Yaqeen Institute for Islamic Research
Does-Islam-Need-Saving-An-Analysis-of-Human-Rights

İslam Kurtarılmaya Muhtaç Mıdır? İnsan Haklarına Dâir Bir Analiz

Giriş  

İslam’ın, modern laik ve seküler insan hakları kavramlarına aykırı olduğu, islamofobik tartışmalarda hem zımnen hem de açık olarak dile getirilen yaygın bir iddiadır. İslam’da kadınların hakları ve İslam dünyasında kadına yapılan baskılar aracılığıyla ya da zina ve irtidat gibi konularda şeriata atıf yapılan hususlar vesilesiyle İslâm’ı tenkit edenler, dînin, doğası itibariyle bireyin kutsallığına ve onun temel insan haklarının korunmasına karşı olduğunu iddia etmektedirler. Henüz 11 Eylül hadiseleri yaşanmadan önce bile, müslümanların işledikleri insan hakları ihlalleri, manşetleri işgal etmekteydi: Örneğin, Salman Rüşdi ve Ayaan Hirsi Ali gibi yazarlara yönelik ölüm tehditleri, İslam dünyasında suçlulara uygulanan recm (taşlama) cezası, Pakistan’da tecavüze uğrayan mağdurların hapsedilmesi, Suudi Arabistan’da, evlerde hizmetçi olarak çalışan işçilere yapılan cinsel tacizler ve Arap dünyasındaki konuşma ve ifade özgürlüğü kısıtlamaları… Bütün bunlar ve burada sayamadığımız daha pek çok mesele İslam’ın, insan hayatını, insan hak ve özgürlüklerini ihmal ettiğine dâir söylemlerin bir parçası haline gelmiştir. Öte yandan, İslam’a muhalif bir konuma yerleştirildiğinde, bugünkü bildiğimiz haliyle (hem fikir hem de uluslararası bir hukuk organı olarak) insan haklarının, dünyanın geri kalanında hem ilke ve prensip hem de uygulama ve tatbik bazında, üzerinde mutabakata varılan ortak ve evrensel bir değer haline geldiği anlaşılmaktadır. İslam ve insan hakları arasındaki çatışma, hem müslümanlar hem de gayrimüslimler için din hakkındaki sorulara benzer, özellikle de İslam’ın, bireyin modern seküler insan haklarıyla mutabakatı hakkındaki sorulara benzer yeni soru işaretlerinin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Son zamanlarda ortaya çıkan bu yeni sorular, İslâm’ın bir bütün olarak moderniteyle olan ilişkisiyle yakından alâkalıdır.

 

Mevcut siyasi atmosferde, modern laik ve seküler insan haklarının rolünü daha geniş bir şekilde ve uluslararası alanda tartışmak kritik önem arz etmektedir. Özellikle de neo-faşist ve otoriter bir yönetimin ortaya çıkışı ile bu hakların durumunun giderek daha istikrarsız hale gelmesi, bu tartışmanın önemini arttırmaktadır. Bu durum, sadece İslam dünyasının bazı bölümlerindeki otoriter yönetimler altında değil, aynı zamanda, tarihi mirasında gurur verici liderlere ve insan hakları öncülerine sahip olduğu düşünülen Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da da geçerlidir. İnsan hayatının ve özgürlüğünün hakiki manada korunmasına ilişkin zorlukları anlamak, eşitlik ve saygının esas alındığı bir yöntem gerektirmektedir.

Bu nedenle, bu makalenin esas amacı, İslam ile modern “insan hakları” anlayışı arasındaki ikilemi değerlendirmektir. Bu değerlendirme, genel söyleme meydan okumakta, bu yanlış ikileme nasıl ve neden ulaştığımızı ve bunun ne gibi sonuçlar doğurduğunu analiz etmektedir. Bu hedef, modern laik ve seküler insan hakları tasarısının geçmişini, kökenlerini ve zamana ve yere göre siyasi kullanımına ilişkin eleştirel bir çalışmayı gerektirmektedir. İnsan haklarının geliştirilme düşüncesinin, devam eden sömürgecilik süreci ile iç içe geçmiş olması, İslam ile insan hakları arasındaki ilişki üzerine yapılan tartışmayı kavramada hayati öneme sahiptir. Halid Ebu’l- Fadl, bu konuda, şöyle bir değerlendirmede bulunur:

        …Sömürgecilik, aşırı baskıcı, zorba ve despotik hükümetlerin devamlılığı, insan hakları alanında Batı’nın ikiyüzlü olduğuna dair yaygın algı ve gerçek ve modern müslümanlarda,         kendilerini diğer insanlardan üstün ve farklı gören ahlâkî istisnaîcilikle ilgili üstünlükçü         hareketlerin ortaya çıkışı ve yayılması gibi politik gerçekler, insan hakları evrensel beyannamesine aykırı olmayan yorumlama ve uygulama biçimlerine katkıda bulunmuştur… Sömürgecilik ve beraberindeki Oryantalizm uygulaması yalnızca geleneksel islâmî eğitim ve hukuk müesseselerini baltalamada önemli bir rol oynamakla kalmamış, aynı zamanda geleneksel islâmî bilgi ve ahlaki değer düşünce epistemolojilerine ciddi bir meydan okumayı da beraberinde getirmiştir. Birçok müslüman ülkenin siyasi bağımsızlığını kazanmış olduğu bir         dönemde, uluslararası insan hakları hukuku çeşitli antlaşmalara dahil edilmesine rağmen, sömürgecilik ve sömürgecilik sonrası deneyimler, müslüman entelektüel tepkilerini farklı açılardan etkilemiştir. Müslümanlar, insan hakları kavraımyla, ilk kez Batı’nın 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannâmesi’nde (UDHR) ya da müzakere yapılan uluslararası kongrelerde karşılaşmamışlardı. Aksine, sömürge döneminde “Beyaz Adamın Sorumluluğu” ya da “Medenileştirme Misyonu” nun bir parçası olarak ve İslam dünyasındaki emperyalist politikaları haklı çıkarmak için sık sık istismara uğrayan Avrupa doğal hukuk geleneğinin bir         parçası olarak, bu tür kavramlarla daha önceden karşılaşmışlardı.[1]

Bu makalenin merkezinde yer alan insan hakları meselesinin siyasi boyutları, İslam dini ve İslam dünyası hakkındaki insan hakları söyleminin arka planı olarak anlaşılabileceği gibi, İslam dini ve İslam dünyasındaki insan hakları söyleminin gelişiminin arka planı olarak da anlaşılabilir. İslam fikir atlasında, uyum ve tezat üzerine odaklanan bir söylemle sonuçlanan, siyasallaşmış bir insan hakları düşüncesi ortaya çıkmıştır. Diğer bir deyişle, İslam’ın insan hakları konusundaki tartışmalarının birçoğu ya mahcup bir eda ile İslam’ı, modern laik ve seküler insan hakları ile uyumlu hâle getiren ya da aşırı özgüvenli bir eda ile İslam’ın zaten batı mahreçli insan haklarının ötesine geçtiğini savunan bir anlayış ve tarza sahiptir.[2]

Son olarak, bu makalede, İslam’ın insan hakları konusundaki duruşunu netleştirmek için Kur’ân, sünnet ve İslam fıkıh geleneği aracılığıyla, İslam dinine göre haklar konusuna dair birikim ve geleneğin tanıtımı yapılacaktır.

Modern İnsan Hakları Tarihi Sorunu

Bugün insan hakları kavramını düşündüğümüzde aklımıza gelen ilk şey, bu hakları garanti altına almayı hedefleyen ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi olarak zihnimize kazınan uluslararası sözleşmedir. 1948 yılında resmileşen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, bireyin temel haklarının geliştirilmesi ve korunmasını ilk hedef olarak belirlemiştir.[3] Birleşmiş Milletler’in kendisi 1945 yılında, yani beyannamenin resmileşmesinden sadece üç yıl önce kurulmuştu ve tüzüğüne, uluslararası bir hak kanununu dahil etmek için artan bir baskı altındaydı. İkinci Dünya Savaşı ve Holokost (Nazilerin yaptığı yahudi soykırımı) sonrasında, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’daki dünya liderleri, devletin birey üzerindeki yetkisine sınır koyacak ve Nazi rejiminin dehşetinden sonra tüm insanların özgürlük, saygı, şeref ve haysiyetini koruma imkanı sağlayacak uluslararası bir dünya düzeni oluşturmayı tasarlamışlardır.[4] Fakat insan hakları düşüncesi, aslında, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi veya Birleşmiş Milletler tarafından başlatılmamıştır. Başka bir deyişle, insan hakları, yaşamın kutsallığı ve insanın şeref, haysiyetinin ve özgürlüğünün korunması düşüncesinin kökleri, genel olarak bilinen veya kabul edilenden çok daha geniş ve yaygındır. İnsan hakları ve İslam tartışmalarının zorluklarını ve daha genel olarak çağdaş insan hakları ile ilgili eleştirileri anlamak için, düşünce tarihinin köklerini araştırmamız gerekmektedir. Bunu yaptığımızda, bu köklerin geniş olduğunu ve kesiştiğini ve bu konuyla ilgili karşılaştığımız bazı güncel konulara ışık tuttuğunu görebiliriz.

Öncelikle, insan hakları kavramı ile uluslararası insan hakları hukuku kuruluşunun farklı şeyler olduğunun farkına varılmalıdır. İnsan hakları fikri, dini fikirlerin, doğal hukukun, Roma yasalarının ve Aydınlanma değerlerinin birleşiminden meydana gelmiştir. Bunların hepsi, mevcut uluslararası insan hakları yasalarını etkilemiştir. İnsan haklarının batı dünyasında erken anlaşılması güçlü dini temellere sahiptir. Bunu, Thomas Jefferson’un 1779’daki açıklamalarının satır aralarında okumamız mümkündür:

        Şu gerçekleri apaçık bir şekilde görmekteyiz: Bütün insanlar eşit şekilde yaratılmışlardır. Yaratıcı tarafından verilen, devredilemez bazı haklara sahiptirler. Bu haklardan bazıları yaşama hakkı, özgürlük hakkı ve mutluluk peşinde koşma hakkıdır.[5]

Thomas Jefferson’dan kısa bir süre sonra Alexander Hamilton şunları yazmıştır:

        İnsanoğlunun kutsal hakları, eski parşömenler ya da küflü kayıtlar içinde aranmamalıdır. Onlar, bir güneş hüzmesi gibi, bizzat Allah tarafından insanın fıtratına, yok edilemeyecek ve gizlenemeyecek şekilde dercedilmiştir.[6]

Fakat, Paul Sieghart’ın da belirttiği gibi, uluslararası insan hakları kanunu, kendisine kaynaklık eden fikirlerin önüne geçmiştir:

        … [Bu] ortak rızayla kurulan, ilahi kanunlara veya doğal hukuk sistemlerine istinad eden         standartlara olan ihtiyacı ortadan kaldıran, üstün bir uluslararası standarttır… Doğal bir yasanın iyi ya da kötü veya adaletli ya da adaletsiz olup olmadığını değerlendirmek için         Yaratıcı’ya ya da Doğa’ya ya da her ikisine inanmaya artık gerek yoktur.[7]

İnsan haklarının gelişimi ile en çok ilişkili olan dönem, 17. yüzyılda başlayan ve 19’uncu yüzyıla kadar devam eden Aydınlanma Çağı’dır. Akıl Çağı olarak da bilinen Aydınlanma Çağı; bilimsel keşifler, ticaret, küresel genişleme, orta sınıfın ortaya çıkması ve feodalizmin parçalanmasından neş’et eden sebepler sayesinde Avrupa’da Orta Çağ’ın sona erişini simgeler. Bu dönemin bir başka önemli özelliği de, günümüzde seküler ve rasyonel düşünce olarak tanımlanan düşünce şeklinin başlangıcı olmasıdır. Avrupa Katolikler ve Protestanlar arasındaki savaşlardan etkilenirken; Rene Descartes, Emmerich de Vattel, Samuel Pufendorf ve Hugo Grotius gibi laik ve seküler düşünürlerden oluşan bir sınıf, kendi dinini aşan özgürlükler ve hürriyetlere sahip, laik birey kavramını düşünmeye başlamıştır.  Grotius 1625 yılında yazdığı Savaş ve Barış Hakları adlı eserinde şu hususları dile getirmiştir:

        Dinden ve doğadan türetilen doğal hukuk, dini veya medeni durumuna bakılmaksızın, evrensel         olarak tüm insanlara, korunma ve adil ve eşit muamele görme gibi belirli bazı doğal haklar         sağlamıştır.[8]

Birkaç yıl sonra 1628 yılında İngiliz Parlamentosu, vatandaşların kral tarafından bile ihlal edilemeyecek olan haklarını düzenleyen bir anayasa belgesini, yani Haklar Dilekçesi’ni kabul etmiştir. O yıllarda, Parlamentonun savaş hazırlıkları için para ayırmayı reddetmesi ve daha sonra Kral Charles’ın fonları ele geçirmesi ve kararnamelerine uymayanlara keyfi hapis cezaları vermesi sebebiyle İngiltere’de, Parlamento ile Kral arasında gerginlikler yaşanmıştır. Bu bağlamda, 17. yüzyılın ikinci yarısında İngilizler, mahkumlara bir mahkeme huzuruna çıkma hakkı veren ve keyfi hapisleri engelleyen 1679 tarihli ”Habeas Corpus” yasasının tohumlarını atmaya başlamışlardı. Bütün bu gelişmeler ve diğer etkenler, Kraliyet’ın mutlak monarşisine karşı ciddi itirazlara sebep olmuştur. Bu itirazlar 1689 yılında, serbest seçimler, konuşma özgürlüğü, dini hoşgörü, jüri tarafından yargılanma ve zalimce ve abartılı cezanın yasaklanmasını içeren İngiliz Haklar Yasası’nın kanunlaşmasıyla sonuçlanmıştır. 18. yüzyılda İngiltere, Amerika ve Fransa’daki devrimci hareketler, hızla güçlenen bu insan hakları söylemini, devletin (monarşik veya sömürgeci) otoritesine  meydan okumak ve bağımsızlık çağrısı yapmak için kullanmışlardır. Meşhur Fransız devriminin “Onur, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” talepleri, çeşitli “Batılı bağımsızlık mücadeleleri” için ortak bir slogan haline gelmiştir.[9] İronik bir şekilde, Fransız Devrimi, insan haklarının kuruluş belgelerinden biri olarak kabul edilen İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesi’ni üretirken, aynı zamanda, en azından kısmen Terör Devri olarak tanımlanmıştır. Bu dönem, devrimci hükümetin, devrimci davayı desteklemediğinden şüphelenilen herkesi acımasızca cezalandırdığı aşırı şiddet dönemidir. Meşhur giyotinle sembolize edilen bu süre zarfında, en az 300.000 kişi gözaltına alınmış, 17.000 kişi idam edilmiş ve 10.000 kişi de yargılanmayı beklerken hapishanelerde ölmüştür.[10]

Bununla birlikte, insan hakları tarihi, Avrupa Aydınlanma Çağı’ndaki kökenlerinden ibaret değildir, bundan çok daha geniştir:

        Bu yöndeki ilk adımlar; insan hayatının değeri, gerçek anlamda insan olmanın anlamı ve         insanların başkalarının iyiliği için herhangi bir sorumluluğu olup olmadığı ile ilgili en eski         düşünce ve inançlarla başlamıştır. Bu tür derin, evrensel ve kalıcı konular göz önüne         alındığında, insan haklarına ilişkin ilk önemli düşüncelerin bazılarının dini geleneklerden gelmesi şaşırtıcı olmamalıdır. Aralarındaki birçok farklılıklara rağmen hemen hemen tüm dünyanın en büyük dinleri, insanlığın değerini ve haysiyetini, insanlığın ortak akrabalıklarını        vurgulamaktadır. Yine bütün dinler, mü’minlerin merhamet göstermek, kendilerine muamele edilmesini istedikleri şekilde başkalarına muamele etmek ve acı çekenlere yardım etmek gibi         sorumluluklarına dikkat çekmektedir. Bu erken dînî inanç biçimleri, yasal ya da özel haklar oluşturmamış olabilir, ancak insan hakları ile ilgili daha sonraki gelişmeleri şekillendiren         gelenekleri ve bu gelişmeler içinde tezahür edecek olan ilkeleri tesis etmişlerdir.[11]

Hristiyan olmayan dinlerin rolü çoğu zaman insan hakları tarihinden silinmiş ve insan hakları hareketi, bazen bu kavramın öğretilmesi gereken, dünya çapında çeşitli din ve kültürlerden insanları bir tür medenileştime misyonu olarak sunulmuştur. Aslında, çağdaş insan hakları söyleminde, din, genellikle savaşlara ve insan hakları ihlallerine neden olduğu, mutlak otoriterliği desteklediği ve bireysel özgürlüklere engel olduğu için, insan haklarının düşmanı olarak kabul edilmektedir.[12] Sonuç olarak, insan hakları tarihi Avrupa ve Hıristiyan merkezli bir anlatıma sahiptir. Halbuki, bu hakların gelişiminde her din, kültür ve coğrafyanın katkısı bulunmaktadır. Örneğin, (Hindu, Budist, Jainist ve Konfüçyüsçü) Asya kültürlerinde, adil ve özgür bir toplumun yapı taşları, bireylerin hakları değil, bireylerin ait oldukları topluma karşı yükümlülükleridir.[13] Her ne kadar bu makalenin sonraki bölümlerinde İslam’da insan hakları geleneğini derinlemesine inceleyecek olsak da, yine de diğer dini ve manevi geleneklerin insan hakları kavramına bakışını ifade eden örnekler vermek ve bu dinlerin insan hakları söylemlerini kısaca özetlemek yararlı olacaktır. Bu genel bakış, insan hakları tarihinin kapsamını genişletebilir ve yalnızca farklı inanç geleneklerindeki bazı kapsamlı değerlerin varlığını değil, aynı zamanda insan haklarının neler olduğu ve bunların nasıl uygulanması gerektiğine dair bu geleneklerin içindeki tartışmaların genişliğini de gösterebilir.

Elliot Dorff, “İnsan Haklarına Dâir Yahudi Bir Bakış Açısı” başlıklı yazısında dikkat çeken bir beyanda bulunur:

        Yahudiliğin nazarî inanç esaslarından biri, Allah’ın dünyanın hem yaratıcısı hem de sahibi olduğu düşüncesidir. Bu temel esas, ahlâki iddiaların lâik ve seküler alternatiflerden tamamen farklı olması için zemin oluşmasına doğrudan etki eder. Yahudi bakış açısına göre, hayat tiyatrosunda sahne alan bireyler, vazgeçilmez haklara sahip değildirler; aksine, dünya sahnesinde, Allah’ın emirlerine itaat ve O’nun yasaklarından kaçınma rolünün hakkını tam anlamıyla verecek şekilde sahne performanslarını sergilemekle yükümlüdürler.[14]

Dorff’un açıklamalarının devamından anladığımıza göre Yahudilik, her bireye benzersiz bir hilkat abidesi olarak muazzam bir değer verirken, haklar ve sorumlulukları, insanlar ile Allah arasındaki bir sözleşmeye dayandırmaktadır. Farklı bir örnek vermek gerekirse, Budistler arasında, modern insan haklarının budist gelenekle uyumlu olup olmadığı konusunda yoğun tartışmalar bulunmaktadır. Modernite öncesindeki budist düşüncelerin çoğu, temel özelliklerinden biri olan egodan âzâde olan ilk budist rahipler cemaatinden sonra şekillenmiştir. Bu durum, vakıfların hiçbir hakka sahip olmadığı, aksine sadece sorumlulukları bulunduğu bir budist insan hakları söyleminin temelini oluşturmuştur.  Başka bir deyişle, budist ilkelere göre, bireylerin içinde bulundukları toplulukların diğer üyelerine yönelik görevleri, nihayetinde başkalarının haklarını tanımlayan görevlerdir. Yani kişinin yapması gereken görevler, başkalarının haklarıdır. James Fredericks buna şöyle bir örnekle açıklar:

        [Budist] öğretiler,kadının desteklenmeye hakkı olduğunu açıkça belirtmeksizin, erkeğin,         karısını desteklemekle ilgili görevlerini tesis eder. Ancak … erkeğe verilen görevler sayesinde,         karısının hakları da belirlenmiş olur.[15]

Kültürel İzâfilik ve Evrensellik

İnsan hakları fikrinin nereden geldiği sorusundan yola çıkarak, bu soru ile çok yakından alakalı olan, insan hakları düşüncesinin bu kısa tarihçesinde gösterildiği gibi, basit ve tek bir cevabı olmayan ve Batı’daki ve Doğu’daki pek çok laik ve dînî geleneğin varlığının kabul edilmesini gerektiren soru; insan haklarının ne olduğunun kimler tarafından tanımlandığı sorusudur. Bu soruyu en iyi şekilde cevaplayıp açıklayabilmek için, insan hakları konusundaki evrenselci ve kültürel izâfî argümanlar arasındaki tartışma dikkatle incelenmelidir. Jack Donnelly, “Kültürel İzâfîlik ve Evrensel İnsan Hakları” başlıklı ufuk açıcı makalesinde, bu iki kavramın anlaşılmasına imkan sağlayan bir yelpaze ortaya koymaktadır. Bunların en iyi tanımlanması, en uç noktalarda olur: Yelpazenin bir ucunda, radikal kültürel izâfilik bulunur. Bu anlayışa göre hakları tarif etme ve bu hakların sınırlarını belirleme konusunda tek otorite kaynağı olarak kültürel normların ve inançların meşruiyetine öncelik verilmesi gerekmektedir. Yelpazenin tam aksi ucunda da radikal evrenselcilik yer alır. Bu anlayışa göre kültür, insanlara yalnızca insan oldukları için verilen haklar konusuna yabancıdır ve evrensel ahlak anlayışı, bu hakların tanımına katkıda buunmaktadır.[16]

Buradaki bariz problem, ahlak üzerinde karar verme yetkisine sahip otoriteyle ilgilidir: Bir grup insan için neyin en iyisi olduğuna ve bu insanların, hayatlarını nasıl yaşayacaklarına karar verme yetkisi kimin elindedir? Donnelly, bunu şöyle izah eder:

        Radikal evrenselcilik, bireylerin ve grupların ait olduğu çok sayıdaki ahlaki topluluğun katı bir hiyerarşik sıralamasını gerektirir. Radikal evrenselci anlayışa göre, diğer tüm alt topluluklara karşı global ahlâkî topluluğun taleplerine mutlak öncelik verilmesi gerekmektedir. Ulusal ve yöresel ahlâkî anlayışların özerkliğinin inkarı, en iyi ihtimalle şüphelidir.[17]

Buna göre, radikal evrenselci bir insan hakları sistemi, (millî, dînî ve kültürel) toplulukların kendi ahlak anlayışlarını belirleme ve insanlığın ne olduğuna ve insanlara nasıl muamele edilmesi gerektiğine dâir sahip oldukları kendi anlayışlarını devam ettirme hakkını reddetmektedir. Elbette, bu çok ciddi manada sorunlu bir anlayıştır. Çünkü bu varoluşsal sorular, İslam’ı da içeren birçok topluluk ve geleneğin omurgasını ve amacını oluşturmaktadır. Hatta bu durum, insan hakları düşüncesinin tanıtım ve etkinleşme sürecini de etkilemektedir. Çünkü her ikisi de mutlaka, bir grup insana, başka insanların kendi hayatlarını en iyi şekilde yaşayabilmek için nasıl hareket etmeleri gerektiği konusunda karar verme yetkisi tanıyan bir güç dinamiğine dayanmaktadır.

Öte yandan, özellikle insan hakları ihlalleri ile ilgili olarak, kültürel izâfî anlayışın kısıtlamalarını düşünmek ve eleştirmek de ayrıca önemlidir. Buradaki tehlike, insanların hak ve özgürlüklerini ihlal etmenin kültürel veya dini argümanlarla haklı gösterilebilme imkanıdır. Donnelly şu görüşleri savunmaktadır:

        Örneğin, ahlaki açıdan önemli oranda yaygın olan,  kişiliğin varlığını inkâr eden kölelik ve kast sistemleri, en sert mizaçlı toplumlarda bile, neredeyse evrensel olarak kınanmaktadır. Aynı şekilde, yerliler ve yabancılar arasındaki temel ahlaki ayrımlar, bireysel hareketlilik ve evrensel bir ahlaki toplum fikrine en azından istek ve arzu taahhüdü sebebiyle ciddi biçimde aşınmıştır. İzâfîlik, ahlâki özerklik ve toplumsal olarak kendi kaderini tayin hakkına dayanmaktadır. Yerel düşüncelere tamamen güvenmek, global ahlak topluluğunun bir üyesi         olarak kişinin yükümlü olduğu ahlâkî sorumluluğu kaldırmak anlamına gelir.[18]

Burada, bu tartışmanın iki önemli yönünü aydınlatmak için, ilgili vaka incelemesi olarak, müslüman kadınları ve çeşitli örtünme biçimlerini müzakere edebiliriz. Birincisi, insan haklarını değerlendirirken izâfîlik ve evrenselcilik arasındaki gerilim. İkincisi, İslam’da ve bugünkü İslam dünyasında bu gerilimin belirli politik, kültürel ve tarihsel problemlerde ortaya çıkış şekli. Özellikle 11 Eylül saldırılarının hemen ardından, Bush yönetiminin Teröre Karşı Savaşı ve ABD’nin Irak ve Afganistan’a askeri müdahalesi ile müslüman kadın hakları ABD medyasının ve politik, aktivist, feminist ve akademik konuşmaların bir numaralı gündem maddesiydi. Savaş teşebbüsü birçok Amerikalı’nın gözünde, çeşitli şekillerde ezilen (!) –mesela başlarını ve vücutlarını örtmeye zorlanan (!)–  müslüman kadınların özgürlüğüyle bağlantılı hâle gelmişti. Bu söylem, İslam’a karşı daha büyük bir davanın bir parçası olarak, George W. Bush’un dünya çapındaki müslümanlar hakkında söylediği 11 Eylül olaylarından sonraki konuşmasından en iyi ve en özlü bir şekilde aktarılabilecek yönetim tarafından istihdam edilmek üzere beklemekteydi. Bush bu anlayışı şu sözlerle dışa vurmuştu: “Özgürlüklerimiz için bizden nefret ediyorlar.”[19] Müslüman kadınlara ataerkil ve baskıcı bir İslam rejimi tarafından sunulan özgürlük ve temel insan hakları konusundaki eksiklikler, müslüman ülkelerdeki ABD askeri gücüne destek vermeyi haklı gösteren ve bu savaşın aslında özgürleştirici ve medenileştirici bir misyon olduğunu hissettiren (son derece etkili de olsa) sadece tek bir haklı örnektir.

Bu konuda Lila Ebu Lughod 2007 yılında önemli bir makale yazmıştır: “Müslüman Kadınlar Kurtarılmaya Gerçekten Muhtaç Mıdırlar? Kültürel İzâfîlik ve Uzantıları Üzerine Antropolojik Düşünceler “. Yazar, bu makalesinde, batı menşeli özgürlükçü feminist kadın hakları hareketi ile Teröre Karşı Savaş ve bu savaşın 2000’li yılların başlarındaki söylemi arasındaki ortak yönleri, özellikle de batılı kadın liderler tarafından kullanıldığı şekliyle analiz etmiştir. Aşağıdaki görüşler bu makaleden alıntılanmıştır:

        Laura Bush’un 17 Kasım’daki radyo konuşması… Korunması gereken önemli ayrımları çöktü. Taliban ve teröristler arasında sürekli bir geçişkenlik vardı. Nihayet, nerdeyse tek bir sözcük haline gelecek kadar aynileştiler ve tek bir isim altında birleşmiş bir canavar kimliği oluştu:         Taliban=Teröristler.Çünkü Afganistan’daki kadınların süreklilik arz eden yetersiz beslenme, yoksulluk ve sağlık sorunları ve kadınların Taliban rejimi altında istihdam, okullaşma ve oje         kullanma zevkinden mahrum bırakılmaları gibi çok farklı sorunlar bulanıklaşmıştı. Öte yandan,         onun bu konuşması özellikle Afganistan’daki kadın ve çocuklar için üzülen ”dünya genelindeki uygar insanlar” ile Taliban ve teröristler, yani kendi tabiriyle ”dünyalarını geri kalanımıza empoze etmek” isteyen kültürel canavarlar arasındaki duygusal farklılıkları arttırmıştır. Çok açık bir şekilde, konuşmada kadınların Amerikan bombardımanını ve Afganistan’a müdahaleyi haklı çıkarmak ve Teröre Karşı Savaş’ın sözde bir parçası olmak için gönüllü olması         istenmiştir. Laura Bush’un dediğine göre, ”Afganistan’ın büyük bir kısmında askeri         başarılar kazandığımız için artık kadınlar evlerine hapsedilmiyorlar. Müzik dinleyebilir ve cezalandırma korkusu olmadan kızlarına öğretebilirler…[20]

Ancak Ebu Lughod’un eleştirisi, müslüman kadınların “biz” ile “onlar”, “batı” ve “öteki” arasındaki ikili bir araç olarak kullanıldığını tespit etmekle kalmamıştır. Yazar, bir adım öteye geçerek, insan hakları gündemindeki kültür problemini doğru bir şekilde tanımlamıştır:

        Asıl sorun, bölgenin “kültür”ünü, özellikle de bölgenin dini inançlarını ve kadına muamelesini bilmenin, bölgedeki baskılayıcı rejimlerin gelişim tarihini ve ABD’nin bu tarihteki rolünü keşfetmekten daha önemli kabul edilmesidir. Bu kültürel bakış açısı, dünyanın bu bölgesindeki insani acıların esas sebeplerinin ve karakterinin ciddi şekilde araştırılmasını engellemektedir.[21]

Bir başka deyişle, insan haklarına ilişkin kültürel izâfîciler ve evrenselciler arasındaki tartışmalar; (din dahil) kültürü, katı, değişmeyen ve deterministik değer sistemleri ve inançları kümesi olarak tanımlarken, Ebu Lughod, kültürler arasındaki küresel bağlantıya, tarih ve siyasetin bu kültürleri şekillendirmedeki rolüne ve bu kültürlerin insan hakları alanındaki eksikliklerine dikkat çekmektedir.

Son olarak, Ebu Lughod’un öncelik verdiği diğer konu, farklılığın (bu meselede, İslam ve müslüman kadınlar) kabulü ile ve insan hakları gündeminin sona ermesi için farklılığın ifade ettiği mana ile ilgilidir. Yazar bunu şöyle ifade etmektedir:

        Afgan kadınları, sadece bizim gibi olmayı istemeleri için mi özgür kılacağız? Yoksa, Taliban’dan ”kurtulduktan” sonra, onlar için isteyebileceğimizden farklı şeyler isteyebileceklerini kabullenmemiz mi gerekir? Tekrar ifade etmekte fayda mülahaza ettiğim bir hususu hatırlatmak istiyorum. Farklılıkları kabullenmekten bahsederken, herhangi bir yerdeki müspet veya menfi herşeye saygı duyup, ”Onların kültürü böyle” diyerek kabullenen kültürel izâfîcilerden olmaya kendimizi mahkum etmemiz gerektiğini kastetmiyorum. Kültürel beklentilerin tehlikelerini zaten ifade etmiştim: Onların kültürleri de tıpkı bizim kültürümüz gibi, tarihin bir parçasıdır ve bizim dünyamız gibi, birbiriyle bağlantılı bir dünyadır. Kadınlar         için adalet isteyebiliriz, ancak farklı kadınların, adaletle ilgili meselelerde bizim en iyi olarak düşündüğümüz seçeneklerden daha farklı seçenekleri isteyebileceklerine veya seçebileceklerine dair farklı fikirlerin olabileceğini kabul edebilecek miyiz? Onların, kişiliklerini farklı bir şekilde         inşâ etmek isteyebilecekleri hususunu da dikkate almak zorundayız.[22]

İnsan Hakları Sağlama Adına Uygulanan Şiddet Ve Zulüm

‘İnsan hakları’ söylemi, iktidar sahibi güçler tarafından çifte standartlı olarak ne ölçüde uygulanmıştır? Seçkinlerin siyasal çıkarlarını güvence altına almak ve sürdürmek için “ötekini” vahşileştiren kampanyaları haklı göstermek amacıyla insan hakları söylemi ne ölçüde kullanılmıştır? Çağdaş insan hakları gündeminin İslam dini ve İslam dünyasıyla kesinlikle alâkalı olan günümüz insan hakları gündemi ile ilgili değerlendirmeler, özellikle de son yirmi yıldakiler, güvenlik kavramıyla bağlantılıdır. 11 Eylül saldırıları, ABD liderliğinde, uluslararası güvenlik kapsamında, yurtdışındaki Amerikan askeri müdahalelerinin artışına ve yurtiçinde de ulusal güvenlik önlemlerinin sıkılaştırılmasına neden olan güçlü bir gündemi tetiklemiştir. Güvenlik meselesi, yurt içinde veya yurtdışında güvenliğin sağlanması ile politik, sosyal, sivil veya daha farklı hakların korunması arasındaki denge konusunda anlaşmazlıklara sebep olan bir tartışmayı alevlendirmektedir. 2000’li yılların başında uygulanan ve yakın zamanda teşvik edilen güvenlik paradigmasının etkileri, hem yurtiçi hem de uluslararası düzeyde hâlâ görülmektedir. Bu etkiler, İslam ve insan haklarına ilişkin “medeniyetler çatışması”[23] söylemini tetikleyen İslamofobya ile yakından ilişkilidirler. Güvenlikle ilgili tartışmalar, herşeyden önce, kimlerin insan haklarının kapsamına girdiği veya bu haklara layık olduğu meselesini, uluslararası öfkeyi ve korunma konularını ve bu haklardan ödün verilmesinin hangi amaçlar için haklı görülebileceği sorularını gündeme getirmektedir.

İşkenceyi Meşru Göstermek

ABD’deki son başkanlık seçimleri kampanyası esnasında, işkencenin kullanımı konusunda anlaşmazlığa sebep olan bir tartışma çıktı ve Cumhuriyetçi aday Donald Trump, işkence yöntemini seçim zaferine kadar savundu. Başkanlığı kazandıktan sonraki ilk röportajında da ”[İşkence] kesinlikle işe yaramaktadır… Ateşe, ateşle karşılık vermek zorundayız “[24] ifadelerini kullanmış ve George W. Bush’un Teröre Karşı Savaş şüphelilerini tutuklamak için kullanılan CIA’in gizli hapishanelerinin ve dünyanın dört bir yanındaki gizli tesislerinin yeniden açılmasını teşvik etmiştir. Bu durum, sadece demokratların ve insan hakları savunucularının değil, kendi partisindeki birçok kişinin de tepki ve öfkesine sebep olmuştur. İşkence, Evrensel İnsan Hakları Beyannâmesinin 5. maddesi olan “Hiç kimse işkenceye, zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya maruz kalmaz.”[25] kuralının ihlali anlamına gelmektedir ki; bu, tartışmanın sadece bir yönüdür. Bu yüzden işkenceyi; ülkenin, vatandaşların ve ulusal menfaatlerin güvenliği ve korunması için kullanılması gereken zorunlu bir metot olarak nitelendirmek, işkenceyle ilgili tartışmaların şekillenmesinde etkin bir rol oynamıştır. Söylemi bir kenara bırakacak olursak, aslında, işkencenin işe yarar ve iyi bir metot olduğunu anlamak için Ebu Gureyb ve Guantanamo Körfezi’ndeki olaylardan daha fazlasına bakmamız gerekmemektedir. Bununla birlikte, işkenceyle ilgili tartışmalar, insan hakları ve güvenlik arasındaki dinamiğin göstergesi olduğu gibi aynı zamanda (başka bir kelime olmadığından dolayı) güvenliğin, insan haklarını gölgede bıraktığını da ifade eder.

Emekli olana kadar Harvard Üniversitesi’nde hukuk bilimci olarak görev yapan Alan Dershowitz, 2004 yılında yayınlanan “İşkencenin Mantığı” başlıklı makalesinde güvenliğe öncelik verilmesi gerektiğini savunmuştur. Normalde prensip olarak işkenceye karşı olduğunu dile getiren Dershowitz, “saatli bomba kullanan terörist olaylarında” işkencenin bazen gerekli olabileceğini iddia etmiştir.[26] İşkence ve terörizm hakkındaki tartışmalarda, zaman ayarlı bomba sembolünün kullanımı yaygınlaşmıştır. Hatta televizyon ve filmlerdeki popüler kültürde de yaygınlaşmaya devam etmektedir. Zaman baskısı, bir terörist saldırı tehdidi ve süphelinin kesinlikle suçlu olması birleşince işkencenin gerekli ve haklı bir araç olarak görüldüğü koşullar ortaya çıkmış olmaktadır.[27]

Sivil Özgürlüklerin Erezyonu

Güvenlik adına, belirli grupların sivil haklardan mahrum edilmesi ile ilgili ülkemizi belki de daha yakından alâkadar eden bir diğer örnek, Amerika’daki belirli grupların, yani göçmenlerin ve müslümanların yakın tarihli sivil haklar mücadeleleridir. 11 Eylül’den sonra kabul edilen Vatanseverlik Kanunu çıkarılırken terörle mücadele edilmesi amaçlanmış ve mahremiyeti koruma hakkı dahil Amerika’lıların birçok sivil hakkını ihlal etme konusunda birçok soru ve endişe gündeme gelmiştir. David Cole, 2003 yılında Vatanseverlik Kanunu hakkındaki “Anayasayla Değil, Terörle Mücadele Edelim” adlı kitabında şu düşüncelerini ifade etmiştir:

        … ABD Vatanseverlik Kanunu … temel anayasal ilkeleri ihlal etmekte ve göçmenlerin,politik bağlantılarından dolayı deport edilmelerine, sadece konuşmalarından dolayı dışlanmalarına ve         başsavcının keyfine göre tutuklanmalarına sebep olmaktadır. Yine bu kanun, göçmenler         (öngörülebilir yakın gelecekte Arap ve müslüman göçmenler) için en sıkı önlemleri alma         hakkını saklı tutarak,çoğunluğun güvenliği için azınlıkta olan bir grubun özgürlüğünü yok saymakta ve bu grubun eşitlik haklarını feda etmektedir.[28]

O zamandan beri, Amerika’daki Arap ve müslümanların özgürlükleri konusundaki endişeler artmaktadır. Çünkü, şiddet içeren aşırılık yanlılarına karşı mücadele tedbirleri sebebiyle, Amerika’daki yerel islâmî topluluklar üzerinde gizli gözetim ve tuzak gibi stratejiler kullanılmaya başlanmıştır.[29]

İnsan haklarının tutarsızlığına ilişkin bu güncel ve evrensel örnekler, tarihsel olarak kök salmış olan, (ulus devlet sınırları içinde veya dışında farketmez) ”Batı” ve “Diğerleri” olarak tasavvur edilen sorunla ilgisiz değildir. Bu konuda Chandra Muzaffar şu görüşleri ifade etmiştir:

        Ancak üzücü olan şey şudur: Avrupa kendi sınırları içinde bireyi inşâ ederken diğer kıyılardaki insanı yok etmiştir. İnsan hakları beyaz insanlar arasında genişledikçe, Avrupa imparatorlukları gezegenin diğer sakinlerine karşı korkunç insani hatalar işlemişlerdir. (Kuzey ve Güney) Amerika  ile Avustralya ve civarındaki yerli toplulukların (Kızılderililer ve         Aborjinlerin) yok edilmesi ve Avrupa köle ticaretinde milyonlarca Afrikalı’nın köleleştirilmesi, sömürge çağının en büyük iki insanlık felaketiydi… Resmi sömürge yönetimi sona ermesine         rağmen, batı hakimiyeti ve kontrolü, batı dünyası haricindeki bir dünyaya mensup olan         insanların büyük çoğunluğunun insan haklarını, daha ince ve daha sofistike bir şekilde, fakat         daha az yıkıcı ve zararlı olmayan yollarla etkilemeye devam etmektedir.[30]

İslam ile ilgili olarak sömürgeciliğin başlangıcından itibaren sömürgeci güçler ile İslam dünyası arasındaki ilişki, güç dağılımında eşit olmayan bir insan hakları söylemini içermeketeydi. ”Liberalizm’de İslam” isimli kitabında Joseph Massad, bu görüşünü desteklemek için şöyle bir açıklamada bulunur: İslam, batılı sömürgeci güçlerin, kendilerini tanımlayabilmek ve emperyalist yayılmacılıklarını haklı gösterebilmek için kesinlikle ihtiyaç duydukları bir ”öteki” haline gelmiştir. Massad, Amerika’lıların, insan hakları da dahil olmak üzere liberal ilkelerle ilgili istisnai bir tutumunu anlatan Paul Kahn’dan şu ifadeleri aktarmaktadır:  

        Çağdaş misyonerlerimiz, demokrasiyi, serbest pazarları ve her insanın eşitliği ve özgürlüğü konusundaki inancımız üzerine kurulmuş olan hukukun üstünlüğünü anlatmaktadırlar. Evrensel bir topluluğa olan bu azimli ve kararlı bağlılık, Hıristiyan ve Aydınlanma Çağı geleneklerimizin bir parçasıdır. Bunu aynı anda bir tür açık uçlu sevgiyle ve her bireyin karşılıklı mutabakata varabileceği akılcı bir müzakereye girme kapasitesine olan inançla tecrübe etmekteyiz. İnanıyoruz ki, hiç kimse, bizim değerlerimize dönüştürülmekten uzak         değildir. Küresel bir dünya düzeni hayal edersek, kendi değerlerimizi bu düzene yansıtabiliriz. Geleceğin küresel toplumunun müslüman bir din adamı tarafından yönetileceğini düşünmüyoruz.[31]

Bu düşünceler, ulusötesi ve sömürge anlamında, (batı dış politikasına ve İslam dünyası ile ilgili askeri ilişkilere etkisini görmeye devam ettiğimiz) bir insan hakları ve İslam sorununu tanıtan bir giriş yazısı görevi görmektedir. Tarihsel olarak, liberal değerlerin tüm insanlara yayılması ve korunması için ana akım söylemde kullanılan bu argüman; bu insan topluluklarına karşı yapılan savaş, işgal ve işkencelere mazeretler üretmede çok etkili olmuştur.

İslam’da İnsan Hakları

Son olarak, mutabakat sorununun ciddi bir eleştiriye ihtiyacı olsa da, İslâm’ın insan hakları meselesine tam olarak nasıl baktığını izah etmeye çalışacağız. Neden İslam ile insan hakları arasında bir uyuşmazlık olduğunu düşünüyoruz ve insan hakları anlayışımızdaki tutarsızlıklar nelerdir? Aynı zamanda bir hususun daha altını çizmemiz gerekmektedir: İslam, bireyin haysiyet ve hürriyetlerine çok özen göstermekte ve adil ve hoşgörülü bir toplum oluşturmaya ciddi bir şekilde önem vermektedir. Bugün, İslam ve insan hakları konusundaki en büyük tartışmalardan bazıları, özellikle Yaqeen İslam Araştırmaları Enstitüsü’ndeki akademisyenler tarafından, özellikle de irtidatkadın hakları ve diğer inançların insan hakları konularında derinlemesine bir şekilde yazılan sorulardan kaynaklanmaktadır. Bu bölümde, bu tartışmaların detayları incelenmeyecektir. Bunun yerine, İslam’da insan hakları konusunda nasıl düşünebileceğimizi etkileyen daha temel konular ele alınacaktır. Yine bu bölümde hiçbir şekilde islâmi bir insan hakları teorisi kapsamlı bir şekilde anlatılmayacak, bunun yerine sadece İslam’ın ve insan hakları kavramının birbirlerine ters olmadıkları izah edilecektir.

Ebrahim Moosa, “İslami Haklar Şemaları İkilemi” başlıklı makalesinde, insanlığa karşı ahlaki bir yaklaşımın, aslında, islâmi mesajın temelini oluşturduğunu savunmaktadır:

        Yedinci yüzyılda Arabistan’daki başlangıcından itibaren İslam dîni, insanoğlunun sosyal, ahlakî ve manevî durumuyla yakından ilgilenmiştir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’ı insanlara tanıtırken O’nun hem ”Alemlerin Rabb’i” hem de “İnsanların Rabb’i” olduğunu belirtmiştir. Efendimiz aleyhissalatu vesselam’a vahyedilen         Kur’ân, sadece Allah’ı insanlara tanıtmaktan ve duyurmaktan ibaret değildir. Buna ek olarak, Kur’ân’daki en önemli ve temel konulardan biri de insandır.[32]

Moosa, Medine Vesikası’nın, anlaşmaya katılan bütün herkesin belirli hak ve sorumlulukları kabul ettiği standartlar aracılığıyla, kentteki çeşitli dînî topluluklar arasında yapılan bir anlaşma olduğuna işaret ederek, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yönetim usullerini örneklerle açıklamaya devam etmektedir. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şahsında tecelli eden bu örnek, müslümanların gelecek nesillerine ve İslam’ın yayılmasına kadar geçerliliğini devam ettirmiş olup, hangi dîne müntesip olursa olsun İslam coğrafyasındaki tüm halkların haklarını korumuştur ve korumaya da devam etmektedir.[33]

Khaled Ebu Fadl, bunu, İslam’ın adalet anlayışının temel bir değeri olarak nitelendirmektedir. Ona göre devletin görevi, vatandaşları koruyarak toplumdaki adaleti sağlamaktır. Ebu Fadl, İbnü’l-Kayyim’den şöyle bir alıntı yapar:

        Allah, insanları adalete yönlendirmek için mesajını ve kitaplarını göndermiştir… Bu nedenle, eğer herhangi bir şekilde adil bir yönetim inşâ edilmişse, orada Allah’ın Yolu vardır… Aslında, Allah’ın Yolu’nun amacı, doğruluk ve adaletin inşâsıdır… Dolayısıyla [müslümanlar], doğruluk ve adaleti inşâ eden herhangi bir yolu takip etmelidirler.[34]

İlk dönem İslam alimleri ve İslam hukuku uzmanı fakihler, hakları üç sınıfa ayırmışlardır: Allah hakları, kul hakları, müşterek haklar. Moosa, Allah haklarını şu şekilde açıklar:

        Vahyedilmiş emir ve dini gerekçelere sahip olan bu haklar ve görevler, ibadetle ilgili yükümlülükler gibi, emredilmiş bir tür zorunlu yükümlülükler olabilirler veya toplumun tamamına fayda sağlayan eylemler içerebilirler.[35]

Moosa, bu kategoriye, İslam’ın beş şartını uygulamak ve toplumun zarar görmesini engelleyecek ve toplumdaki iyiliği teşvik edecek hizmetleri sağlamak gibi fiilleri dahil etmektedir. Bir sonraki kategori ve belki de işlediğimiz konuyla en alakalı kategori, kul hakları katgorisidir. Bu haklar, “bireysel ve toplumsal menfaatler” ile alâkalıdır ve sağlık hakkı, aile, güvenlik ve mülkiyet hakkı gibi laik ve sivil konular da dahil olmak üzere dünyevi endişeleri ve beşerî muameleleri ele almaktadır. Son olarak, müşterek haklar kategorisi, Allah hakları ile insan hakları arasındaki kesişim bölgesidir.[36]

En geniş anlamıyla, İslam’da insanın özerk bir varlık olduğu düşüncesi mevcuttur. Nitekim Allah Teâlâ ”Gerçekte Biz, Âdem evlâtlarını şerefli ve pek çok ikramlara mazhar kıldık”[37] buyurmuş ve insanoğluna onur, şeref, haysiyet ve yücelik bahşetmiştir. Bu yücelik din, ırk, cinsiyet ve sosyo- ekonomik durumdan bağımsız olarak kısaca, elinden alınamaz ve evrenseldir. Allah tarafından insana verilen bu yücelik ve şerefe karşı fıtrî saygı ile ilgili bir olay, İslâm’ın ikinci halifesi Hz. Ömer’in (ra) hilafeti sırasında meydana gelmiştir. Hz. Ömer (ra) zamanındaki Mısır valisi olan Amr Bin Âs’ın oğlu bir at yarışı sırasında Mısır’lı kıptî bir adamı hakaretler eşliğinde sert bir şekilde hırpalamış ve herhangi bir cezaya çarptırılmamıştı. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra), Amr Bin Âs’a bir mektup yazıp ona, “Ne zamandan beri annelerinden özgür doğan bir kavmi köleleştirdiniz?” diye sormuştur. Bazı rivayetlerde Hz. Ömer’in (ra), kıptîye Hz. Amr Bin Âs’ın oğlu yerine bizzat Hz. Amr Bin Âs’a kısas uygulama hakkı verdiği belirtilmektedir.[38] Bu olaydan çıkarılacak pek çok ders bulunmaktadır: Birincisi, bu hikayede geçen herhangi bir suçtan bağımsız olarak, bireyin özgürlüğünün açık bir şekilde kabul edildiği açıktır. Özgürlüğünün şartları basitçe şu şekildedir: Kişi, özgür bir insan olarak doğmuştur ve sadece bu husus, kendi başına saygı ve şerefle muamele görme hakkını sağlamaktadır. Dahası, bu haklar bir kez bile ihlal edildiğinde, yetki sahiplerinin hesap vermek zorunda bırakılmaları, bireylerin hakları hususunda islâmî iktidar mensuplarının sınırlandırılmalarını göstermektedir.

Diğer dînî geleneklerde olduğu gibi, hayatın kutsallığı İslam’da da vazgeçilemez derecede önemli bir ilkedir. Kuran’da birden çok yerde Allah, insan hayatına son verilmesini yasaklamıştır:

        İşte bundan dolayıdır ki, (bütün insanlığı kapsamına alan umumî bir kaide olarak, bilhassa)         İsrail Oğulları için şu hükmü koyduk: “Kim, meşrû çerçevede bir başka can karşılığı (kısas)         veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarma cezası olmaksızın bir cana kıyarsa, sanki bütün insanları         öldürmüş gibi olur. Kim de bir hayatı kurtarırsa, sanki bütün insanların hayatını kurtarmış gibidir. Onlara (böylesi hüküm ve ölçüleri tebliğ etmeleri için) rasûllerimiz, apaçık gerçekler         (ve rasûl olduklarını gösteren) gün gibi aşikâr deliller ve mucizelerle geldiler. Ne var ki, bütün bunlardan sonra içlerinden pek çoğu halâ yeryüzünde taşkınlık yapıp durmaktadır. (Mâide 5/         32)[39]

        Allah’ın muhterem kıldığı cana haklı bir gerekçe olmaksızın kıymayın. Kim zulmen öldürülürse, onun velisine (mirasçısına) gereken meşrû işlemin yapılması konusunda yetki vermişizdir. Şu         kadar ki, mirasçı eğer kısas talep edecek olursa, bu konuda aşırı gitmemeli, (hukukun kendisine verdiği yetkiyi aşmamalıdır). (Hukuken) ona gereken yardım yapılmıştır. (İsrâ 17/ 33)[40]

        De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram ettiğini okuyup açıklayayım: Her şeyden önce,         O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Annebabanın (hukukuna riayetsizlikte bulunmak şöyle dursun,) onlara her zaman iyilikte bulunun ve Allah’ın her yaptığınızı gördüğünün şuuru içinde iyi davranın. Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı (anne karnında da, doğduktan sonra da) öldürmeyin. Sizi Biz rızıklandırdığımız gibi, onları da rızıklandıran ve rızıklandıracak olan Biziz. Gizlisiyle açığıyla (zina, eşcinsellik ve namuslu kadınlara iftira gibi) bütün yüz kızartıcı çirkin fiillere yaklaşmayın (sizi bu fiillere götürecek sebeplerden de uzak durun). Allah’ın mutlak koruma altına aldığı ve katlini haram kıldığı cana, hukuken hak etmiş olma dışında asla         kıymayın. İşte, akleder (de İslâm’a girip, Allah’ın ahkâmına uygun bir hayat sürersiniz) diye Allah size bunları emrediyor. (En’âm 6/ 151)[41]

Allah, her insanın yalnızca yaşam hakkına değil aynı zamanda hayattan zevk alma hakkına da sahip olduğunu belirtmiştir:

        Ey Âdem’in çocukları! Her ne zaman namaza (veya tavaf gibi bir başka ibadete) duracak         olsanız (çıplak, başkalarına rahatsızlık verici ve tiksindirici bir halde bulunmayın;) temiz ve güzel olan elbisenizi giyin (ve en güzel heyet ve surette bulunun. Yeme ve içmenizde de meşrû sınırlar içinde kalın ve Allah’ın helâl kıldığı yiyecekleri haram kılmayarak) yiyin, için, fakat (yiyip içmenizde ve daha başka şekillerde) israfa gitmeyin. Hiç şüphesiz Allah, müsrifleri sevmez. (Ey Rasûlüm!) De ki: “Allah’ın, kulları için yaratıp ortaya çıkardığı (ve bitkilerden,         hayvanlardan ve madenlerden elde edilen helâl) giyim, takı ve eşyayı, ayrıca rızık türünden         temiz, hoş ve sağlığa zararsız yiyecek ve içecekleri kim haram kılabilir ki?” Yine de: “Onların hepsi, dünya hayatında (başkaları da şüphesiz onlardan faydalanmakla birlikte, temelde) mü’minler içindir; Kıyamet Günü ise sadece mü’minler içindir.” Yolumuzun işaretleri olan gerçekleri, ilimle alâkası bulunan ve öğrenmek maksadıyla araştıran bir topluluk için işte böyle         detaylarıyla açıklıyoruz. De ki: “Rabbim, ancak açığıyla gizlisiyle (zina, eşcinsellik ve namuslu kadınlara iftira gibi) bütün yüz kızartıcı çirkin işleri, günah olduğunda şüphe bulunmayan (içki ve her türlü şans oyunlarını; kan, leş, domuz eti gibi yiyecekleri; rüşvet, gasp, yolsuzluk, hırsızlık gibi muameleleri); (Din’e, cana, mala, ırza, akla) karşı işlenmiş ve haksızlığında şüphe olmayan her türlü tecavüzü; Allah’ın, (güya ilâh ve ma’bud kabûl edilebileceklerine dair) haklarında herhangi bir delil indirmesi asla mümkün bulunmayan birtakım nesneleri O’na         ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz ve ilme dayanmayan yakışıksız sözler söyleyip gerçek dışı iddialarda bulunmanızı haram kılmıştır.” (A’râf 7/ 31-33)[42]

İslam, yaşamın kutsallığı ve insan onuruna saygı gibi genel değerlerinin ötesinde, tüm insanlar için daha spesifik temel ve devredilemez hakları da karara bağlamıştır. Hem Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yaşayışı hem de Kuran’da verilen talimatlar aracılığıyla islâmi gelenek, halkın medenî, sosyal ve siyasal esenliği açısından eşitliğe önem vermektedir. Barınma ve yiyecek hakkı konusunda, Hz. Osman (ra) tarafından Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediği rivayet edilmektedir:

        “Ademoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur; ikamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, bir parça ekmek ve su.”[43]

Bununla birlikte, daha çok, islâmi gelenek, yaşam hakkı ve yiyeceklere eşit erişim hakkını savunmanın ötesine geçmekte ve başkalarının bu haklara ulaşımını sağlamak için insanlara sorumluluk yüklemektedir:

        ”Mallarında, istemekten başka çıkar yol bulamayan yoksulların ve (muhtaç oldukları halde, hallerini gizledikleri ve isteyemedikleri için) ihtiyaç içinde oldukları bilinmeyenlerin belli bir hakkı olduğunu kabul ederler.” (Meâric 70/ 24-25)[44]

Bireylere yalnızca insan oldukları için tanınan diğer haklar arasında inanç özgürlüğü, bilgilendirilme (eğitim) hakkı ve farklı olma hakkı sayılabilir.

İnanç özgürlüğü hakkında şu ayet zikredilebilir:

        ”Dinde zorlama olmaz: doğru eğriden, hak bâtıldan seçilip ayrılmıştır.” (Bakara 2/ 256)[45]

Bilgilendirilme (eğitim) hakkı konusunda da şu ayeti zikredebiliriz:

        ”Kim doğru yolu seçerse ancak kendi lehine seçmiş olur; kim de sapar giderse, ancak kendi aleyhine olarak sapıp gitmiştir. Kimse bir başkasının suç (ve günah) yükünü çekmez ve onunla yargılanmaz. Biz, önceden (uyarıcı olarak) bir rasûl göndermeden (günahları sebebiyle hiçbir kimseye ve hiçbir topluma) azap etmeyiz.” (İsrâ 17/ 15)[46]

Farklı olabilme hakkı konusunda da şu ayet yeterli bir örnek olacaktır:

        ”(Ey Rasûlüm!) Sana da, Kitap’tan kendinden önce indirilenleri (aslî halleri, halâ ihtiva         ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici ve onlar üzerinde gözetleyici, denetleyici ve onların gerçek niteliklerini ortaya koyucu, ayrıca gerçeğin ta kendisi olarak ve         indirilişi esnasında kendisine hiçbir şüphe ve bâtıl karışmayacak şekilde (bu) Kitabı indirdik. O halde, mü’minler (ve müracaatlarını kabulle davalarına bakma yolunu seçtiğin Kitap Ehli’nden         insanlar) arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve artık sana gerçeğin ta kendisi gelmiş olduğuna göre onların keyiflerine ve arzularına uyma. (Tarih sürecinde kendilerine ayrı rasûl         gelen ve Kitap verilen) her bir ümmet için, günlük hayatlarında üzerinde yürüyecekleri ve saadete götüren apaçık bir yol (Şeriat) ve onun dayandığı değişmez temel esaslardan oluşan bir ana cadde (Minhac) tayin buyurduk. Eğer Allah dilemiş olsaydı, hepinizi (tarih boyu aynı         Şeriat üzerinde) tek bir ümmet kılardı (ve aynı hayat şartlarında kalırdınız); fakat O (sizi,         değişik ve gelişen şartlarda ilmî tekâmül kanununa tâbi tutarak,) her birinizi kendisine verdiği         (Kitap’la) imtihan etmek için böyle ümmetlere ayırdı. Öyleyse (ey mü’minler), durmayın, hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Neticede Allah’adır hepinizin dönüşü ve O, (nefsaniyete kapılarak) ihtilâf edegeldiğiniz bütün hususları size tek tek bildirecek ve bu hususlarda aranızdaki hükmünü verecektir.” (Mâide 5/ 48)[47]

Sonuç

1990 yılında bazı İslam devletleri, İslam’daki İnsan Hakları ile ilgili Kahire Bildirgesi’ni onaylamak üzere bir araya geldi. Devletler, bu toplantıdan daha önceki zamanlara, 1948 tarihli Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’ni, batı haricindeki yerlerdeki kültürel ve dînî insan hakları sistemlerini dikkate almadığı için eleştirmekteydiler. Sonuç olarak, bu devletler, İnsan Hakları Evrensel Beyannâmesi’nde ifade edilen evrenselci iddiaları büyük ölçüde güçlendiren, ancak onun ilkelerini ifade etmek ve haklı kılmak için islâmî bir dil kullandıkları bir bildiri yazdılar. Bu örnek, şöyle bir soruyu aklımıza getirmektedir: Ayrı bir islâmî insan hakları sistemi var mı ya da olması gerekiyor mu? Ve modern laik insan hakları sisteminden mutlaka farklı veya buna zıt mıdır? Açıkça görülüyor ki, Kahire Bildirgesi’ni imzalayan devletler, Birleşmiş Milletler tarafından ahlaki açıdan kabul edilebilir ve korunabilir nitelikte kabul edilen bir dizi insan haklarının islâmî bir biçimde yorumlanması veya en azından islâmîyetle bağdaşık olduğunun teyid edilmesi ihtiyacını hissetmişlerdir.

Gerçekte, İslam’ın ve modern insan haklarının uyumlu olup olmadığı sorusu önemlidir, çünkü bu meseleyi konuşabilmek için sadece dinin rolüne değil tarihin, iktidarın ve ahlakın rollerine de bakmak gerekmektedir. Bu keşisim noktası, şu andaki insan hakları anlayışımızla ve bu hakların korunması ile ilgili problemleri aydınlatmaktadır. Bu makalede de gösterildiği gibi modern insan hakları, İslâm’ın siyasi amaçlarla manipüle edilmesi ile çok keskin bir şekilde çelişen tezatlarla doludur. Bir yandan, islâmî metinler ve İslam tarihi, yaşamın kutsallığı ve hayattan lezzet almak için, insanlar arası düzeyde bireye saygıdan, bireyin çarpık otoritelerden, dini bir yolla veya başka bir şekilde korunmasına kadar her anlamda, bireysel özgürlüklere ciddi bir şekilde önem vermektedir. Öte yandan, İslam; kaynaklar, askeri genişleme, güvenlik ve kültür ile ilgili birçok gündemin merkezindedir ve bu durum, İslam ve insan hakları ile ilgili olarak, İslâm dîninin kendisiyle ilgisi olmayan bir sorun oluşmasına zemin hazırlamıştır.


[1]Joseph Runzo, Nancy M. Martin ve Arvind Sharma’nın Editörlüğünü yaptığı ”Human Rights and Responsibilities in the World Religions” adlı çalışmada yer alan Halid Ebu Fadl’ın,“The Human Rights Commitment in Islam” adlı makalesi, Oneworld yayınları, 2003, s.1-25.

[2]a.y.

[3]Fagan, Andrew, “Human Rights.”, Internet Encyclopedia of Philosophy.

[4]Forsythe, David, ”Encyclopedia of Human Rights” adlı çalışmanın giriş kısmı, c.1, Oxford Üniversitesi Yayınları, 2009.

[5]Joseph Runzo, Nancy M. Martin ve Arvind Sharma’nın Editörlüğünü yaptığı ”Human Rights and Responsibilities in the World Religions” adlı çalışmada yer alan Joseph Runzo’nun “Secular Rights and Religious Responsibilities” adlı makalesi, Oneworld yayınları, 2003, s.1-25.

[6]a.y.

[7]Paul Sieghart, The International Law of Human Rights, Clarendon Yayınları, 1995, s.15.

[8]Forsythe, David, a.y.

[9]Ishay, Micheline R., The Human Rights Reader, İkinci Baskı, Routledge Yayınları, 2007, Giriş Kısmı.

[10]Britannica Ansiklopedisi, “Reign of Terror” maddesi.

[11]Ishay, Micheline R., a.y.

[12]Bloom, Irene, J. Paul Martin, and Wayne L. Proudfoot, Religious Diversity and Human Rights, Columbia University Yayınları, 1996, Giriş.

[13]a.y.

[14]a.y., s.210-230.

[15]a.y., s.248-267.

[16]Donnelly, Jack, “Cultural Relativism and Universal Human Rights” Human Rights Quarterly, Sayı: 6, No: 4, Kasım 1984, s.400-419.

[17]a.y.

[18]a.y.

[19]Başkan Bush’un Ulusa Sesleniş Konuşması Metni, 20 Eylül 2001, The Washington Post İnternet sitesi, Erişim Adresi: http://www.washingtonpost.com/wp-srv/nation/specials/attacked/transcripts/bushaddress_092001.html

[20]Abu-Lughod, Lila, “Do Muslim Women Need Saving: Anthropological Reflections On Cultural Relativism and its Others”, American Anthropologist, Sayı: 104, No: 3, Eylül 2002.

[21]a.y.

[22]a.y.

[23]Huntington, Samuel, “The Clash of Civilizations?”, Foreign Affairs Dergisi, Sayı 72, No.3, Yaz 1993, Council on Foreign Relations tarafından yayınlanmıştır.

[24]Withnall, Adam, “Donald Trump says torture ‘absolutely works’ in first major interview as President.” adlı makale, The Independent Gazetesi.

[25]İnsan Hakları Evrensel Beyannâmesi, Madde 5.

[26]Dershowitz, Alan, “Tortured Reasoning”; Ayrıca Bakınız:  Human Rights Reader, Ed. Micheline R. Ishay.

[27]Alsultany, Evelyn, The Arabs and Muslims in the Media: Race and Representation After 9/11, New York Üniversitesi Yayınları, 2012.

[28]Editörlüğünü A. Etzioni ve J. Marsh’ın yaptığı ”Rights vs. Public Safety After 9/11: America in the Age of Terrorism” adlı çalışmada yer alan David Cole’nin “Let’s Fight Terrorism, Not the Constitution” adlı makalesi, 2003.

[29]Simon, Caroline, “The FBI is manufacturing terrorism cases on a greater scale than ever before” Business Insider, 9 Haziran 2016; Lichtblau, Michael, “FBI Steps up Use of Stings in ISIS Cases”, The New York Times, 7 Haziran 2016.

[30]Muzaffar, Chandra, “On Western Imperialism and Human Rights”; Ayrıca Bakınız: “From Human Rights to Human Dignity”, 1999.

[31]Massad, Joseph, Islam in Liberalism, 2015, Chicago Üniversitesi Yayınları.

[32]Moosa, Ebrahim, “The Dilemma of Islamic Rights Schemes”, Journal of Law and Religion, Sayı: 15, 2001, s.185-215.

[33]a.y.

[34]Joseph Runzo, Nancy M. Martin ve Arvind Sharma’nın Editörlüğünü yaptığı ”Human Rights and Responsibilities in the World Religions” adlı çalışmada yer alan Halid Ebu Fadl’ın,“The Human Rights Commitment in Islam” adlı makalesi, Oneworld yayınları, 2003, s.1-25.

[35]Moosa, Ebrahim, “The Dilemma of Islamic Rights Schemes”, Journal of Law and Religion, Sayı: 15, 2001, s.185-215.

[36]a.y.

[37]İsra Süresi 17/ 70.

[38]İbn-i Abdi’l-Hakîm, Futûh-u Mısr ve’l-Mağrib, s.225-226, Ed. Abdu’l-Mun’im Amir, Kahire, İsa Babi el-Halabi, 1961.

[39]Seyyid Hüseyin Nasr, The Study Quran: A New Translation and Commentary, HarperOne Yayınları, 2015.

[40]a.y.

[41]a.y.

[42]a.y.

[43]Tirmizi, Sünen, Zühd, 30.

[44]Seyyid Hüseyin Nasr, The Study Quran: A New Translation and Commentary, HarperOne Yayınları, 2015.

[45]a.y.

[46]a.y.

[47]a.y.

 

Yasal Uyarı: Bu bildiri ve makalelerde ifade edilen görüş ve düşünceler, tamamen yazarlarına aittir. Ayrıca, yazarların herhangi bir platformda ifade ettikleri kişisel görüşleri, Yaqeen Enstitüsü’nü bağlamaz. Ekibimiz her açıdan çok donanımlıdır 

yaptığımız araştırmaların kalitesini arttırmaya yardımcı olacak kesintisiz ve zenginleştirici diyaloglara izin verir.

Tüm hakları mahfuzdur. Yaqeen İslam Araştırmaları Enstitüsü’nün izni olmadan kullanılamaz.

Avatar

Nour Soubani

Nour Soubani holds a Master’s degree in Middle East Studies from Harvard University and a Bachelor’s degree with High Honors in International Studies, Arabic, and American Studies from the University of Michigan.