Bitmeyen Problem: İslam ve Şiddet Suçlaması

Forever-On-Trial-Hero-Image

Nazir Khan

Dr. Nazir Khan is a Director of Research at Yaqeen Institute. He is a physician, volunteer imam, and consultant for the Manitoba Islamic Association's Fiqh (Religious Affairs) Committee. He has memorized the Qur’an and received traditional certification (ijazah) in the study of the Qur’an, Hadith and Islamic theology (aqeedah).

View all posts

The Atlantic’deki, ”IŞİD aslında ne istiyor?” başlıklı talihsiz makalede ”Gerçek şu ki; IŞİD, islamcı bir örgüttür, oldukça islamcı bir örgüt.” şeklinde iş boş bir ifade yer almaktedır. Beş harfli ”İslam” kelimesiyle bizim neyi kastettiğimize, kimi tanımladığımıza ve toplumun genelini yönlendiren saygın kanaat önderleri ve yetkililerin IŞİD’in ideolojisini neden İslam’ın aşırı bir yorumu ilan ettiğine dair bir açıklama yapılmadıkça, bu söylenenler kesinlikle hiçbir şey ifade etmemektedir.

Size sunduğumuz bu  makale fanatizm, islamofobi ve dini şiddetin çerçevesini çizmektedir.

İslam’ın bizden nefret ettiğini düşünüyorum. – Donald J. Trump, ABD Başkanı

İslam bugün medyanın ve kamuoyunun sıcak gündemi haline geldi. Politikacılar, entelektüeller, aktivistler ve akademisyenler ve halkın her kesimi arasında tartışılıyor. Müslümanlar, İslam adına işlenen şiddet eylemleri her tekrarlandığında, her olayda ülkedeki müslüman topluluğunun medyada yargılanmasına alışmışlardır. Suçlama, İslam’ın şiddetin kaynaklık etmesi ve bunun neticesinde de bütün müslümanların şiddeti onaylayan bir anlayışa sahip olmaları. Bu söylemden etkilenen pek çok kişi müslümanlara karşı tavır almış ve nefret suçları batıda daha önce eşi görülmemiş bir seviyeye yükselmiştir.[1]

2016 yılı ekim ayında FBI, Kansas’ta ateşli silah, mühimmat ve patlayıcılara sahip, yerel müslüman göçmenlere yönelik bir saldırı planlayan ve “Tek iyi müslüman, ölü müslümandır” diye düşünen, “Haçlılar” adlı aşırı sağcı bir milis grubunu tutukladı.[2] 2016 yılı ağustos ayında New York’ta bir imam ve yardımcısı, daha önce müslümanlara yönelik nefretini ilan eden bir adam tarafından, kendi camilerinde güpegündüz ansızın başlarından vurulmuş ve terkedilmişlerdir.[3] 2016 haziran ayında Perth’teki bir caminin dış kısmında, içeride yüzlerce kişi ibadet ederken molotof kokteyli patlatılmıştır.[4] 2011 yılında Anders Behring Breivik, İslam’a karşı haçlı seferini özetleyen ve İslam’ı Avrupa için en büyük tehdit olarak gören ve çok meşhur bir Amerikan islamofobik yazardan en az 64 kez alıntı yaptığı manifestosuna dikkat çekerek Norveç’te 77 kişiye katliam yaptı.[5] Devlet okullarında inançları nedeniyle müslüman çocuklar baskı görürken, müslüman kadınlar başörtüsü taktığı için alenen saldırıya uğramış, camiler ve müslümanlara ait kültür merkezleri kundakçı ve vandallar tarafından düzenli olarak hedef alınmıştır.

Bu tepkilerden hiçbiri gerçek şiddet sorununu çözme adına bir ilerleme sağlamadı. Halkın kuru gürültüsü, ekranlardaki saldırgan konuşmalar ve gazete yazılarının hiçbiri, şiddet hareketlerinin nasıl ortaya çıktığı, dini öğretilere nasıl dayandırıldığı ve bu insanların, dini, o din müntesiplerinin geneli tarafından bilinen ve uygulanan biçiminden nasıl farklı yorumlayıp kullandıklarını açıklayamamış ve bu konu ile ilgili soruları doğru adreslere yönlendirebilecek inanılmaz bilgi eksikliğini giderememiştir.  Tüm bunlar izaha muhtaç meselelerdir. Bu makalenin amacı, İslam adına şiddet uygulayan hareketlerin yapısını ayrıntılılı bir şekilde irdeleyerek, aktüel tartışmaları düzeltmektir. Toplumun, bugün yaşadığı bağnazlığı ve düşmanca söylemi aşıp, güncel sorunları çözme adına birlikte çalışmaya başlaması için daha üretken bir arştırma gereklidir.

Bu makale, dört temel konu ekseninde örgülenmiştir: Din ve şiddet ilişkisi, İslam ve şiddet ilişkisi, İslam dünyasındaki şiddet hareketlerinin kökleri ve şiddet hareketlerinin ideolojik bir analizi.

Din Şiddet İlişkisi

Halk, din adına işlenen büyük şiddet eylemleri veya terörizm ile ilgili manşetleri okuduğunda, bu manşetleri, dinin kötü bir şey olduğuna ve tamammen ortadan kaldırılması gerektiğine dair düşüncelerinin ne kadar haklı olduğuna dair bir kanıt olarak kullanarak tepki vermektedir. İyi de, dinin şiddete neden olduğunu söylerken aslında ne kastediliyor? Herhangi bir dini inanç, dini ifade veya dini uygulama formu, tek başına şiddeti netice verir mi demek istiyoruz? Dünyadaki dini toplulukların müntesiplerinin kahir ekseriyetinin barışsever olduğunu düşünürsek, dinin şiddete sebep olduğunu düşünmek pek muhtemel değildir. Yoksa herhangi bir dini ideolojinin faşizim, milliyetçilik, ırkçılık veya diğer herhangi bir ideolojiye kıyasla taraftarlarının saldırganlıklarını geliştirmeye daha elverişli olduğunu mu kastediyoruz? Örneğin, 15 milyon[6] kişinin hayatına kasteden birinci dünya savaşını netice veren milliyetçilik eksenindeki veya 60-80 milyon[7] insanın ölümüne sebep olan ikinci dünya savaşına yol açan faşizmle ilgili anlaşmazlıkları düşünün. Çoğu zaman liberalizm ve aydınlanma ilkelerine dayandığı söylenen Fransız ihtilali, kırk bin civarında insanın kafasının giyotinlerde kesilmesiyle sonuçlanmıştır. Savaş başlatmak için, dini ideolojilerin diğer ideolojilerden daha fazla potensiyel taşıdığı iddiası, hangi istatistiksel yöntemle savunuluyor?

Peki öyleyse, dine cephe alan din karşıtı ideolojilerin körüklediği muazzam şiddet olaylarını neyle izah edeceğiz? Örneğin, Sovyet komünist rejiminde dini ortadan kaldırmaya ve onu “bilimsel ateizm” le değiştirmeye çalışan din karşıtı şiddete ne diyeceğiz? Sovyet rejimi, Marks’ın ”Dinin afyondur” ve Lenin’in yok edilmesi gereken ”Tarifsiz alçaklık” düşüncelerine dayanarak, planladıkları ütopyalarını gerçekleştirmek için çaba sarfederken, binlerce rahibi öldürmüş; pek çok kilise, cami ve medreseyi yok etmiştir.[8] Sovyetler Birliği döneminde çok fazla kan dökülmüştür. Öldürülen isna sayısı tahminen 62 milyondur.[9]

Yukarıda zikredilen birkaç tarihi örnek, bir ideolojinin içeriğinin dini veya seküler olmasının, onun şiddet üretme potansiyelini belirlemediğini göstermektedir. Bir ideolojinin şiddet üretme potansiyelini belirleyen husus, o ideolojinin, siyasi muhalifleri ortadan kaldırmak ve toprak kazanmaya çalışan şiddet hareketlerinin çıkarlarına uyum sağlama imkânı tanıyan, yabancı düşmanı ve totaliter özellikler taşıyan karakteridir. Yabancının ötekileştirilmesine ve insan kabul edilmemesine sebep olan herhangi bir ideoloji, özü itibariyle şiddet potansiyeline sahip bir ideolojidir.

George Mason Üniversitesi’nden Profesör Gregory Stanton, Soykırımın Sekiz Evresi başlıklı makalesinde, insanlık dışı bırakmanın zararını “Başkalarının insanlığının inkarı, ceza almadan öldürmeyi sağlayan bir aşamadır.”[10] şeklinde tanımladıktan sonra, nefret söylemine ve azınlıkları dehümanize edip onlara yönelik düşmanca bir muameleyi öne çıkaran propagandaya karşı koymanın önemini vurgulamaya devam etmektedir.

Bu, aynı zamanda, bir ideolojiyi değerlendirmek için basit bir turnusol kağıdı vazifesi görür. Eğer bir ideoloji kendisini desteklemeyenlere karşı saldırgan ve düşmanca tutumlara imkan veriyorsa, ona karşı çıkılmalıdır ve dinlerin bu tür söylemlere izin veren yorumları, bu dinlerin ana akım takipçileri tarafından usulüne uygun olarak engellenmelidir. (Aşağıdaki bölümlerde ana akım müslüman toplulukların, İslam’ın, şiddet hareketleri tarafından yanlış yorumlanmasını nasıl red ve inkar ettiği özetlenmektedir).

Yabancı düşmanlığı ve totaliterlik, geliştikleri ortamlara bağlı olarak farklı şekillere bürünür. Güç ve kaynak arayışında olan gruplar, toplumun sinir uçlarını istismar ederler.[11] Şiddet hareketleri ulusal kimliğin güçlü olduğu bölgelerde ortaya çıktığında, siyasi ajandalarını geliştirmek için milliyetçi bir dil kullanmaya meylederler. Güçlü bir etnik ve kültürel kimlik bulunan bölgelerde şiddet patlak verdiğinde militan hareketler, yabancı düşmanlığını milliyetçilik adı altında savunuyor. Dini kimliğin özenle muhafaza edildiği bölgelerde şiddet hareketlerinin söylemlerinin dini bir kisveye bürünmesi ve dünyevi sömürüye ilahi gerekçeler uydurmak için, o dinin kutsal kitabını istismar edilmesi hiç şaşırtıcı olmayacaktır.

Peki bu durum, din ile şiddet arasındaki ilişkinin tamamen tesadüfi ve sadece diğer jeopolitik faktörlerin bir yan ürünü olduğu anlamına mı geliyor? Meseleyi bu kadar basite indirgemek de ayrı bir yanlıştır.

Çatışma patlak verdiğinde, insanlar manen kendilerine en yakın hissettikleri ve en iyi uyum sağlayabilecekleri ve en fazla dayanışma içerisinde olabilecekleri bir grubun kimliği etrafında toplanır.[12] Bunlar, insanların silahlı bir faaliyete katılmaya ikna edilebilmesini açıklayan kritik faktörlerdir. İşte din, güçlü duyguları uyandırmak ve güçlü bir toplumsal bağlılığı teşvik etmek için muazzam bir kapasiteye sahip olduğu için, dini kimliklerin tarih boyunca devamlı olarak, siyaseten istismar malzemesi olarak kullanılması gayet tabiidir ve kimseyi şaşırtmamalıdır. Din, doğal olarak şiddeti talep ettiği için değil; dini vaadler güçlü duyguları, onların topluluk, amaç, fedakarlık ve hakikat üzerine etkilerini kullanarak uyandırır. Güçlü duyguların uyarılması, totaliter bir ideoloji inşa etmek isteyen militanlar tarafından dinin, dışarıya karşı suistimal edilebilmesi için verimli alanlar oluşturmaktadır. Ancak buna rağmen, suistimal edilebilmesi açısından dinler benzersiz değildir; çünkü diğer seküler ideolojiler ve milliyetçi, kültürel, etnik ve / veya linguistik şeref gibi duygular da şiddet içeren gruplar tarafından kolaylıkla suistimal edilebilir ve hatta edilegelmektedir de…

Yukarıda bahsedilen tarihi olaylar, bunun tipik bir örneğidir. Alçak suç örgütleri tarafından dinin suistimal edilmesi, dinin, kendisini yok etmesini gerektirmez. Nitekim, çatışma ve anlaşmazlıklar devam ederken, bilim ve teknolojik yenilikler de suistimal edilmiştir. İnsan ırkını ıslah etme adına engelli insanları yok etmeye ve üremelerini engellemeye teşebbüs eden Nazi öjeni uygulaması,[13] Khmer Rouge’un yaptığı insan deneyleri[14] ya da kafatası bilimi[15] nedeniyle tüm bilimi kaldırıp atamayız. Aynı şekilde dini de kaldırıp atamayız. Çünkü din, çatışma ve kargaşa zamanlarında insanların bağlanmaya yöneldiği güçlü bir sosyal kimlik haline gelmektedir.

Son olarak, bu tartışmanın pratik sonuçlar olmaksızın gereksiz felsefi tartışmalarla bir neticeye ulaşamayacağı vurgulanmalıdır. Dini, şiddetin temel nedeni olarak gören modern polemiğin oluşturduğu tehlike, nefret ve şiddeti sona erdirmek yerine, dini cemaatlerin üyelerine yönelik yabancı düşmanlığı isimli bir başka canavarın ortaya çıkmasına sebep olarak nefrete katkıda bulunur. Bu, dünyadaki içiçe geçmiş girift ve karmaşık çatışma ve anlaşmazlıkları çözme edına hiçbir pratik bilgi sağlamıyor. Bunun yerine, halihazırdaki düşmanca söyleme zehirli bir ortamı oluşturuyor. Pratik ve etkili çözümlere doğru ilerleyebilmek için, bu tür söylemleri aşıp, anlaşmazlıkları bitirmek için birlikte çalışmamız ve birbirimizi insan olarak kabul etmemiz gerekir.

İslam’ı Şiddetle İlişkilendirmek – İslam’ı ve Müslümanları Sorumlu Tutmak

Maalesef, bugün şiddet iddialarının İslam’a atfedildiğini söylemeye gerek yok,

ölümlere sebep olan kendi şiddet eylemlerini açık bir şekilde İslam ile ilişkilendiren

terörist grupların varlığı göz önüne alındığında, bugün maalesef, şiddet eylemlerinin devamlı olarak İslam’a atfedildiğini söylemeye gerek bile kalmamaktadır. Bu suç örgütlerinin yaptığı eylemler neticesinde, dünyadaki 1.6 milyar müslümana iftiralar atılmıştır ve artık müslümanlar, kendileri ile hiçbir ilgisi olmayan suçlardan kendilerini soyutlayabilmek için her gün mücadele etmek zorundadırlar.

Kelimenin tam anlamıyla, dünyadaki küçük-büyük her müslüman kanaat önderi ve her organizasyon, bütün imamlar ve bütün camiler, akla gelebilecek her türlü şiddetle ilgili kınamalarını defalarca dile getirdiler; ancak maalesef çoğu zaman seslerini duyuramadılar. Çünkü insanlar bu seslere kulak tıkamışlardı. Doğru zannedildiği için çokca zikredilen yanlışlıklar yüzünden, halk sürekli, şiddet kullanan gruplar ile ” İslam” kelimesinin birlikte anılmasını dikkate almakta, ama bu grupları kınayan müslüman gruplardan hiç haberdar olamamaktadır. Zira halkın çoğunluğu medyada devamlı tekrar edilmeyen şeyleri hatırlamazlar.

Dahası, medya uzmanları ve politikacılar ”İslam’ın bizzat şiddet içerip içermediği ve bu tür terörist grupların haklı olarak ‘İslamcı’ diye nitelendirilip nitelendirilemeyeceği” ne dair tartışmaları, devamlı bir meşguliyet haline getirdiler. Peki ama biz aslında neyi tartışıyoruz? Bu beş harfli ”İ-S-L-A-M” kelimesinin tanımını yapmaya kimin hakkı vardır?  ”İslam” kelimesi, bir teröristin ağzından çıktığında, kendilerini bu dinin gerçek temsilcisi olarak gören bir buçuk milyardan fazla kadın, erkek ve çocuktan bahsedilirken kullanılan ”İslam” kelimesinden çok farklı bir anlama geldiği açıkça görülmelidir.[16] Etiketteki isim aynı olabilir ama paketin içeriği tamamen farklıdır.

Kur’ân’ın şiddet kınadığına dair deliller:

Bir insanı öldüren, tüm insanlığı öldürmüş gibidir. (Maide 5/ 32)

Cahiller kendilerine laf attıklarında ”barış” der geçerler. (Furkan 25/ 63)

Sadece size karşı savaşanlarla savaşın ve aşırı gitmeyin. (Bakara 2/190)

Allah, size karşı savaşmayanlara merhamet ve adaletle davranmaktan sizi men etmez. (60/8)

Müslümanların kafasındaki İslam

Ana akım müslümanlara göre İslam, Allah’a doğru, yalnızca Allah’a kulluk edip O’nun yarattıklarına merhametle muamele ederek yapılan manevi bir yolculuğu önerir. (Nisa 4/36) Dünyanın her tarafındaki müslümanlar, merhamet ve rahmeti (Arapça رحمة) ve Yüce Allah’ın (Fatiha 1/1), Hz. Muhammed (sav)’in (Enbiya 21/ 107) ve İslam dininin (rahmet dini) vazgeçilmez bir özelliği olarak kabul ederler. İslami değerler, düşmana barış ile karşılık vermek (Furkan 25/63, Fussilet 41/34), size karşı kin ve düşmanlıkları olanlar için bile adil olmak (Maide 5/8) sadece size karşı savaşanlarla savaşmak (Bakara 2/190) ve şefkatli ve merhametli olmayanlara bile şefkat ve merhametle muamele etmek

(Mümtehine 60/8) gibi bol miktarda Kur’an emirleri ile temsil edilmektedir. Peygamber Hz. Muhammed (sav), kendisine ve takipçilerine zulmeden kişileri bile affederek ve müslümanlara “yeryüzündeki herkese merhamet göstermeyi” (Tirmizi) ve “her inançtan insanlara sadaka vermeyi” öğreterek (Musannaf İbn Abi Shaybah) müslümanlara sağlam bir rol model olmuştur. Kur’an ve Peygamber Efendimiz(sav), şiddetin açık bir şekilde kınanmasını sağlamıştır. Kur’an şöyle açıklamaktadır:

Bir insanı öldüren, tüm insanlığı öldürmüş gibidir. (Maide 5/ 32)

Hz. Peygamber (sav) de şöyle demektedir:

Bir kişi yalnızca kan dökmediği sürece inancını koruyabilir. (Sahih-i Buhari)

Peygamber Efendimiz (sav), Aziz Catherine Hristiyan Keşişlerini koruma altına alacağını bildiren ünlü bir tüzük oluşturmuş, müslümanlar ile yahudiler arasında birbirlerini desteklemelerini içeren ve her iki toplumun da din hürriyetini korumayı garanti eden meşhur Medine anayasasını oluşturdu.[17] Peygamber Efendimiz (sav) örnek oldu ve müslümanların her kökenden insanla olumlu ilişkiler kurmasını bizzat gösterdi.  Peygamberimiz (sav) Medine’de fakir bir Yahudi ailenin devamlı olarak desteklenmesini sağlayan bir fonu kişisel olarak destekledi ve kurdu.[18] Kendi camisinde Necran hıristiyanlarını misafir edip, mescidde kendi ibadetlerini ve dini vecibelerini yerine getirebilmelerine izin verdi.[19] Bunlar, dünyadaki ana akım müslüman topluluğunun zihninde İslam’ın gerçek şefkatini gösteren söz ve davranışlarıdr.

 Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki etkileşimlere ilişkin islami öğretiler hakkında daha fazla bilgi için, şu makaleye bakın.[20]

Teröristlerin Zihnindeki İslam.

Bununla birlikte, bir teröriste göre İslam kelimesi tamamen farklı anlamlara gelir. Onların siyasi ajandaları İslam kelimesini kirletmiş ve bu kelimeye savaş, silah ve düşmanlık anlamları yüklemiştir. Bunu yaparken başka bir şey değil, sadece ve sadece küresel hakimiyetlerinin ve kendilerine karşı gelen herkesi öldürmeyi hedefleyen kesintisiz savaş halinin devam etmesi için yapmışlardır.

Totaliter düşünceleri için bazı dini argümanlar bulmaya hevesli olan bu tür teröristler (ve bunların iddialarını onaylayan islamofobikler), Kur’an’dan özel olarak seçtikleri bölümleri çarpıtarak alıntılamakta ve daha sonra da bu nassları siyak-sibakından, sebeb-i nüzulünden ve selef-i salihinin yorumlarından kopararak, onlara istedikleri anlamı yükleyeceklerdir. Mesela müslümanlara karşı savaşan Mekke’lilerden bahseden “Onları bulduğunuz yerde öldürün” (Bakara 2/191) cümlesini, hemen öncesindeki “Allah yolunda, sadece size karşı savaşanlarla savaşın ve aşırılık etmeyin” ve hemen sonrasındaki “Ancak onlar savaşmayı bırakırlarsa, zalimler dışında hiçkimseyle savaşmayın” pasajlarını dikkate almadan yorumlamaktadırlar. Sahte yorumları ve yanlış alıntıları akademik meşruiyetten yoksundur. (Ayrıntılı bir açıklama için şu makaleye bakınız)[21] . Bu tür yorumlar kendileri gibi düşünen suçlular ve müslüman karşıtı yabancı düşmanları dışında hiç kimseden kabul görmemektedir.

Peki müslümanlar da şeriati desteklemiyor mu?

‘Şeriat’, hakkında sık sık tartışmalar yapılan bir kelimedir. Ancak bu kelimenin ana akım müslümanlar için ifade ettiği anlam ile totaliter oluşumlar ve medya için ifade ettiği anlam arasında ciddi fark vardır.[22] Arapça’da ‘Şeriat’ kelimesi yol anlamına gelir ve alimler tarafından beş makasidu’ş-şeria (şeriatın hedefleri) tartışılırken, şeriatın ilkeleri mükemmel bir şekilde özetlenmiştir:

Canı, dini, aklı, nesli ve malı korumak.[23] Bu, toplumsal refahın artması için bütüncül bir yaklaşımı ifade eder. İlahi yasa ve ilkelerin, pratic hayatta tek tek her olaya nasıl uygulanacağının yorumlanmasında insana yardımcı olan fıkıh, her zaman şeriata eşlik etmelidir. Fıkıh ilmi dinamiktir. Yer ve zaman değiştikçe fıkıh da değişir ve gelişir.[24]

Şeriat’ın insanlar tarafından yapılan yorumları, ilahi merhameti, adaleti ve hikmeti gözeten islami prensiplerle her zaman tutarlı olması çok önemlidir. Meşhur müslüman alim İbni Kayyim (ö. 751 h.) düşüncelerini şöyle açıklamıştır:

        Şeriat demek adalet, merhamet, hikmet ve refah demektir. Bu nedenle, adaleti         adaletsizlikle, merhameti ile zalimlikle, refahı hasaretle ya da hikmeti safsatayla         değiştiren hiçbir yönetim, bazı yorumlar aksini iddia etse de şeriata uygun bir         yönetim değildir.[25]

Militan gruplara göre (maalesef, medya yüzünden, hemen hemen herkes tarafından) şeriat, sadece ”hadler” diye bilinen ceza yasalarından ibaret zannedilmektedir. Aslında, islamofobikler ana akım müslümanların militanlardan çok fazla farklı olmadığı iddiasını desteklemek için, 2013 PEW anketlerinden[26] rutin olarak alıntı yapmaktadırlar. Sonuçta, birçok ülkedeki müslümanların büyük çoğunluğu had cezalarını desteklemiyor mu? İşin iç yüzüne bakınca bu biraz yanlış bir tanımlama olabilir. İslam hukuku ilminin hadlerle ilişkisi ve çağdaş müslüman düşünceleri ile ilgili kapsamlı bir tartışma bu yazının konusunu aşmaktadır. Ancak, anketin tekniğindeki sorun, katılımcıların cevaplarını (çoğunlukla evet veya hayır) basitliğine indirgemesi ve tartışılan konulara hakimiyeti olup olmadığı bilinmesi çok zor olan katılımcılarla anket yapılmasıdır.

 Örneğin, pek çok klasik İslam hukukçusunun kitaplarında ridde (irtidat/dinden dönme) konusu, cinayet bölümünde değil, savaş bölümünde yer alıyordu, çünkü silahlı mürtedlere uygulandığına dair dillendirilmemiş bir anlayış vardı.[27]

Günümüzde pekçok müslümanın bu kanun için hukuki detaylarıyla izah edilen tarihsel bağlamdan tamamen habersiz olmasına rağmen, bunu ”mürted kanunu” olarak adlandırmak aslında yanlış bir adlandırmadır. İslami ilimler, din özgürlüğünü çok açık bir şekilde ortaya koyan Peygamber Efendimiz (sav)’in uygulamasını açıklamaktadır.[28]

Ayrıca, PEW anketi, yayınlanan raporundan, anket verilerini uygun bir şekilde yorumlamak için kesinlikle gerekli olan bazı bilgileri çıkarmıştır. Yapılan anketten bugüne kadar en çok alıntı yapılan veri, Mısır’lıların % 88’inin dinden dönmeye verilen ölüm cezasını desteklediği gerçeğiydi. Bununla birlikte, alt grup analizi, şeriat yasasını istemeyen Mısır’lıların, şeriat yasasının lehine olanlar (% 86.3) ile karşılaştırıldığında, mürted için ölüm cezasını (% 95.7) ile destekleme olasılıklarının daha yüksek olduğunu tespit ettiler.[29] Bu, paradoksal görünebilir. Sonuçta, dini hukuk istemeyen insanlar neden dini meselelerde daha sert tutumlara sahip olsunlar ki? Gerçek şu ki, dinden dönmeye karşı takınılan bu tavır dini bir gayretten veya kutsal yasaları titiz bir şekilde uygulamadan kaynaklanmamakla birlikte, utanç ve onur konusundaki iyice yerleşip kökleşmiş kültürel algılamalara, batılılaşmaya karşı çıkan politik fikirlere veya ülkedeki diğer topluluklarla (örneğin Kıpti hıristiyanlarla) çatışmalara neden olabilir. Müslüman toplum liderleri, bu istatistiği, toplumun daha dinsiz veya dine daha az bağlı üyelerinin dini meselelerde daha sert ve daha hoşgörüsüz görüşlere sahip olabilecekleri daha kapsamlı bir olgu ile eşgüdümlü olarak tanıyacaklardır; Gallup anketlerinden elde edilen verilere göre, terörist eylemleri kınayan Müslümanlar genelde dini nedenleri öne sürerken, buna karşın bu eylemlere sempati ifade eden kişiler genellikle siyasi gerekçeleri kullanmışlardır.[30]

İslam hukukunda açıkça yer alan bedensel cezalandırma sorununa geri dönecek olursak, indirgeyici anketlerde yine önemli tarihsel ve yorumlayıcı bağlam kaybolmaktadır.

Kuran’da yer alan bu yasaları emreden ifadelerin geçerli olup olmadığı sorulduğunda tabbi ki müslümanların kahir ekseriyetinin cevabının evet olması beklenecektir. Ama ille de soracaksanız, sormanız gereken asıl önemli fıkıh sorusu, bu yasaların nasıl anlaşılıp bugüne nasıl uyarlanacağı sorusudur.[31] Bu kanunlar, İslam hukuku kitaplarında ayrntılı bir şekilde incelenmiş, uygulanması için neredeyse uygulanmamasını sağlamak istercesine çok ağır şartlar konulmuştur.[32] Bu Peygamber Efendimiz (sav)’in had cezalarının daha çok caydırıcılık yönüne vurgu yapmasına ve ümmetini bunları mümkün mertebe uygulamamaya teşvikine de uygun bir tutumdur. Zira O (sav), bir hadiste şöyle buyurmuştur:

        Elinizden geldiği kadar müslümanlardan cezaları kaldırmaya çalışınız. Sanık         lehine bir şüphe varsa bu şüpheyi kullanınız. Çünkü bir hakim için afta yanılmak,         cezada yanılmaktan daha iyidir.[33]

Şeriat konusundaki tartışmaların, islamofobların, medyanın ve şiddet içeren grupların çarpık şeriat sunumunun tam tersine, müslüman akademisyenler arasında çok daha girift ve ayrıntılı olduğunu söylemek yeterlidir.

İslamın Kamusal Sunumu Ve Medya

Popüler medyanın geniş bir kesiminin, terörist marjinaller tarafından savunulan islam anlayışını örtülü olarak kabul edip üstü kapalı bir şekilde teşvik etmesi ve devamlı bir şekilde İslam’ın adını gündelik suçlarla bağlantılı bir şekilde sunması çok talihsiz bir durumdur. Çok sayıda politikacı, bu gruplardan adlandırılırken İslam kelimesinin de bu tanımlara dahil edilmesi gerektiğinde ısrarcıdırlar: “Eğer kiminle savaştığınızı bilmiyorsanız, bir düşmanla savaşamazsınız!” diye ısrar ediyorlar. İyi ama, bunları bir buçuk milyar insandan oluşan bir inanç topluluğu ile aynileştirirsek, bu durumun, şiddet suçu işleyenleri tespit etmemize nasıl bir yardımı olabilir? Suçlularla, toplumun barışsever üyeleri için aynı etiketi kullanmakta ısrar edersek, insanlar da muhtemelen onları karıştırırlar, değil mi? Nihayetinde insanlar basit yaratıklardır. Bu İSLAM = ŞİDDET söyleminin sürekli tekrar edilmesinin trajik bir sonucu olarak, günümüzde müslüman karşıtı tavırlarda ve müslümanlara yönelik nefret suçlarında aşırı bir patlama oldu. Kötü adamlardan “Radikal İslam”, “İslamcı teröristler” gibi, içinde İslam kelimesinin geçtiği bir düzine lakapla bahsedilirse, bu etiketlerin tek ortak paydası ve herkesin hatırlayacağı kelime elbette ki İslam olacaktır. Aslında,2016 başkanlık seçimi kampanya çalışmaları esnasında Donald Trump’ın kampanya sorumlusu, daha sonra bir dil sürçmesi diye niteleyeceği “İslam’ı yenmek için beş amaçlı planı” ile övünürken, bu durumun bir örneği açıkça tecrübe edildi.[34] Bu durum şöyle bir soruyu akla getiriyor: Sadece bir dil sürçmesi sonucu, 1.6 milyarlık bir inanç topluluğuna savaş ilan etmenize ve onları suçlu ilan etmenize izin veren bir terminolojiyi kullanmakta neden bu kadar ısrar ediyorsunuz? Bir insan, basit bir dil sürçmesi hatasıyla müttefiklerini düşman yapacak etiketler kullanmakta neden ısrar eder?

Şiddet hareketlerinin, İslam’ın temsilcileri olarak etiketlenmesinin yanlış ve bir safsata olduğu gayet açıktır. Bundan daha da kötüsü, 1.6 milyarlık İslam dünyasının üstü kapalı bir şekilde, bazen inceden inceye bir ustalıkla bazen de kaba bir şekilde[35] orjinaline ve kutsal metinlere uygun olmayan sahte müslümanlar olarak sunulmasıdır. Orijinalite = Radikalizm varsayımı yaygın olsa da aslında akademik dayanaktan yoksundur.[36] Militan gruplar, müslümanları Kur’an’ın zahiri buyruklarının aslında doğru olmadığına ikna etmeye çalışmak için sık sık eğri büğrü argümanlar ve siyasi / duygusal söylemler kullanmaktadırlar. Mesela Kuran’ın intiharı kınaması (Nisa 4/29), intihar bombacılığı için geçerli değildir (Onlar bunu canlarını feda ettikleri şehitlik operasyonu olarak adlandırırlar). Yine onlara göre, Kur’an’ın yalnızca size karşı savaşanlarla savaşmasına (Bakara 2/190) izin veren kanunu, mecazi olarak, bu dünyadaki her insanın “İslam’a karşı yapılan küresel savaş”ın suç ortağı sayılmasına imkan sağlayacak en geniş anlamda anlaşılıdır. Örneğin, bir zamanlar Bin Ladin’in 11 Eylül saldırısının onaylanmasına Peygamber Efendimiz (sav)’in, sivillere yapılan her türlü saldırıyı kınadığı hatırlatılarak itiraz edilmiştir. Bin Ladin, Peygamber (sav)’in talimatlarının göreceli olduğunu söylemiş ve “Peygamber Efendimiz (sav)’in, bebeklerin ve kadınların öldürülmesini yasaklamış olduğuna katılıyorum. Bu doğru, ama bu zorunlu değil… Yaptıkları gibi yapacağız. Eğer kadınlarımızı ve masum insanlarımızı öldürürlerse, onları durdurana kadar, onların kadınlarını ve masum insanlarını öldürmeye devam edeceğiz”demiştir.[37]

İntikam cinayetleri kavramı, Peygamber Efendimiz (sav)[38] tarafından kesin bir şekilde kaldırılan aşiretçi bir İslam öncesi pratik olmasına rağmen, teröristler, düşmanın müslüman kadınları ve çocukları öldürmesinin, onların kadın ve çocuklarının misilleme amacıyla öldürülmesini haklı çıkardığını savunarak intikam almaktadırlar.

Aslına uygun yorumlarla ilgilenmemenin de ötesinde, terörist hareketler, siyasi menfaatlerine uymayan ayet ve hadislerdeki talimatları, bileisteye gözardı etmektedirler.

İslam Dünyasındaki Şiddet Hareketlerinin

Kaynakları

Madem islami öğretiler, bu cinayet ve katliamları açık bir şekilde kınıyor, öyleyse bu anlam karmaşasının nedeni nedir? Aslında terörizm olgusu oldukça yeni bir olgudur ve dolayısıyla ortaya çıkışını açıklayacak herhangi bir bilimsel girişim yakın tarihi göz önüne almalıdır. Ortadoğu’da, modern kargaşayı hızlandıran ve şiddet içeren siyasi hareketlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan şey ne oldu? El-Kaide ve ondan da beter bir fesat yuvası olan İŞİD gibi terör hareketlerinin büyümesinde hangi faktörler etkili oldu? Psikolojik olarak, bir insanın vandallaşmasını ve şiddete bulaşmasını sağlamak için bir insanın zihninde hangi dönüşüm gerçekleşmelidir?

Modern ve tarihi hadiselere dair ciddi bir araştırma, şiddet hareketlerinin ortaya çıkması ve hizlı bir şekilde çoğalmasının pek çok sebebi olmasına rağmen, özetle belirleyici üç önemli faktörü içerdiği söylenebilir: 1) Politik baskı, karışıklık ve istikrarsızlık; 2) Acı çeken ve travma geçiren bir kitle; 3) Totaliter bir ideolojiye sahip fanatik liderler.[39]


Hava, yakıt ve sıcaklık gerektiren bir yangın gibi, yukarıda adı geçen unsurların üçü şiddet hareketlerinin çoğalmasında hayati öneme sahip maddelerdir. Bu faktörlerin her birinin Orta Doğu’nun yakın tarihinde nasıl yer aldığını görmek kolaydır. Bir yüzyıl boyunca, diktatörlüklerden İslam dünyasının her yerinden daha fazla çeken bölge bu bölgeydi. Halkın temel insan hakları ve özgürlükleri gasp edilip elinden alınmıştı. Rutgers Üniversitesi Ortadoğu Tarihi profesörü Toby Craig Jones’un belirttiği gibi, bölge ‘Petrol Savaşları’ sırasında yabancı güçlerin ilgisini çekti ve kapsamlı bir şekilde militarize oldu:Şekil 1: Şiddet hareketlerinin ortaya çıkması ve çoğalması yangın üçgeninde olduğu gibi için üç temel faktör gereklidir.

        1970’lerde Basra Körfezi’nde başlayan militarizm örneği, kısmen de olsa,         acımasız ve kırılgan otoriter rejimlere verilen Amerika desteğinin ve acımasız         ve kırılgan         bir otoriter rejimin askerileştirilmesinin bir ürünüdür. Petrol         otokratlarına yapılan muazzam silah satışı ve Körfez’de bu yöneticilere         entegre edilen ve bu yöneticileri yetkilendiren bir jeopolitik askeri düzen kurma         kararı, son derece askerileştirilmiş ve kırılgan bir güç dengesine sebep         olmuştur.[40]

Uzun yıllar süren baskı rejimi ve 1991-1998 yılları arasında 227.000 Iraklı çocuğun ölümüne[41] sebep olan yaptırımlardan sonra, büyük felaketleri netice veren Irak’ın işgali ile bölgede durum iyice kötüleşmeye başladı.  2003 işgalinin ardından 3 yıl içinde öldürülen Iraklıların sayısı bazı tahminlere göre yaklaşık olarak 700.000’e ulaşmıştır.[42] Bölgedeki acıların yoğunluğunu anlamak oldukça zor. Sadec şu istatistik ile şiddetin bir yönü anlaşılabilir:  Tek başına Felluce şehri Hiroşima ve Nagasaki’nin toplamından 14 kat daha fazla radyasyona bağlı doğum problemlerine (mühimmattaki uranyum kullanımını sebebiyle) sahipti.[43] Doktorlar, yenidoğan bebekleri etkileyen ağır şekil bozukluklarının çoğuna daha önce hiç karşılaşmamışlardı.

Travma geçirmiş bir halk, savunmasız bir halktır. Eşi benzeri görülmemiş bir vahşet sergileyen şiddet hareketlerinin ortaya çıkması için mümbit bir ortam hazırlar. Psikoloji profesörü ve bir sinir bilimci olan Ian Robertson, ister nazilerin yahudi, çingene ve engelli soykırımı, ister sırpların boşnak katliamı, isterse de Kızıl Kmerler’in Kamboçya’lı katliamı olsun, farklı ideolojilere sahip de olsa insan vahşetinin kökenlerinin aynı olduğunu söylemekte ve IŞİD’in vahşete maruz kalmış bir halk ve intikam retoriği ile beslendiğine dikkat çekmektedir.[44] Sıradan bir olaymış gibi günlük olarak katliamın görüldüğü aşırı durumlarda, insan zihni korkunç şekilde bozulur ve en ahlak dışı ve vicdansız davranışlara izin verir. Kapo toplama kamolarında nazilerin yahudi katlimındaki vahşet mağdurları, faile dönüşmüşlerdir.  ABD’de Nat Turner’ın Afrikalı Amerikalı köle isyanı sırasında, kadınlar ve çocuklar “dehşet ve korku” yaymak için öldürüldü. Evet köle olarak vahşete maruz kalanlar, kendilerini ayrım gözetmeksizin vahşet gösterir hale geldiler. 2003’deki Irak savaşından sonra mevcut rejim devrildi ve bir otorite boşluğu oluştu. Daha önce evliliklerin üçte birinin şiiler ve sünniler arasında gerçekleştiği bir bölgede, düşmanca bir mezhep politikasının yeni bir türü ortaya çıktı. Yeni hükümet muhaliflere karşı uyguladığı acımasız zulümle, çeşitli grupların arasını açmayı başardı. Üstelik, Saddam Hüseyin rejiminin eski askeri güçleri, devam eden gelişmelerde kritik bir rol oynamaktadır.

New York Times, Ağustos 2014’te IŞİD’in önde gelen generallerinin birçoğunun Saddam Hüseyin rejiminin eski subayları olduğunu yazdı.[45] Bu, bizi biraz huylandırmalı? Eski, sadık, seküler, baasçı generaller neden sözde dini bir harekete neden katılsınlar? Bir gecede hidayete mi erdiler? Yoksa fırsatçı ve iktidara aç olan bu kişiler, kaybettikleri iktidarı tekrar ele geçirme adına her şeyi yapmaya istekliydiler de bu yüzden mi hükümetle savaşmak için IŞİD ile işbirliği yaptılar?

Aslında, tarihçi ve araştırma görevlisi Truls Hallberg Tannessen’in belirttiğine göre, Bucca Kampı gibi ABD cezaevlerinin çoğu direnişçilere, küçük suçlulara ve Baasçı subaylara, Nuri el-Maliki’nin kurduğu şii hükümete karşı ortak düşmanlıkta bir araya gelebilmeleri ve yeni bir ideoloji ile yeni bir organizasyon oluşturabilmeleri için ‘birleşme potası’ olarak hizmet etmiştir.[46]

Suçlular, askerler, fanatikler ve asiler bir araya geldiler ve dinle hiç alakası olmayan bu yerel ittifak, IŞİD olarak bilinen modern terörist bir grubun oluşmasına zemin hazırladı. İdeolojik retorik, dünya çapında faaliyet gösterme ve dünyanın her yerinde istihdam için bir platform sağladı. Batıda, IŞİD’e katılmak için batıdan ayrılan kişiler, batı ile İslam arasındaki (Batı’daki popüler medya organları tarafından arttırılmaya devam eden) varoluşsal bir çatışma söylemiyle yemlenmişti. Terörizme bulaşan kişiler toplumsal olarak izole olmuş, çoğunlukla internet üzerinden radikalleşmiş, yerel Müslüman cemaatlerinden uyrı düşmüş ve temel İslam bilgisinden yoksun olan kişilerdir. The Guardian’da tartışılan bir MI5 araştırma belgesinde şu bilgiler yer almaktadır:

Dindarlıkla alakasız bir şekilde, terörle ilgilenen çok sayıda insan ibadetlerini düzenli bir şekilde eda etmemektedir. Birçoğu dini bilgilerden mahrumdur ve pek çoğu dini meselelerede acemi sayılırlar. Aralarında, dindar bir ailede yetişen kişiler çok azken, sonradan müslüman olanların oranı daha fazladır. Bazıları uyuşturucu ve alkol kullanmakta ve hayat kadınlarıyla beraber olmaktadırlar. MI5, temelleri sağlam atılmış bir dindar kimliğin, dindarları şiddete ve radikalizme karşı koruduğunu ifade etmektedir.[47]

Şiddet hareketlerinin İdeolojik Analizi: İslam, Radikaller Tarafından Nasıl Şiddet Mitolojisine Dönüştürüldü

Bu, en iyi eğitimli ve iyi niyetli yazarların bile gözünden kaçtığı görülen tartışmaların, inem azalmamış çok kritik ortak notkatısıdır. İslam ile şiddet arasındaki herhangi bir bağlantıyı reddetmek isteyen bir çok müslüman iki hata yapmaktadır: Birincisi, her şeyi siyasi olaylara bağlıyorlar. İkinci, şiddet hareketlerinin dini söylemleri, totaliter ve yabancı düşmanı ideolojilerini geliştirmede kritik bir araç olarak kullandıklarını görmezden gelmiyorlar. Öte yandan, birçok yazar sadece ideolojiden bahsetmekte, bu küstah hareketlerin sosyo-politik bir boşluktan kaynaklandığını zannederek hata etmekte ve siyasi istikrarsızlık, zulüm ve sürmekte olan savaşın islami topluluklardaki insanların günlük kaygılarını nasıl etkilediğine hiç dikkat etmemektedir.[48] Üstelik, antropolog Gabriele Marranci’nin belirttiği gibi;

        Yalnızca ideolojiye odaklanmanın temel nedeni, bu akademisyenlerin farklı         ülkelerden ve topluluklardan Müslümanlarla hiç yaşamamış ve çoğunlukla hiç         konuşmamış olmalarıdır.[49]

Pek çok uzman ve polemikçi İslam dininin ismini tekrarlayıp duruyor ama, anaakım müslümanların anladığı manadaki İslam ile kendilerini bu inanç sahiplerinin genelinden ayrı düşüren suç örgütleri tarafından geliştirilen belirli ideolojik doktrinleri ayırt etmede başarısız oluyor. Düşmanı doğru bir şekilde tanımlamak için ‘İslam’ kelimesinin kullanılması gerektiğini iddia ediyorlar. Evet, rakiplerinizin ideolojisini tanımada başarısız olmak tehlikelidir. Bununla birlikte, suç örgütlerinin ideolojilerini, dünya nüfusunun beşte biri tarafından paylaşılan “İslam” etiketine indirgemek ve böylece bu grubları ayrıştıran şeyleri ve tutumlarını motive eden hususları göz ardı edip yok saymak daha da tehlikelidir.

Peki bu hareketleri yönlendiren kilit dini öğretiler nelerdir? Bu fikirler nasıl gelişmiştir ve anaakım müslümanların innaçlarından farklılıkları nelerdir? Bu grupları, anaakım müslümanların gözünde bu grupları teolojiden alıp mitolojiye götüren bu ideolojileri icad etmeye sevkeden nedir?

Bazı sosyologlar ve siyaset bilimciler dikkatlerini, birkaç etkili düşünürün şeceresini ve ortaya çıktıkları şartları izleyen radikal grupların fikirlerinin tarihi köklerine odaklamış durumdadırlar. Müslüman dünyasındaki pek çok ses, siyasi hareketlenmelere ve sömürgecilikten sonra İslam dünyasında ortaya çıkan batılılaşma muhalefetine daha fazla ağırlık vermeye başlamıştır.[50] Bu dönemde nüfüsunun çoğunluğu müslüman olan ülkeler, çoğu kamusal özgürlükleri yok etmeye çalılan ve halkı agresif bir şekilde sekülerleşmeye zorlayan baskıcı diktatörlükler altında sıkıntı çekmekteydi. Bazı siyasi aktivistler, bu baskıcı hükümetlere karşı halkı harekete geçirmeye çalıştılar ve İslam’ın temel hedefinin, Allah adına yöneten egemen bir siyasi güç oluşturup laik rejimleri kaldırmak olduğunu savundular. Bu söylem, daha sonra, islamcı olmayan tüm yönetimlere karşı evrensel ve sürekli bir çatışma doktrini olan aşırılık yanlıları tarafından ele benimsendi.[51]

1979’da Afganistan Sovyetler Birliği tarafından işgal edildiği zaman, her müslümanın İslam ülkelerini yabancı istilacılara karşı koruma zorunluluğu olduğunu iddia eden ve modern dünyada İslam’ın yeniden canlandırılmasının sadece maddi cihat yoluyla olabileceğini savunan direniş savaşçıları vardı. Duyguların mantığın yerini almasıyla birlikte söylem, İslam’ın öğretilerinden giderek uzaklaştı ve marjinalleşmeye başladı.

1996’da Üsame Bin Ladin, Suudi Arabistan’daki Amerikan birliklerinin varlığı, İsrail’in Filistin’i işgalini destekleyerek müslümanların hayatlarını kaybetmesine Amerika’nın katkısı, Irak’a uygulanan ekonomik yaptırımlar ve aynı zamanda İslam dünyasındaki diğer bölgesel çatışmaları birbiriyle ilişkilendirerek Amerika’ya karşı cihad çağrısı yaptı.[52] Bin Ladin, dünyadaki müslümanlar tarafından paylaşılan mağduriyetleri dile getirerek, alanını genişletip ve karizmasını parlattı ama, sivillere yönelik saldırıları onaylayarak İslam’ın etik kurallarını açıkça ihlal etti. Her ne kadar müslümanları, farklılıklarını bir kenara bırakmaya ve daha büyük siyasi güç etrafında birleşmeye davet etse de, Irak’taki El-Kaide şubesi İŞİD’in ortaya çıkışı ile birlikte bu davet, daha da öldürücü bir mezhepçilik, daha fazla totaliter tahammülsüzlük ve şiddet lehine terk edildi. Böylece, kademeli bir ideolojik evrim, şiddet mitolojisine dönüşerek doruğa ulaştı.

Peki, ideolojinin IŞİD gibi çağdaş grupları tanımlayan karakteristik bileşenleri nelerdir? Onların mitolojisi, beş temel esası kapsayacak içerecek özetlenebilir: 1) Halifelik Ütopyası, 2) Walaa vel baraa adına yapılan dehümanizasyon, 3) Tekfircilik 4) Totaliter Cihad ve 5) Apokaliptik

Bu doktrinlerin her birinin etki ve köklerini detaylandırmak, birer makale konusudur. Bununla birlikte, şimdilik yalnızca kısa bir açıklama sunulacaktır.

Halifelik Ütopyası

Çoğu şiddet hareketin kritik özelliği, ” günümüzde, hilafeti yeniden inşa ederek İslam dünyasını mükemmel bir topluma dönüştürme” fantezisidir. Peki ama hilafet tam olarak ne demektir?

Hilafet (veya halifelik), lugat olarak vekalet etmek anlamına gelmekle birlikte, tarihsel olarak İslam dünyasının siyasi liderliğine atıfta bulunmak için kullanılmıştır. Kesin olarak ne tür bir siyasi önderlik kastedildiği ise biraz belirsizdir. Hem (ilk dört raşit halife gibi) toplum tarafından gönüllü olarak seçilen kişiler, hem (Emevi ve pekçok müslüman hanedan gibi) saltanatla gelenler, hem de (Büveyhiler ve Selçuklu Devleti dönemindeki Abbasi hakimiyeti gibi) güçten yoksun politik figürler için halife terimi kullanılmıştır. Modern ulus-devletler çağında ve uluslararası ilişkilerde hilafet ve İslam devleti kavramının nasıl tanımlanacağı konusunda anayasal demokrasi, İslam karşıtı laik yönetim ve halk egemenliği gibi çeşitli kavramları tanımlayan literatürde farklı tekliflerin eksikliği hiç yaşanmadı. (bu tür eserlerin incelenmesi ve kaynakçası için bkz.  Andrew F. March, Politik İslam: Teori, 2015). En önemlisi de militan hareketler, uyumlu herhangi bir siyasi yönetim biçimine entegre olmaklala hiç ilgilenmemişlerdir. Çünkü onlar için önemli olan, hilafetin salt sembolik değeri ve imajıdır.

Hilafet kelimesi, İslam dünyasındaki bütün müslümanların, sömürge dönemi öncesinde olduğu gibi, kendi kendilerini kendi değerlerine göre yönettikleri geçmişlerine geri dönmek için duydukları ortak özleme dayanmaktadır. Dünyadaki müslümanlar sıklıkla İslam biliminin altın çağını, tarihi ilim geleneğini, müslüman dünyasına öncülük edilen üniversiteleri ve hastaneleri ve saireyi tartışırlar. Ama hilafet kelimesinin basit bir şekilde ilan edilmesiyle, bu büyük medeniyetin çölde hızla yeşereceğini düşünmek, boş bir fantazidir.

Önemli olan liderin ünvanı değil, yönetim şeklidir ve yönetişimde adalet, şeffaflık ve insan hakları gibi İslam ahlak ilkelerinin tesis edilmesidir.[53] Müslüman akademisyenler, müslüman bir ulusun belirleyici unsurunun, adalet ve güvenliğin sağlanması anlamına geldiğini belirtmektedirler.[54] Hükümdar, halkın vekili (temsilcisi) ve hadimidir (hizmetçisi), amiri değildir.[55] Bu tür ahlaki yönetişim ilkeleri yeniden tesis edilmeden İslam dünyasının durumu düzeltilmeyecektir.

Vela ve Bera Adı Altında Dehümanüzayon

Vela ve bera (dostluk ve düşmanlık) terimi, müslüman ilahiyatçılar tarafından, kendilerini gayr-ı ahlaki ve Allah indinde çirkin meselelerden ayrı tutup Allah’ın hoşnud ve razı olduğu davranışlara yakınlığı korumak için kullanılan bir terimdir. Bununla birlikte, militanların zihninde çarpıtılmış olan bu kavram, bütün gayr-ı müslimlerin kötü olduğu ve düşmanca muameleye layık olduğu iddiası ile bütün insanların iyiye karşı kötü diye ikili bir sınıflandırılmasını ifade eden bir manaya büründürülmüştür. Dünyayı “kendilerine karşı” bir çatışmaya halinde düşünerek yabancıları dehümanize etmekte ve onların iyi olması için herhangi bir endişe ızhar etmemektedirler.

Herhangi bir müslüman, gayrimüslimlerle dostluk kuran veya onlarla olumlu ilişkiler sürdüren her müslüman bir hain olarak görülmekte ve bu nedenle de müşrik kabul edilmektedir. Ama bu durum da yine Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetine tamamen aykırıdır. O (sav), daha önce Hıristiyan Necran heyeti ve Medine’deki yahudilerden bahsedildiği gibi, inancı ve arkaplanı farklı da olsa her topluluktan insanlara insanca muamele etmiş ve onları misafir etmiştir. Ayrıca Mekke’de mağdur edilen herkesi korumak için farklı kabilerden insanların oluşturduğu Hilfu’l-fudul heyetine katılması örneğinde olduğu gibi, hem müslümanların hem de gayrimüslimlerin haklarını korumaya çalışmıştır. Peygamber Efendimiz (sav), Kureyş’ın müslümanlara uyguladığı boykota karşı çıkan Mut’im Bin Adiy gibi gayrimüslimlere saygı göstermiş ve bu davranışını takdir etmiş, ayrıca ashabına, müslüman olmayan diğer kabilelerlein bir arada mutlu bir şekilde yaşayabileceklerini, ashabından Fudayk adlı birine öğretmiştir. (Sahih İbn Hibban). Kur’ân, İslam’ın özellikle de zekatın bir amacının, başka hiçbir şekilde düşmanlığı bırakmayacak olan kişilerin gönüllerini İslam’a ısındırmak olduğunu açıkça söyler. (Tevbe 9/60) Müslümanların ilk nesilleri bu ilkeleri çok iyi anladılar. Halifeliği zamanında, Mısır’dan bir Hıristiyan köylü kendisine gelip valinin oğlunu şikayet ettiğinde, Hz. Ömer (ra), köylünün davasını haklı bulmuş ve valinin oğluna köylünün arzu ettiği cezayı vermiştir. (Kenzü’l-Ummal)

Teröristlerin, varoluşçu bir çatışma ideolojisine mesned kabul ettikleri pasajlar, müslümanların Mekke müşrikleriyle olan durumuna atıfta bulunan ayetlerden gelen yanlış alıntılardır. Mesela, Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır:

        Düşmanlarımı ve düşmanlarınızı dost olarak kabul etmeyin (Mümtehüne 60/1)

Ama aynı ayetin devamında,

peygamber ve ashabını sadece Allah’ı Rab kabul ettikleri için Mekke’den kovan (Mümtehine 60/1)

Kureyş kabilesine işaret ettiği açıklanmaktadır. Ayetin devamında, halkının inancını kabul etmediği için halkından kabul görmeyen ve ateşe atılan Hz. İbrahim (as) örneği veriliyor.

Açıkça belli olduğu üzere, bu ayetler, barışsever gayrimüslimlerle olan muamele biçimini tarif etmiyor ve sonraki ayetlerde net bir şekilde şöyle ifade ediliyor:

        ”Allah, inancınızdan dolayı sizinle savaşmayan ve süzü yurtlarınızdan         çıkarmayanlara iyilik yapmaktan ve mümkün olduğunca adil davmaktan sizi men         etmez. Şüphesiz ki Allah, hak ve adalet konusunda titiz olanları sever.”         (Mümtehine 60/8).

Tekfircilik Despotizmi

Şiddet hareketlerinin karakteristik bir dogması da, kendi görüşlerini onaylamayan her müslümanı afaroz etmeleridir. Arapça’da buna birini kafir (inaçsız) ilan etmek anlamında ”tekfir” denir. Kuran, bu kendini beğenmiş tavrı şu ifadelerle yasaklamaktadır:

        ”Size selam verene, ‘Sen mümin değilsin’ demeyin” (Nisa 4/19).

Peygember Efendimiz (sav) de bu durumu kınamış ve şöyle buyurmuştur:

        Kim bir mü’mini tekfir ederse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri kafir olur. Eğer o         kişi dediği gibiyse ne ala. Aksi takdirde kendisi kafir olur. (Sahih-i Buhari)

Takfeer’in bu uygulaması, İslam tarihinde Hariciler olarak bilinen erken dönem sapık bir grubun karakteristik bir özelliğiydi. Hariciler, ashab-ı kirama karşı bile savaşmıştır. Kendilerinden çok emin idiler ve kendi dindarlık ve ihlaslarına itimad ediyorlardı. Peygamber Efendimiz (sav) onların ortaya çıkacağını önceden haber vermiş ve özelliklerini alimlere güvenmeyen, şeklen dindar, maneviyattan yoksun, konuşmaları etkili, fiilleri kötü bapnaz gençler olarak tarif etmiştir.

Tekfir uygulaması, ayrıca şiddet hareketleri tarafından tüm islam ülkelerini daru’l-küfür ilan etmek için de istihdam edilmektedir. Çünkü bu ülkeler “Allah’ın indirdiğinden farklı bir şeyle insanları yönetmek suçu işleyen yöneticiler tarafından yönetilmektedirler. Bu şddet hareketleri, İslam dünyasındaki mevcut diktatörlüklere karşı rahatsızlık hisseden insanların duygularını besleyerek gerçek imanın hakimiyetine götürmek bahanesiyle insanları kendi amaçlarına hizmet edecek hale getirmektedirler.

        Kendilerine savaş açılan mü’minlere, mukabil olarak savaşma izni verildi. Çünkü         onlar, pek çok yönden zulme maruz kaldılar. Kuşkusuz Allah, onlara yardım edip         zafer bahşetmeye kadirdir. O mü’minler, tamamen haksız yere ve sadece         inançlarından dolayı, “Rabbimiz Allah’tır” diyerek ancak O’na iman ve ibadet         ettikleri için öz vatanlarından çıkarıldılar. Eğer Allah, (insan hayatının, temel         insanî hak ve hürriyetlerin korunması için) bir kısım insanların zarar ve şerlerini         diğer bir kısmıyla savmasaydı, ibadet için insanların içlerinde inzivaya çekildiği         zaviyeler, yine manastırlar, kiliseler, sinagoglar ve içlerinde Allah’a çok ibadet         edilen ve adının çok anıldığı mescitler yıkılır gider, (neticede Allah’a ibadet         edilmez olur ve yeryüzü yaşanır olmaktan çıkardı). Allah’ın dinine yardım edene         hiç şüphesiz Allah da yardım eder. Muhakkak ki Allah, mutlak kuvvet sahibidir,         her işte üstün ve mutlak galiptir. (Hacc 20/39-40)

Totaliter Cihad

Cihad kelimesi, islami ıstılahlar içinde en çok suistimal edilmiş olan kelimedir. Lugat olarak mücadele etmek anlamına gelir. Peygamber Efendimiz (sav), cihadı şöyle tarif etmiştir:

        Cihad eden kişi, Allah rızası içinkendi isteklerine karşı mücadele eden kişidir.         (Ahmed Bin Hanbel).

Kuran’da, düşman saldırılarını savuşturmak (Hacc 22/39) ve başkalarını zulümden kurtarmak için askeri gücün meşru ve adil bir şekilde kullanılması (Nisa 4/75) anlamında maddi cihad kavramı yer almaktadır. Ancak Kuran, sivillere veya müslümanlara karşı savaşmayan herhangi birine karşı şiddet kullanımına izin vermemektedir. (Bakar 2/190).

Ancak şiddet hareketlerinin mimarları için, bu en değerli silahtır. Cihad kavramı onlara iyiyle kötü arasında sürekli bir kozmik çatışma olduğunu hatırlatmakta ve müslümanlar ile gayrimüslimler arasındaki ilişkinin daima ölümcül şiddet ve kıyamete kadar savaş şeklinde karakterize edilmesine imkan vermektedir.[56] Onlar, Hudeybiye antlaşmasında olduğu gibi, Peygember Efendimiz (sav)’in barışı sağlamaya yönelik gayretlerini görmezden gelmekte ve düşman savaşı bırakır bırakmaz savaşın durdurulmasını emreden Kur’an buyruğunu göz ardı etmektedirler:

        ”Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah günahları çok         bağışlayandır; (tevbe ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî rahmet ve         merhameti         pek bol olandır.”(Bakara 2/192)

Bu hareketler, silahlı devrimin halifeliği yeniden ihya etmenin tek yolu olduğunu iddia etmektedirler. Eğitim, sosyal reform, sağlık hizmetleri ve istihdam gibi çalışmalar bu ideologlar tarafından müslüman toplumların iyileştirilmesinde işlevsiz çözümler olarak reddedilmektedir. Zihin dünyalarında İslam dünyasını kurtaracak tek şey şiddet hareketleridir. Gerçekte, bu şiddet hareketlerinden hangisininİslam dünyasının herhangi bir sorununu çözdüğünü sormaya gerek var mı? Bütün bu katliamlardan kim bir fayda sağladı? Müslüman toprakları üzerindeki her zaman şikayet edilen baskıyı hafifletti mi, ağırlaştırdı mı? Masum hayatlar kurtarıldı mı yoksa kayıp mı edildi? İslam’a karşı düşmanlık ve müslümanlara karşı işlenen suçlar azaldı mı yoksa çoğaldı mı? Açıkçası, bu metodoloji, merhametsiz bir katliam ve rezil bir ahmaklaıktan ibarettir.

Apokaliptisizm

Aşırılık yanlılarının inançlarının mitolojik yapısındaki son totem, kendilerini kıyametin bu dünyaya doğumuna ebelik yaptıkları saçmalığıdır. Müslümanlar ahirete inanıyorlar. Bu islami ahiret inancı, ahlaksızlık ve şiddetin yaygınlaşacağı “zamanın sonu” üzerine tartışmalar içeriyor.

Ancak, IŞİD’in kıyametcilere dayalı vizyonunu normal müslüman inancından ayıran şey, IŞİD’in, kıyamet getirebileceğine ve Dascaq’da (onların dergisine adını verdikleri kasaba) sonsuza kadar sürecek bir iyilik ve kötülük savaşı başlattıklarına inanmalarıdır. Tuhaf kıyametçi yorumlarının bir sonucu olarak, dünyanın sonuna doğru kölelik daha yaygın hale geleceğinden, bunu daha çok kadın köleleştirerek bizzat getirmeleri gerektiğine inanıyorlar.

Onların yaklaşımı, İslam dininin birkaç temel esasına uymamaktadır. Birincisi, kıyamet günü, Allah’tan başka hiç kimse tarafından başlatılamaz. İnsanlar, dünyada bulunduğu sürece yalnızca salih ameller işlemeye memurdur. İkincisi, kıyamet alametlerinden herhangi birisi, dini bir meselede karar vermek için başvurulacak bir temel kaynak değildir. Kıyamet öncesi kölelik çok olacağı için, insanları köleleştirmek gerektiğini iddia etmek caiz değildir. Çünkü kölelik İslam’da kınanmıştır. Peygamber Efendimiz (sav), özgür bir insanı köleleştiren kişinin, kıyamet gününde Allah’ın düşmanı olarak muamele göreceğini (Sahih Buhari) söylerken, Kuran da, Allah’ın, kölelerin serbest bırakılmasını istediğini belirtmektedir. (Beled 90/11-16). Üçüncüsü, insanların Hz. Peygamber (sav)’in bildirdiği kıyamet alametlerini gerçekleştirmeye çalışması uygun değildir. Örneğin, “Köle sahibini doğuracak”[57] hadisinin en kuvvetli yorumu, gençlerin, ebeveynlerine yönelik olumsuz tutumlarındaki artışa atıfta bulunmaktadır.

Sonuç

İnsanlara olumlu bir katkıda bulunmak, en mukaddes arzudur. Peygamber Efendimiz (sav), “İnsanların en hayırlısı, başkalarına en çok fayda sağlayan kişilerdir” buyurmuştur. (Taberani). İslam, insanlığın Allah’a yönelik manevi yolculuğunu, insanlarla ilişkilerindeki ahlaki yolculukla birleştiren bir yaşam biçimidir. Bu din, tarihteki en büyük medeniyetlerden birini şekillendirmiş olan bir yaşam biçimidir ve bugün dünya nüfusunun beşte biri tarafından değer verilen bir hayat tarzıdır.

Modern dünyadaki korkunç ideolojik şiddet, bizi tehdit eden ve her seviyede müşterek bir çaba ile mücadele edilmesi gereken bir felakettir. Ancak uzmanlar ve politikacılar İslamofobik söylemle meşgul olup İslam’ın bizzat kendisini düşman olarak nitelendirerek çok büyük bir felakete sebep olmaktadırlar. Çünkü, müslümanları düşman konumuna yerleştirerek savaşa sebep oluyorlar. Yurtiçindeki müslüman ailelere karşı nefret ateşini körüklemek için yurtdışındaki şiddet hareketlerini kullanıyorlar. Böylece, bu tür söylemlerin, azınlıkları daha da yabancılaştıracağını bilen ve toplumu İslam’a karşı gerçek bir savaşın var olduğuna ikna etmeye çalışan terör örgütlerinin çıkarlarına hizmet ediyorlar. Hem İslam düşmanı provakatörler hem de şiddet fanatikleri tarafından desteklenen bu söylem, İslam ve şiddet konusundaki gerçek ve objektif analizlerle karşılanmalıdır. Bu makalede sunulan yukarıdaki müzakere, şu önemli noktaları vurgulamaktadır:

Şiddet, herhangi bir inanç sistemine özgü değildir. Aksine, şiddet içeren hareketler, totaliter bir ideoloji oluşturmak için din, milliyetçilik, etnisite, kültür veya din-dışı ideolojileri kullanabilir.

İslam, “Kötülüğü en güzel karşılıkla savmaya bak. Bir de görürsün ki, seninle arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiştir ” (Fussilet 41/34) ayetinde cisimleşen merhamet düşüncesini savunan ve herkese hoşgörü ve merhameti tavsiye eden Efendimiz (sav)’in pratiğe döktüğü, dünya çapındaki 1.6 milyar insanın kendisine intisap ettiği bir inanç topluluğunu temsil eder.

Şiddet içeren hareketler dini söylemleri manipüle eder ve manipüle eder, kendi ajandaları doğrultusunda kullanmak için dini ıstılahlara yeni anlamlar yüklerler. Kendilerini aynı ”İslam” kimliğiyle tanımlamış olsalar da, iyice incelendiğinde ana akım müslümanlarla aynı değerleri paylaşmamakta ve dini kaynakları ve İslam’ın temel ilkelerini de ihmal etmektedirler.

Şiddet içeren hareketler tek bir boşlukta hemen ortaya çıkmaz. Ancak siyasi istikrarsızlık ve kargaşa, fanatik ideologlar ve savaşla travma yaşayan bir halk ortamında gelişmeye meyillidirler.

Bu şiddet hareketlerini anaakım müslüman toplumundan ayıran özel bazı doktrinler mevcuttur. Bu doktrinlerle mücadele edebilmek ve İslam dünyasında, doğru islami öğretilere başvurarak onların söylemlerini ortadan kaldırmaya çalışan çabalara destek vermek için gereken özen gösterilmelidir. Sorunu çözmenin yegane yolu budur: Militan söylemlerin izole edilmesi ve bunların meşru olduğu iddiasının çürütülmesi.

Bu da, yalnızca, mevcut zorluklarla mücadeleyi sürdürüleblir kılan sevgi, merhamet, adalet ve tüm insanlığa saygı gibi değerleri geliştiren eğitim çabalarını desteklemekle mümkündür.


[1] Kaliforniya Eyalet Üniversitesi’ndeki Nefret ve Aşırılık Araştırmaları Merkezi, geçtiğimiz yıla göre müslüman karşıtı nefret suçlarının 2016’da % 89 yükseldiğini belirtti. Aşağıdaki linkte bu konu ile ilgili tartışmaları bulabilirsiniz: http://www.huffingtonpost.com/brian-levin-jd/hate-crime-in-us-survey-u_b_12600232.html.

[6] Birinci Dünya Savaşı: 1914-1918 (Gün Gün Savaş). Jason Turner.

[8] Ateistlerin Çağı. Peter Watson. Bölüm 10-Bilimsel Ateizm için Bolşevik Haçlı Seferleri. Yazar, Paul Froese’nin ”Tanrı’yı Öldürmenin Püf Noktası: Sekülerleştirmede Sovyet Deneyinden Bulgular” adlı bir kitabından kaynak olarak bahsetmektedir.

[9] Hükümet tarafından ölüm. R.J. Rummel (New Jersey Rutgers Devlet Üniversitesi, Transaction Yayıncılık, 1994).

[11] Bu sınırların çatışmaya karşı duyarlılığı da araştırmaya tabi tutulmuştur. Örneğin Francesco Caselli ve Wilbur John Coleman, “fiziksel, dini, dilsel ve diğer kültürel farklılıkların” içiçe geçmiş etkisini de içerecek şekilde enine boyuna tanımladıkları şiddet ve ‘etnik farklılık’ için bir model sunmuştur. Caselli, F. ve Coleman, W. J. (2013), Etnik Çatışma Teorisi Üzerine. Avrupa Ekonomik Birliği Dergisi, 11: 161-192.

[12] Din ve dilin gruplar içi bütünleşmeyle ilişkisine dair bir tartışma için bkz. Oromiya-Jalata Deffa. Homojenliğin grup içi bütünleşmeye etkisi: Batı diasporasındaki azınlık topluluklarının makro düzeyde karşılaştırılması. Çok Dillilik ve Çokkültürlülik Dergisi Cilt. 37, Bölüm 4, 2016.

[16] Bu yanlışlık, yazar Graeme Wood’un ” Gerçek şu ki İslam Devleti islamcıdır, oldukça islamcıdır” ifadesinin de yer aldığı” IŞİD Aslında Ne İstiyor ” başlıklı 2015 yılında Atlantik’te yayınlanan bir makalede de açıkça görülmektedir. “Bu cümle, İslam’ın tanımını yaparken teröristlere göre mi yoksa ana akım müslümanlara göre mi yaptığımızı belirtmeksizin kesinlikle hiçbir şey ifade etmemektedir. Makale, bu garip iddiayı, aynı pasajların ana akım Müslüman topluluk içindeki kanaat önderlerinden gelen usule uygun yorumlarına atıfta bulunmaksızın, dini kaynaklardan yapılan tek tük alıntılar kullanarak kanıtlamaya çalıştı. Aslında, makalenin ana akademik referansını, Princeton profesörü Bernard Haykel, Şubat 2015 CNN röportajında şöyle diyerek kabul etmiştir: “Ben, IŞİD’in İslam’ın saptırılmış bir yorumu olup olmadığı konusunda karar verme yetkisine sahip değilim. Bunu karar vermek için bir müslüman olmalısınız veya müslüman bir hukukçu olmalısınız.”

[17] Arjomand, Saïd Amir. Medine Anayasası: Hz. Muhammed (sav)’in, Ümmetin Kuruluşu Kanunlarının Sosyolojik Bir Yorumu, Uluslararası Ortadoğu Araştırmaları Dergisi 41.4 (2009) 555-75 Web.

[18] Said Bin Museyyib Peygamber Efendimiz (sav)în sadaka olarak bir yahudi aileye devamlı bağışta bulunduğunu rivayet etmiştir. Bu uygulama O’nun vefatından öok sonraki zamanlarda da devam ettirilmiştir. (Kitabu’l-Emval, Ebu Ubeyd Kasım bin Sellam ö. Hicri 224, s.727-728, Daru’Şuruq, 1989.

[19] Sİbn-i Hişam, Sire, Cilt 2, s.239

[20] Khan MN. ‘İnsanlığa Uyum: İslam ve Gayrımüslimler, SpiritualPerception.org.

[21] Khan MN. ‘Kur’an’ın En Meşhur Beş Çarpıtılması, SpiritualPerception.org.

[22] Esposito ve Dalia Mogahed’in İslam İçin Kimler Konuşuyor çalışmasındaki “Müslüman Erkekler ve Kadınlar Şeriat arzusunu dile getirdiklerinde, bu ne anlama geliyor?” başlığı altındaki tartışmaya bakınız. Bu çalışmada, müslümanların tutumlarıyla ilgili herhangi bir veriyi değerlendirirken, bu meselenin ne kadar önemli olduğunu izah etmektedirler.

[23] Ebu İshak Şatibi (d.790 H), Muvafakat, c.1, s. 38.

[24] Bu, İslam hukukunda, ”Ezmanın tagayyürüyle, ahkamın tagayyürü inkar olunamaz” (Zamanın değişmesiyle dini hükmün de değişmesi) diye bilinen önemli bir konudur. Örneğin, Serahsi (ö.483 H), Ebu Hanife’nin (ö.150 H) içtihatlarının önemli bir bölümünün öğrencileri Ebu Yusuf (ö.182 H) ve İmam Muhammed (ö.189 H) tarafından değiştirildiğine dikkat çekmiş ve bu değişimin kutsal metinler üzerinde anlaşmazlıktan değil, yalnızca zamanla toplumun şartlarının değişmesinden kaynaklandığını söylemiştir. (Mabsut, c.8, s.178). Toplumsal konularla (muamelat) ilgili kararların birçoğu bir nesilde değişmiş olsaydı, post-endüstriyel çağdaki kararları yeniden uyarlamak ve içeriğini doldurmak daha büyük bir ihtiyaç olurdu. Bu, Allah izin verirse yakında, Malthus ekonomisinin ortaçağ hukukçularının söylemini bağlamlaştırmadaki rolü hakkında yayınlanak başka bir makalede daha ayrıntılı bir şekilde izah edilecektir.

[25] İbn-i Kayyim, İ’lamu’l-Muvakiin, c.4, s.337, Dar İbn el-Cevzi 1. baskı.

[26] Dünya Müslümanları: Din, Siyaset ve Toplum (30 Nisan 2013). Pew Araştırma Merkezi.

[27]  Örnek olarak bakınız: Serahsi (490 H) Burhaneddin Hanefi (616 H) İbn-i Sa’ati (692 H), Ebu’l-Berakat Nesefi (710 H). Fethü’l-Kadir’de İbn-i Humam (861 H), müslümanlarla mücadele etme kapasitesiyle ilgili gerekçeyi açıkça izah etmektedir. (cilt 5, sayfa 311). Bu anlayış, konuyla ilgili diğer Peygamberlerin anlatımlarıyla da teyit edilmektedir; ceza, topluluğa zarar veren ve başkaldıran kişiye (el-Mufariqu li’l-Cemaati) karşı uygulanır. (Sahih Buhari)

[28] Peygamber Efendimiz (sav), Mekke’lilerle Hudeybiye antlaşması olarak anılan, maddelerden birinde, inancını terkeden kişilerin Mekke’lilere geri dönmesine açıkça izin veren bir anlaşma imzaladı.

[29] PEW anketindeki rakamlar, burada araştırma merkezinden James Bell’in kendi onayı ile tutarlı bir şekilde alıntılanmıştır: http://empethop.blogspot.ca/2015/02/a-fact-check-of-bill-maher-and- his.html. Bununla birlikte, bu blog yazarının kişisel yorumu ve yorum teşebbüsleri, kendisinin müslüman toplumun temel dinamikleriyle ilgili olarak çok az bilgi sahibi olduğunu göstermektedir.

[30] bkz: ”İslam Adına Kim Konuşuyor? ”John Esposito ve Dalia Mogahed, s.73,74.

[31] Bu konuyla ilgili çeşitli bakış açıları ve tartışmalara dair genel bir bilgi için “Hududullah’ın Gerekçeleri ve Bunların İslam Geleneğindeki Cezalarına Dair Stratejiler”, AlSoufi RHA, (Edinburg Üniversitesi’nde, 2012 yılına ait bir doktora tezi).

[32] El-Kasani, Bedai-i Sanai, c.9, s.250

[33] Tirmizi, Cami, Bu, aynı zamanda İngiliz Hukukçu Sir William Blackstone’dan (1780) sonra İngiltere Kanunlarına İlişkin Yorumlara (1760) eklenen modern yasada Blackstone Formülü olarak bilinen  temel bir ilke olarak da düşünülür.

[35] 2014’te Bill Maher’in HBO şovunda görünen müslüman karşıtı polemikçi Sam Harris, barışçıl müslümanların “inançlarını ciddiye almayan sözde müslümanlar” olduğunu belirtti. Diğer bir deyişle, şiddet kullanmayan müslümanlar, gerçekte inançlarını uygulamayan sahte müslümanlardır. Bu yanlış bilgilendirme işi  daha ayrıntılı olarak ele alınmıştır (Yobazlık Taktikleri, Han MN, SpiritualPerception.org).

[36] İslam tarihi profesörü Chase Robinson şöyle yazmıştır: ”Burada islamcıların, Kuran ya da hadis gibi metinlerin zahiri ve aşikar anlamlarına bağlılık anlamında literalist olmadığı vurgulanmaktadır.” Bunun yerine kendi ideolojik önkabullerine uyan delilleri öne çıkarıp, uymayanları ya yok sayar ya da açıklamazlar. Robinson, Otuz Yaşında İslam Medeniyeti: İlk 1000 Yıl, 2016, s.211).

[37] 21 Ekim 2001, El Cezire muhabiri Tayseer Alouni ile yapılan ropörtaj.

[38] IŞİD, Amerikan gazeteci Steven Sotloff’un öldürülmesinin meşrulaştırılması için bu intikam mantığını mükemmel bir biçimde kullanmıştır. Dabiq’in dördüncü sayısında şunları yazdılar: “Onun öldürülmesi, tüm ABD vatandaşlarının sorumlu olduğu ABD’nin küstahlık ve had bilmezliğinin bir sonucudur. Tüm ABD vatandaşları sorumludur. Çünkü seçtikleri, onayladıkları ve oy, anket ve vergileriyle destekledikleri kendi hükümetleri tarafından temsil edilmekteditler. Alıntı: http://www.independent.co.uk/news/world/middle-east/isis-publishes-letter-from-steven-sotloff-to-family-in-propaganda-dergi-9794613.html. Sotloff’un annesi, Kuran’daki “Hiç kimse başka birinin günahlarından sorumlu değildir” ayeti ve Peygamber Efendimiz (sav)’in Mekke’yi kontrol altına aldıktan sonra intikam cinayetleri uygulamasını kaldırdığı ve buna kendi kabilesinin, kuzeni Rabi’a Bin Haris’in oğlunun intikam için öldürülmesi isteğini reddederek başladı kendisine aktarıldığında İslam’ı daha iyi anlamıştır.

[39] Modern akademinin ayrıntılı bir şekilde ihtisas alanlarına bölümlendirilmiş doğası, toplulukların dikkatini çevresel faktörlere ve sosyal adaletsizliklere odaklayan sosyologlar, harekete geçirilen kitle ve politik bir hareketin planlanmasında ideolojilerin etkisine odaklanan siyaset bilimciler ve sosyal izolasyon, ötekileştirme ve içiçe geçmiş karmaşık travmaların etkisine odaklanan psikologlar göz öününe alındığında, bu üç faktör farklı literatür derlemelerinde tartışılmaya müsaittir. Meselenin aslı, bu faktörlerin hepsinin tartışılmaya uygun olması ve entegre bir yaklaşımın gerekli olmasıdır.

[40] Toby Craig Jones, Amerika, Petrol ve Savaş, Orta Doğu Amerikan Tarihi Dergisi, 2012, 99/208-218.

[41] Richard Garfield. 1990’dan 1998’e kadar Irak’taki Çocuklar Arasındaki Hastalık ve Ölümler: Körfez Savaşı’nın Etkisinin ve Ekonomik Yaptırımların Değerlendirilmesi.

[42] Gilbert Burnham ve arkadaşları, 2003 Irak İstilasından Sonra Ölüm Oranı: tipik Bir Örnek Küme Anketi. Lancet, c.368, Sayı 9545, 1421-1428.

[46] Tannessen, Truls Hallberg, “Zerkavi ya da Saddam’ın Mirasçısı? Irak’taki El-Kaide İle IŞİD Arasındaki İlişki, “Terörizm Perspektifleri, c. 9, No.4, Ağustos 2015.

[47] Alan Travis. MI5 raporu, İngiltere’deki terörle ilgili görüşleri soruyor. The Guardian, 20 Ağustos 2008.

  https://www.theguardian.com/uk/2008/aug/20/uksecurity.terrorism1.

[48] Antropolog Gabriel Marranci, şiddet hareketlerinin ortaya çıkışı ile ilgili akademik tartışmalarda tipik olarak karşılaşılan şu üç tezin ana hatlarını çizmektedir: “İslam, din olarak şiddete ve köktendinciliğe daha yatkındır (Bruce 2000).  Fundamentalistler İslam’ı kendi ideolojik amaçları doğrultusunda manipüle eden, siyasi amaçları olan müslümanlardır (Esposito 2002, Hafez 2003, Milton-Edwards 2005). Ve son olarak, islami köktendinciliğin tarihsel bir süreç olarak temsil edilmesi, (Mevdudi, Hasan el-Benna ve Kutub gibi) karizmatik İslami ideologlar tarafından başlatılmıştır. “(Marranci, G. Müslüman Kimliği Anlama, Fundamentalizmi Yeniden Düşünme, 2008. S. 21).

[49] Ibid. s. 58.

[50] Milton-Edwards, 2005 yılında basılan ”1945’ten Beri İslami Fundamentalizm” kitabında, bu gerginliğin modern hareketlerin çoğunu şekillendirdiği konusunda bir perspektif sunmaktadır.

[51] Örneğin,. Seyyid Kutub’un “cahiliye” (anti-islamcı cehalet) terimini “insanların diğer insanlar tarafından yönetilmesi” olarak açıklaması bazen İslam’ın diğer medeniyetlere karşı antipatili olduğu ve islami olmayan hükümetlerle bir arada olamayacağı fikrini desteklemek için kullanılır (William Shepard. Sayyid Kutb’un Cahiliye Doktrini, Uluslararası Ortadoğu Çalışmaları Dergisi, c.35, sa.4, s.521-545). Teröristler bu tür düşüncelerden istifade etmekle birlikte, diğerleri Kutub’un yazılarının baskıcı bir rejime karşı koyma bağlamında anlaşılması gerektiğini savunuyor ve teröristlerin görmezden geldiği, insan hakları savunuculuğuna dikkat çekiyorlar; Seyyid Kutub’un, “Zorla din değiştirme, dokunulmaz insan haklarının en büyük ihlalidir … İnanç özgürlüğü insanın dünyadaki en değerli hakkıdır ve korunması gerekir.” (Kuran’ın Gölgesinde, İngilizce Fi Zilal al Quran, c.I, s. 212). Kutub’u ingilizceye çevrilen Adil Salahi, Kutub’un yazılarının aşırı dinci kullanımını şu şekilde yorumlamaktadır: “Belki de bazı gerekçelerle ile Seyyid Kutub’un görüşlerinde biraz aşırı sert olduğu ve aşırılıkçılığın ayakta kalması için bir platform sağladığı söylenebilir. Burada kendimize şu soruyu sormak zorundayız: Bir yazar, okuyucuları tarafından yanlış anlaşıldığı için ne derece sorumlu tutulabilir? Okuyucularının ezici çoğunluğu Seyyid Kutub’un, İslam’ın benimsediği orta yolu yansıttığını (c.7, s.12), adalet ve özgürlüğü temel insan hakları olarak değerlendiren iyi niyetli her kişi gibi      

Seyyid Kutub’un da terörizmden ne kadar nefret ettiğini (c.8, s.17) düşünmeye devam etmektedir.

[53] İbn-i Kayyim (ö.751 H) şöyle yazıyor: “Dini hukukun amacı, insanlar arasında adaletin kurulmasıdır. Dolayısıyla adalet ve tarfsızlığa götüren her metot, dini öğretinin bir parçasıdır ve ona aykırı değildir”. Turuku’l-Hukmiyye fi Siyaseti’ş-Şer’iyye, s.11).

[54] İmam Ebu Hanifah (ö.150 H): ”Bir ülkeye daru’l-İslam veya daru’l-küfr denmesindeki amaç islam ve küfürle değil, emniyet ve güvensizlikle ilgilidir”.  (Al-Kasani’nin Bada’i al-Sana’i’nden alıntılanmıştır).

[55] Genel bir bakış için Dr. Ahmed Raysuni’nin, 2013 yılında basılan Fıkhu’t-Tevrat kitabının 22-27. sayfalarındaki tartışmalara bakınız.

[56] Bu düşünceyi doğrulamak için, islami fetihler çağında yaşayan ve düşman siyasi güçlere karşı sürekli ‘yayılmacı’ bir politika savunan ortaçağ hukukçularının eserlerine başvurulur. Ancak, Prof. Sherman Jackson’ın açıkladığı gibi, aslında İbn Rüşd (ö. 595 H.) ve benzeri hukukçuların en önemli kaygısı, sürekli yabancı istilası tehdidi altında yaşayan müslüman bölgelerdeki güvenlik idi. (Jackson S., Cihad ve Modern Dünya, İslam Hukuku ve Kültürü Dergisi c.7, s.17). Öte yandan aşırılık yanlısı hareketler tüm insanlığın güvenliğini tehlikeye atmakta, anlamsız kan dökülmesine sebep olmakta ve bu nedenle de yöntemleri İslam’ın öğretilerine tamamen aykırı düşmektedir.

[57] İbn-i Hacer el-Askalani (ö.852 H), Fethü’l-Bari (c.1, s.122). Ayrıca, Kastalani’nin İrşadu’s-Sarih ve Keşmir’in Feyzu’l-Bari kitaplarındaki ”Bu hadis, kıyamet günü işlerin tersine döneceğine işaret eder” şeklindeki alternatif yorumlarada bakabilirsiniz.

 

Yasal Uyarı: Bu bildiri ve makalelerde ifade edilen görüş ve düşünceler, tamamen yazarlarına aittir. Ayrıca, yazarların herhangi bir platformda ifade ettikleri kişisel görüşleri, Yaqeen Enstitüsü’nü bağlamaz. Ekibimiz her açıdan çok donanımlıdır yaptığımız araştırmaların kalitesini arttırmaya yardımcı olacak kesintisiz ve zenginleştirici diyaloglara izin verir.

Tüm hakları mahfuzdur. Yaqeen İslam Araştırmaları Enstitüsü’nün izni olmadan kullanılamaz.