçlanmıştır.

Mananın üçüncü ve son mertebesi, Kur’an-ı Kerim’de anlatılan psiko-ruhsal durumlarla birlikte sayısız bilişsel süreçten kaynaklanmaktadır. Dikkat dağıtma ve bozukluk, bir kişinin bu mana mertebesini tanıma kabiliyetini engellemektedir. Kur’an-ı Kerim, Allahü Teâlâ’nın emarelerinin, tefekkür, hatıra, müzakere, dinleme ve görme eylemleri aracılığıyla sadece iman, inanç, bilgi ve akıl sahibi olan insanlar tarafından algılanabilir olduğunu açıklamaktadır. Bu mertebede ortaya çıkan temel bilişsel süreç, Qiyaas bil-Awlaa (Yüksek Düzeyde Benzeşme) olarak bilinmektedir. Bu, Kur’an-ı Kerim’de şöyle bahsedilmektedir “ve Allah’a ise en yüce sıfatlar yaraşır.”[72] Bu suretle, salt edebi ve kıyassal düşünceye bel bağlamak, bir kişiyi bu mana mertebesinden ayıracaktır. Qiyaas bil- Awlaa, maddi dünyadan soyutlanan değerlerini (ahlaki, fikirsel ve manevi) ve İlahi Varlık (marifet) üzerindeki varoluşsal ve bilgi kuramı ile ilgili bağlılıkları uygun bir şekilde kabul etmeyi içermektedir. Soyutlanmış olan değerler, bu hakikatteki sınırlı bir biçimde tezahür eden İlahi İsimler ve Sıfatlardır. Bu değerler için doğaüstü temelin kabul edilmesinin yanı sıra elmas oluşumuna dalıp gitmekten doğan güzellik, ihtişam ve huşu, bu en yüksek mana mertebesinin özünü oluşturmaktadır.

Üçüncü Mertebedeki Manaların İşlenmesi

Tüm manaların işlenmesi, öncelikle, daha önce tanımlandığı gibi kalbin (3) haal’i vasıtasıyla vuku bulmaktadır. Özellikle, üçüncü mertebedeki manalar, lekesiz kalan daha karmaşık bir kavramsal yapıyı gerektirmektedir. Bazı gözler donuklaşmıştır ve onları bu mana katmanına karşı körleştirmiştir. İbn Kayyim el-Cevziyye şöyle buyurmaktadır: “Ve eğer donukluk, kalpte birikir ve kalbi tamamen karartır ve sarmalarsa, kalbin yansıtıcı vasfı ve algısı tamamen kaybolur, böylece ne doğru olduğunu kabul eder ne de yanlış olanı reddeder.”[73]

Kur’an-ı Kerim, sık sık Allahü Teâlâ’nın emarelerinden ortaya çıkan nuru algılayamayan insanların psiko-ruhsal halini tanımlamaktadır. Aslında, bu hakikat ilk olarak daha Kur’an-ı Kerim’in üçüncü sayfasında ifade edilmektedir.

“İnkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, asla iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır ve onlar için büyük bir azap vardır.”[74]

Haal İrade’yi telkin eder

Kavramsal yapı, bilgi, muhakeme ve iyi karakterimizden oluştuğunda, kalbi canlandırmakta, manevi hallerin olgusal deneyimi ile sonuçlanmaktadır. Allahü Teâlâ’nın emarelerinde algılanan manalar, tevekkül (Allah’a güven), sabır (azim ve sabır), şükür (şükran), khawf (korku), muhabbet (sevgi) ve rajaa’ya (umut) doğru kalbi uyandırmaktadır. Bu manevi haller, bir kişinin Allahü Teâlâ’nın İsimlerini ve Sıfatlarını gene O’nun emareleriyle görmesiyle yaşanmaktadır. Bu aşamadan itibaren (4) irademiz  (tutku, istek, seçimler ve kararlar) ortaya çıkmaktadır. Kişinin irade ve hırslarından, (5) davranış ve amele ulaşılmaktadır.

Özet

İbn Kayyim el-Cevziyye, düşünce ve davranış arasındaki bağlantı kuramından bir karara varmaktadır,

Fikir, iyi olan her şeyin başlangıcı ve anahtardır. Ve bu (çatı), tefekkürün önemini ve değerini açıklığa kavuşturmalı ve hatta “Tefekküre bir saatliğine dalmak, bir yıl süren ibadetten daha evladır.” diyene kadar, kalbin girebileceği en erdemli ve menfi eylemdir. Fikir, bir kişiyi ölümden ve dikkat dağınıklığı uykusundan uyandıran ve canlandıran şeydir. Nefret ettiği şeyden sevdiği şeye; dünyevi bağlılıktan dünyevi bağımsızlığa; bu dünyanın zindanından öteki dünyanın özgürlüğüne; cehaletin kısıtlanmasından bilginin gelişmesine; arzu hastalığından Allahü Teâlâ’ya yönelişin çaresine; körlük, sağırlık ve dilsizlikten görüş, duyuş ve Allahü Teâlâ’nın derin manasının nimetlerine, şüphe illetinden kesinlik ferahlığına…[75]

O zaman, tefekkürde bulunmayan bir kişinin hali nedir? İbn Kayyim el-Cevziyye, kalbi, bir toprak parçasına benzeterek güzel bir mukayese yapmaktadır. Bu, ya düşüncelerinizin tohumlarından büyüyebilir ya da en büyük düşmanın toprağı ele geçirebilir ve dilediğini ekebilir:

Şeytan, kalp diyarına boş ve çorak olarak rastlar, bu yüzden şeytani düşüncelere yol açacak, tutkulara, yasak dürtü ve arzulara yol açacak tohumlar eker. Bu, daha sonra (yasak ve yıkıcı) amellere yol açacaktır. Ama eğer kalp diyarı, yaşamdaki amacına ilişkin iyi ve menfi düşüncelerle meşgulse, hesap verilebilirlik ve bir sonraki yaşamı, sonsuz füsun ve acı verici cezaları düşünüyorsa, o zaman kişinin arzuları için yer olmayacaktır.[76]

Bölüm 4: Bir İslami Derin Düşünme Sistemi

Önceki bölümler, arzu edilen düşünme sürecine odaklanmıştır. Bu sonuç bölümü, arzu edilen düşünce içeriğine odaklanacaktır. İbn Kayyim el-Cevziyye, etkin bir şekilde işlenmesi gereken dört genel düşünce kategorisinden söz etmektedir:[77]

  1. En sevdiğimiz amaç;
  2. Bu amacı yerine getirmek için öncülük yapan yol;
  3. Cezaya yol açan zararlar; ve
  4. Bu zarara yönlendiren yol

Tarafsız bir düşünce diye bir şey yoktur. Yaşam, belirli bir hedefe doğru bir yol olarak kavramsallaştırılmaktadır. Zamanın herhangi bir noktasında, bir kişi yolculuğu sırasında hedeflerine doğru ilerlemez ise, bunların “kayıp zamana” sahip oldukları düşünülür. Bu suretle, insanlık, etkin olarak nihai amaçlarını takip etmedikçe, her zaman bir kayıp durumundadır. Bu Kur’an-ı Kerim’de güzelce resmedilmiştir.

“Asra yemin ederim ki, İnsan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip iyi dünya ve âhiret için yararı işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başkadır.” (Asr Suresi 103:1-3)

Bu nedenle, eğer kişinin düşünceleri yukarıda tanımlanan dört kategoriden herhangi birine uymuyorsa, bunlar boş düşünceler olarak değerlendirilmektedir.[78] Bu düşünceler, insanoğlunda var olan kötülüğü beslemektedir.

Bir insanı hataya doğru sürüklemektedirler. Bu dünyada ve öteki dünyada başarının anahtarı, kişinin bilincinin, en nihayetinde olumlu davranışlarla sonuçlanacak olumlu düşüncelerle doldurulmasını sağlamaktır.

İbn Kayyim el-Cevziyye, bir kişinin belirli bir hedefe, kişiye ya da nesnelere karşı güdüsel bir durumda olduğu her zaman, yöneldikleri tarafları ister istemez sevdiklerine işaret etmektedir.[79] Güdülenme, nihai amaç için sevginin gücüne uygun olarak sürdürülmektedir.

Bu sevgi, düşüncenin dört kategorisiyle güçlendirilmektedir. Olumlu düşüncelerin ilk kategorisi, bir kişinin en önemli ya da en sevilen hedefi hakkında düşünmesidir. İbn Kayyim el-Cevziyye, bu düşünceleri iki kategoriye ayırmaktadır: (1) içsel güzellik üzerine düşünerek ve (2) ondan alınan menfaat üzerine düşünerek.[80]

Bir insanın en büyük Sevgilisi, Yüce Olan, Barışın Kaynağı, Hakikat olan Allahü Teâlâ’dır. O’nun güzel sıfatları hakkında düşünmek, güdülenme halini sürdüren ve güçlendiren sevgiyi vücuda getirir. O’nun Güzelliğini, Kusursuzluğunu, Sükûnetini, Huzurunu, Sevgisini, Şefkatini ve İyiliğini, yeryüzüne yaydığı ayaat boyunca düşünmek, sevginin temelini inşa edecektir. Öyleyse, sizi, bedeninizi, ruhunuzu, özünüzü yaratan ve size yaşamın armağanını verenin, Allahü Teâlâ olduğunu hatırlamalısınız. O’nun Sevgisi ve Himayesi, anne ve babanızın sevgisi ve himayesiyle indirildi. Hayatınızdaki zorluklardan sizi çıkartan ve hedeflerinize ulaşmanıza yardımcı olan Allahü Teâlâ’nın kendisidir. Ve en önemlisi, sizi bu dünyanın karanlığından O’nun ışığına çeken Allahü Teâlâ’nın kendisidir.

İnsanoğlu daha sonra, nihai amaçlarıyla ilgili düşüncelerinden, bu amacı nasıl yerine getireceğine dair düşüncelere geçiş yapar. Eğer kişi sürekli olarak Allahü Teâlâ’yı düşünürse, O’nunla bir ilişki kurmanın hasretini çekecektir. Düşünceler daha sonra, Allahü Teâlâ’ya doğru kişinin manevi yükselişini kolaylaştıran ya da engelleyen unsurlara odaklanacaktır. İnsan davranışları temel olarak güdüsel haller ile belirlendiğinden, bu amaca hizmet edenler ve engelleyenlerin sonuçlarının düşünülmesi olağanüstüdür. İbn Kayyim el-Cevziyye’nin diğer üç düşünce kategorisini türettiği yer burasıdır. Ayrıca daha belirli olması için alt kategoriler eklemektedir. Sistem şu şekildedir:[81]

  1. En sevgili amacımız hakkında düşünmek;
  1. O’nun Nefaseti ve Sıfatları hakkında düşünmek;
  2. O’nun İhsanına delalet eden Amelleri, Lütufu ve İhtiyatı hakkında düşünmek;
  1. Bu amacı yerine getirmek için öncülük yapan yol;
  1. Sevgili tarafından sevilen nitelikleri düşünmek. Bir kişi bir karakter incelemesi yapar ve üzerine düşünür,
  1. Bu vasıf Allahü Teâlâ tarafından seviliyor mu yoksa sevilmiyor mu?
  2. Bu vasfa sahip miyim?
  3. Eğer bu vasfa sahip değisem, bunu nasıl elde edebilirim? Eğer sahipsem, bu vasfı nasıl koruyabilirim?
  1. En çok küçümsenen sonları düşünmek;[82] 
  1. Çirkinliklerini hakkında düşünmek
  2. Küçümsenen sonlardan doğan ıstırap ve zarar hakkında düşünmek
  1. Bizi en çok küçümsenen sonlara yönlendiren ve cezalandırmamız ile sonuçlanan yollar
  1. Sevgili tarafından hor görülen vasıflar hakkında düşünmek. Bir kişi bir karakter incelemesi yapar ve üzerine düşünür,
  1. Bu vasıf Allahü Teâlâ tarafından nefretle karşılanıyor mu yoksa karşılanmıyor mu?
  2. Eğer bu vasıftan nefret ediliyorsa; bu vasfa sahip miyim yoksa değil miyim?
  3. Eğer bu vasfa sahip değilsem, bunu nasıl koruyabilirim ve bundan kurtulduğuma nasıl emin olabilirim? Eğer bu vasfa sahipsem, bu vasıftan nasıl kurtulabilirim?

Tüm bunları bir araya getirirken, İbn Kayyim el-Cevziyye, ilk kategorinin bir kişinin Allahü Teâlâ ‘ya olan sevgisini artırdığını ve kalan kategorilerin bireyi Allahü Teâlâ’nın daha çok sevmesini sağladığını açıklamaktadır.[83]

  1. Allahü Teâlâ’nın Tevhidi (İlahi Birlik)ve Sıfatlarının Bilgisi
  2. Allahü Teâlâ’ya giden yol
  3. Allahü Teâlâ’dan gelen yollar

Bu düşünce süreci, Fatiha Suresi’nde somutlaşmaktadır. İlk dört ayet, Allahü Teâlâ’nın İsimleri ve Sıfatları ile konuşmakta ve O’na ibadet etmektedir. Beşinci ve altıncı ayetler, Allahü Teâlâ’ya giden yol hakkında konuşmakta ve yedinci ayet, Allahü Teâlâ’dan uzak yollardan söz etmektedir.

Sonuç

Bu, zihnin sırlarını keşfetmek için odağımızı içe doğru çevirdiğimiz bu dikkat dağıtma çağında olağanüstü bir durumdur. Düşünme ve bilinç deneyimleri son derece manevidir ve içimizdeki gizli hazinelerin kilidini açabilmektedir. Bu evrenin en büyük mucizelerinden birini temsil etmektedir. Hayattaki amaçlarımız ve hırslarımıza temel oluşturmaktadır. Yaşadığımız duyguların yapı taşlarıdır. Derin düşünme, hatırlama ve yansıma yoluyla, kalbimizde bilgi ve anlayış bulgularından geniş ve muhteşem yapılar inşa edebilmekteyiz. Bu şekilde, kavramsal yapımız, maddi dünyada inşa edilen yapısal manzaralarla benzerdir. Binalar ve yollar, bir şehrin sakinlerine, meselenin maddi dünyadan geçmesi için olanak sağlamaktadır. Benzer şekilde, kavramsal yapımız, mananın doğaüstü dünyasına geçmek için olanak sağlamaktadır. Bilgi yapıları, binalardır ve düşünme süreçleri, (tefekkür, tahattur, i’tibaar ve tahattur) onları birbirine bağlayan yollardır.

Toplu olarak, bu dünyadaki deneyimlerimizi zenginleştiren kalplerimizde parlayan bir medeniyet yaratabilirler.

İslam geleneğinin insan psikolojisi alanına sunacağı çok şey bulunmaktadır. Bu makale, bilişler ve üst bilişlere odaklanmış; yapı taşlarını, süreçlerini ve amaçlarını araştırmıştır. Bu dizinin ikinci makalesi, İslami Manevi Psikoloji ile ilgili başlangıç çalışmamızı tamamlayarak güdüleme, davranış ve kişilik dönüşümü üzerine odaklanacaktır.


[1] Kur’an-ı Kerim 87:14

[2] Kur’an-ı Kerim 91:9

[4] Güdülenme derecesi tipik olarak aşağıdaki şiir satırına atıfla tanımlanmaktadır:

مراتب القصد خمس هاجس ذكروا فخاطر فحديث النفس فاستمعا

يليه هم فعزم كلها رفعت

سوى األخير ففيه األخذ قد وقعا

Bu satır ünlü Kur’an-ı Kerim yorumcusu Al-Alusi’nin  (ö. 1270 H) Ruh  al- Ma’ani adlı kitabından alıntılanmaktadır. (Beirut: Dar Ihya Turath al-Arabi 1985) cilt. 3, s. 64 (2:284’nin açıklaması). Bu aynı zamanda, Siddeeq Hasan Khan’nin (d. 1307 H), Fath al-Bayan fi Maqasid al-Qur’an adlı kitabından ve Anwar Shah Kashmiri’nin (ö. 1353 H) Fayd al-Bari adlı kitabından alıntılanmaktadır.

[5] Bakınız Zarabozo JImam Nawawi’nin 40 Hadisi üzerine Yorum (2 cilt. set). Denver: Al-Basheer; 2009. s. 1109

[6] Berisha, E. (2017). Doğanın Kur’an-ı Kerim Ahlak Göstergeleriİslam ve Medeniyet Yenilemesi, 8, 47-65.

[7] Pang, A. (2013). Dikkat Dağılmasına Bağımlılık. New York: Brown and Company. s. 5

[8] A.e.

[9] Clark, A., & Chalmers, D. (1998). Yayılmış Zihin. Analysis, 58(1), 7-19.

[10] Uygulamada Dijital Unutkanlıkhttp://amnesia.kaspersky.com/ 

[11] Chiesa, A., & Serretti, A. (2010). Farkındalık meditasyonlarının nörobiyolojik ve klinik özelliklerinin sistematik bir derlemesi. Psychological Medicine, 40(8), 1239-1252.

[12] Moerman, D. E., & Jonas, W. B. (2002). Plasebo etkisini bozulması ve cevabın anlamını bulmak. Annals of Internal Medicine, 136(6), 471-476.

[13] Al-Badri M. (2000). Derin Düşünme: Bir İslami psikoruhsal çalışma. Herndon, VA: Uluslar arası İslami Düşünce Enstitüsü, s. 22.

[14] A.e.

[15] A.e.

[16] Lightsey, O.R., Gharghani, G. G., Katz, A. M., McKinney, V. A., & Rarey, E. B. (2013). Olumlu otomatik bilişlerin,  kişilik ve özelliğin üzerindeki olumlu etkisi arasındaki ilişkiyi yönlendirmesi. Journal of Happiness Studies, 14(1), 115-134.

[17] Abu Layla M. (1990). Fazilet peşinde: İbn Hazm’ın ahlak teolojisi ve psikolojisi.  Londra: TaHa Yayıncılık,        s. 158.

[18] al-Bukhārī, Muḥammad  ibn  Ismāʻīl.  Sahih-i Buhari. (Beyrut:  Dār Ṭawq  al-Najjāh,  2002), v. 7 s. 46 # 5269.

[19] Kur’an-ı Kerim 2:286

[20] Al-Badri, M., s. 23

[21] Kur’an-ı Kerim 114:1-6

[22] Al-Badri M, 23 s. İbn Kayyim el-Cevziyye ÇevirisiAl-Fawa’id. Beyrut: Dār al-Nafā’is; 1981. s. 173

[23] İbnü’l Cevzî Talbis Iblis. Beyrut: Dār al-Qalam; 1982. s. 38

[24] İbn Kayyim el-Cevziyye‘Iddat as-Sabireen. Damām: Dār İbnü’l Cevzî ; 2012. s. 48

[25] A.e., s. 51

[26] Kur’an-ı Kerim 50:16

[27] İbn Kayyim el-Cevziyye. Rawdat ul Muhibbeen. Jeddah: Dār Alam al-Fawa’id; 2010, ps. 245-246

[28]  A.e., s. 233

[29] Kur’an-ı Kerim , 47:16

[30] Kur’an-ı Kerim , 53:23

[31] İbn Kayyim el-Cevziyye, Rawdat ul Muhibeen, s. 235

[32] Kur’an-ı Kerim , 12:53

[33] Kur’an-ı Kerim, 75:2

[34] Kur’an-ı Kerim, 89:27-28

[35] Muslim, Ibn al-Ḥajjāj al-QushayrīSahih-i Müslim. ([Beyrut]: Dār Iḥyāʼ al-Kutub al- ʻArabīyah, 1955), v. 4 s. 2168 #2814

[36] al-Tirmidhī, Muḥammad ibn ʻĪsáSünen-i Tirmizi. (Beyrut: Dār al-Ġarb al-Islāmī, 1998), v. 5 s. 69 #2988

[37] Kur’an-ı Kerim, 28:7

[38] al-TirmidhīSünen-i Tirmizi, c.5 s. 194 #3127

[39] Kur’an-ı Kerim, 15:75

[40] İbn Kayyim el-CevziyyeKitab ar-Ruh. 5. Basım. Kahire: Al-Maktabatu at-Tawfeeqiyya; 2012.

[41] İbn Kayyim el-CevziyyeMadarij as-Salikeen. Al-Mansoorah: Maktabatu Fayyadh; 2013.

[42] A.e., s. 826

[43] A.e.

[44] A.e., s. 827

[45] Taberânî (Al-Mu’jam al-Awsat, cilt. 8, s. 23), Al-Aqeeli (Ad-Du’afaa al-Kabeer, cilt. 4, s. 129) ve İbnü’l Cevzî  (Mawdu’aat İbnü’l Cevzî , cilt. 3, s. 389) gibi birçok hadis âlimi bu rivayet zincirinin naklindeki zayıflığa işaret etmiştir.

[46] İbn Kayyim el-CevziyyeMadarij as-Salikeen, s. 827

[47] A.e., s. 828

[48] A.e.

[49] A.e.,  s. 829

[50] A.e.,  s. 828

[51] İmam-ı GazaliMutluluğun Simyası [internet]: Orange Sky Yayıncılık; s. 26.http://mehmetgok.com/orangesky adresinden ulaşabilirsiniz.

[52] A.e.

[53] Bu, insanlar gibi melekleri de rahatsız eden benzer kokular hakkında iyi bilinen peygamber rivayetine atıfta bulunmatadır.

[54] Kamali, M. H. (2006). İşaretleri Okumak: Düşünme üzerine Kur’an-ı Kerim’in bir Bakış Açısı. İslam & Bilim, 4(2), 141-164.        

[55] Veenman M. V. J., van Hout-Wolters, B., & Afflerbach, S. (2006). Üst biliş ve öğrenme: Kavramsal ve yöntemsel düşünceler. Üst biliş ve öğrenme, 1, 3-14.

[56] A.e.

[57] İbn Kayyim el-CevziyyeMiftaah Dar as-Sa’dah. Cidde: Dār Alam al-Fawa’id; 2011.

[58] A.e.

[59] İbn Kayyim el-CevziyyeIddat as-Sabireen, s. 93

[60] Kur’an-ı Kerim, 83:14

[61] İbn Kayyim el-CevziyyeMiftaah Daar as-Sa’adah, s. 525

[62] A.e., s. 525

[63] A.e.

[64] A.e.,  ps. 524-525

[65] A.e.,  s. 525

[66] İbn Kayyim el-CevziyyeShifaa ul-‘ileel. Kahire: Dar at-Turaat; s. 526.

[67] Quran, 94:5-6

[68] İbn Kayyim el-CevziyyeMiftaah Daar as-Sa’adah, s. 525

[69] Kur’an-ı Kerim, 24:35

[70] İbn Kayyim el-Cevziyye. İbn Kayyim el-Cevziyye Allahü Teâlâ’a Yakarış = Al- Wābil Al-Ṣayyib Min Al-Kalim Al-Ṭayyib. (Cambridge: İslami Metinler Soc, 2007), s. 64.

[71] A.e.

[72] Kur’an-ı Kerim, 16:60

[73] A.e.,  s. 47

[74] Kur’an-ı Kerim, 2:6

[75] A.e.,  s. 526-527

[76] A.e.,  s. 527

[77] A.e.,  s. 528

[78] A.e.

[79] A.e., s. 529

[80] A.e.

[81] A.e., s. 530

[82] Daha tutarlı bir sistem üretmek için bu kategoriyi orijinalden biraz değiştirdik. Orijinal, alt kategoriler olmaksızın “zarar ve ceza hakkında düşünmek” konusundan ibaretti.

[83] İbn Kayyim el-CevziyyeMiftaah Daar Sa’aadah, s. 531.

Avatar

Zohair Abdul-Rahman

FELLOW | Dr. Zohair Abdul-Rahman M.D. M.Sc. was born and raised in Toronto, Canada. He studied the Islamic sciences under various local teachers, receiving ijazahs in ‘Aqeedah (theology) and Hadith. Currently, he works as a medical doctor in Brisbane, Australia, where he also serves as a volunteer Imam at a number of mosques, delivering khutbahs and lectures for adults and the youth. He has strong research interests in Islamic theology, Islamic spirituality, and mental health. Alongside his Islamic research, he has also published in medical journals and presented at psychiatric conferences.