Yaqeen Institute for Islamic Research
The-Character-of-The-Prophet-Hero-Image

Peygamber Efendimiz (sav)’in Karakteri:Peygamberlik Delilleri Serisi

Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Karakteri

Allah Teâlâ, güzel ahlâka dair ne varsa hepsini, en zirve seviyede, mekârim-i ahlâkı tamamlamak için gönderdiği son peygamberi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’de cem ederek, O’nu takip edenlerin O’na itimat etmesini garanti altına almıştır. Güzel ahlâkın hangi türünü ele alırsak alalım zirveyi temsil etmek hep O’nun hakkıdır ve O, kapkaranlık gecede parlayan bir dolunay gibi müşârun ileyh bi’l-benândır. O’nun ahlâkını görüp de hayran kalmayacak bir göz, kadrini takdir etmeyecek bir dimağ ve O’na temenna durmayacak hiç kimse yoktur. Allah, insanları değerlendirirken asıl üstünlüğü takvaya bağlamış olsa da Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in soyunu da mübarek kılmış ve O’nu en saf soydan ve en temiz silsileden halketmiştir. İnsanın şekil ve şemailine bakarak karakter tahlilinde bulunan ilm-i kıyafet uzmanları, O’nun gül cemalinde sıdka muhalif hiçbir şey görememişlerdir. Hem O’nunla aynı atmosferi soluyan muasırları hem de asırlar boyu O’nun hayat-ı seniyyelerini öğrenmekle şerfyâb olan ehl-i hakikat, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’de mekârim-i ahlâkın en parlağını müşahede etmiş, samimiyet ve sıdkın en zirvesini temâşâ etmiş ve vicdanlarında dâimâ hakkın ve hakikatin gür sesini duymuşlardır.

Sıdk ve Sadakat İnsanı

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) dürüstlüğü o kadar zirvede yaşamıştı ki, O’nu tanıyanlar, O’na sadık (doğru) ve emin (güvenilir) lakabı ile hitap etmekteydiler. İnsanların zihninde bu sıfatlar, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ayrılmaz vasıfları haline gelmişti. O’na iman etmeyenler ve O’na zulmedenler bile, mallarını emanet edecek emin bir insan aradıklarında O’nun kapısını çalıyor ve en değerli eşyalarını başkasına değil, sadece ve sadece O’na emanet ediyorlardı. Hz. Aişe’nin (r. anhâ) rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre hicret yolculuğuna çıkarken ”Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) halkın Kendi’sine verdiği bütün emanetleri sahiplerine iade etmesi için Hz. Ali’yi (ra) Mekke’de bırakmıştı. Düşmanları dahil, sahip oldukları değerli eşyaları, zayi eder endişesiyle, dürüstlük ve emanet abidesi olarak bilinen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e teslim etmekten korkan hiç kimse yoktu. Böylece Ali, halkın Allah Rasulü’ne (sallalllahu aleyhi ve sellem) emanet ettiği her şeyi sahiplerine iade etmek için üç gün üç gece Mekke’de kaldı ve ancak bu görevi tamamladıktan sonra Medine’ye hareket edip, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e yetişti.”[1]

 

Sıdk ve emanet O’nunla o kadar bütünleşmişti ki, farklı çağlardan, farklı anlayış ve dinlerden insanlar bile bunu kabul ve itiraf etmekten çekinmemişlerdir. Halbuki, farklı anlayışlardan gelen bu insanlar, sadık ve emin bir insanın hayatını inceleseler de genelde farklı sonuçlara ulaşırlar. Ama söz konusu şahıs Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) olunca, O’nun sadık ve emin bir zat olduğunda ittifak ederken hiç biri zerrece zorlanmamıştır.

Filhakika, İskoç filozof ve tarihçi Thomas Carlyle (ö. 1881), İslâm’a dâir bazı konularda olumsuz düşüncelere sahip olsa da, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in son derece dürüst karakterine hayran kalmış ve bu hayranlık, kendisini bu olumsuz düşüncelerden zaman zaman alıkoymuş ve açık bir şekilde bunu kabul ve itiraf etmiştir. Örneğin bir açıklamasında şöyle demiştir: ”Kimileri O’nun sahtekar olduğunu söylese de, peygamberlik vazifesini îfâ ettiği çok çetrefilli dönem boyunca itiraz edilemeyecek bir hayat sürmesi, paniğe kapılmadan sukûnet içinde davranması ve normal yaşamına devam etmesi O’nun sahtekar olmadığının delilidir. Peygamberlik vazifesi verildiğinde 40 yaşındaydı. Diğer bütün evlilikleri, Hz. Hatice’nin vefatından sonradır. Yani 50 yaşına kadar başka hiçbir kadınla evlenmemişti. Anlaşıldığı kadarıyla, O’nun tek arzusu ahlâklı bir şekilde yaşamaktan ibaretti. Uzaktan veya yakından, kendisini tanıyan herkesin zihninde iyi bir intibâ bırakmıştı. Gençlik dönemi geçip yaşlanıncaya kadar iffetli bir hayat sürdükten ve huzur ve sükûnetten başka hiçbir şey arzu etmeyecek çağa geldikten sonra, 50 yıllık ahlâkına ve hayatına ters bir şekilde iffetsizlik yapması düşünülebilir mi?  Ömrü boyunca iffetli ve ahlâklı bir hayat süren bu yüce kâmetin, Kendi’sini, iffetsiz insanların seviyesine düşürmesi mümkün müdür? Kim ne derse desin, kendi adıma şunu net olarak ifade edebilirim: Bu iftiralara kesinlikle inanmıyorum!”[2] Aynı kitapta Carlyle şu görüşünü de ifade eder: ”Batılılar tarafından, her ânı iyi niyetli düşünce ve davranışlarla dolu bu yüce kâmete isnad edilen yalan ve iftiralar, batı ve sadece batı ve sadece batı adına bir utanç kaynağıdır.”

İnsanlık tarihi boyunca, peygamberlik iddiasında bulunan pek çok sahtekar ortaya çıkmıştır. Çok kısa bir süre içerisinde sahtekarlıkları ifşâ olmuş, peygamberlik mevhîbe ve ahlâkından mahrum fırsatçılar oldukları tebeyyün etmiştir. Bu durum, sahte peygamberlerin ortak ve kaçınımaz kaderidir. Çünkü insanlara değil, Allah’a yalan isnat ettikleri için yalancıların en talihsizleridirler. Çünkü, arkadaşlar hakkında yalan söylemek, rastgele bir kişi hakkında yalan söylemekten daha kötü olduğu gibi; yine, anne ve baba hakkında yalan söylemek, arkadaşlar hakkında yalan söylemekten daha kötü olduğu gibi, Allah hakkında yalan söylemek de diğer bütün yalanlardan daha çirkin ve iğrenç bir davranıştır.

Bu nedenle, Hz. Muhammed gibi tartışmasız bir dürüstlüğe sahip bir insan, yalan söylemeden kırk yıl yaşadıktan sonra Allah’ın Rasûlü olduğunu iddia ederse; bu durum, O’nun iddiasının doğruluğunun bir delili olarak görülmelidir. Zira, insanlara yalan isnat etmeyen, Allah’a kesinlikle yalan isnat etmez.

Son olarak bir hadis-i şerifi hatırlatmakta fayda mülahaza ediyorum: Asr-ı saadette, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in oğlu İbrahim vefat ettiği gün güneş tutulmuştu. Halk, İbrahim’in vefatından dolayı güneşin tutulduğunu söyledi. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Güneş ve ay kimsenin ölümü veya yaşamından (yani doğumdan) dolayı tutulmaz. Aksine, onlar Allah’ın ayetlerinden iki ayettir. Allah, bu ayetleriyele kullarını uyarır. Tutulmayı gördüğünüzde hemen namaza durun”[3] diyerek bu yanlışı düzeltmiştir.  Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hâşâ bir sahtekar olsaydı, inandırıcılığını arttıracak böyle mükemmel bir fırsatı hebâ etmez, mutlaka kullanırdı. Bu çarpıcı hadise, kendi reklamını yapması için son derece elverişli bir ortam hazırlamıştı ama Efendimiz (aleyhissalatu vesselam), başkalarının bu hadiseyi semanın İbrâhim’e üzüntüsü olarak yorumlamasına bile izin vermemiştir. Çocuğunu kaybetmesinin hüznüyle dopdolu olduğu o anlarda bile, metanetini kaybetmemiş, minbere çıkmış, yanlış yorumları tashih etmiş ve tutulmaların, tekvini emirlere tâbi olduğunu başka da bir anlama sahip olmadığını ifade buyurmuştur.

Sadeliği ve Zahidliği

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in basit ve sade yaşam tarzı, edâ ettiği nübüvvet vazifesinin, bir temsilci olmadan kendi kendine îfâ edilemeyeceğinin önemli bir göstergesidir. Sonuçta O (sav), hayatının son döneminde baştan sona bütün Arabistan’ı yöneten kişi idi. Daha Medine’nin sınırlarını aşmadan önce bile, O’na iman eden ve isteğini emir telakkî edip canlarını seve seve feda edebilecek kadar seven binlerce takipçisi bulunmaktaydı. Bütün bu imkânlara sahip olmasına rağmen hayatında hiçbir lükse zerre miktar yer açmamıştı. Örneğin, O’nun hâne-i saadetlerine uğrayanlar, üzerine yatıldığında yüzünde izler bırakan bir hasır ve yıkanmak için içi su ile dolu bir deri tulumla karşılaşmaktaydılar. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Aişe’nin (r. anhâ) hücre-i saadetlerinde secde etmek istediğinde, oda küçük olduğu için Hz. Aişe (r. anhâ) validemizin ayaklarını kıvırarak kendisine doğru çekmesi için, ona hafifçe dokunuyordu. Bazen aylar ayları kovalardı da, hâne-i saadetlerinde kazan kaynamaz ve yemek pişmezdi. Arkadaşlarından biri bir miktar süt hediye edinceye kadar, ailece, aylar boyu su ve hurmadan başka yiyecek bulamadıkları olurdu.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in odasının temsili görünümü.

Aynı zamanda İngiltere Parlamentosu’nda da görev alan tarihçi Edward Gibbon (ö. 1794) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkındaki düşüncelerini şu şekilde ifade etmiştir: ”Hz. Muhammed’in sağduyusu, O’nu, kralların sahip olduğu ihtişama tenezzülden uzak tutmuştur. Ev içindeki basit ve sıradan işlerde ailesine yardımcı olmuştur. Örneğin, ateş yakmış, yerleri süpürmüş, koyunları sağmış, ayakkabı ve elbiselerini kendi elleriyle tamir etmiştir. Bir rahip ve keşiş görüntüsü verme gereği duymadan, çok tabiî bir zühd hayatı yaşamıştır.”[4] Diğer bir deyişle, sadece sade bir hayatın zorluklarına katlanmakla kalmamış, bu sade hayatı, hiç zorlanmadan, bir yaşam tarzı olarak kabullenmişti. O, keşişliği veya kendini nimetlerden yoksun bırakmayı teşvik etmeye çalışmıyor ve zahidâne hayat tarzını insanların övgülerini kazanmak için yaşamıyordu. Gibbon sözlerine şöyle devam etmiştir: ”Davetlerde, arkadaşlarını sade ve misafirperver bir şekilde ağırlardı. Fakat bazen, bir kaç hafta geçerdi de, O’nun evinde ocakta pişirililecek bir şey bulunmazdı.”

Amerikalı bir biyografi yazarı ve diplomat olan Washington Irving (ö. 1859) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şu sözlerle sena eder: ”Ciddî ve ağırbaşlı idi; çok az yer, çok fazla oruç tutardı. Çok sade giyinir, gösterişten kaçar, bilgiölik taslamazdı. Sadeliği tabiî idi ve giyim gibi hususlarla ayrıcalık sergilenmesinden asla hoşlanmazdı. Muamelelerinde âdildi. Arkadaş veya yabancı, zengin veya fakir, güçlü veya zayıf farketmez, herkese adaletle muamele ederdi. Bilhassa âvam halka çok yakın ilgi gösterir, onların şikâyetlerini dinler ve onlar tarafından çok sevilirdi. Askerî başarıları, kazandığı zaferler, O’nda hiçbir gurur ve kendini beğenmişlik uyandırmadı; eğer bu başarılar şahsî gayelere dayanmış olsaydı, mutlaka uyandırırdı. Düşmanlarıyla çepeçevre sarılı olduğu zaman hangi sadelik ve tevazu içinde idiyse, gücünün zirvesine ulaştığında da yine aynı sadelik ve tevazu içindeydi. Bırakın bir hükümdar tavrı takınmayı, bir odaya girdiğinde kendisine normalin dışında bir saygı gösterilmesinden bile çok rahatsız olurdu.”[5]

Rahiplik ve okul müdürlüğü de yapan yazar Bosword Smith (ö. 1908) ise, O’nun hakkında şu ifadeleri kullanır: ”Hem devletin hem caminin başı; hem bir devlet başkanı hem de bir dini lider idi. Fakat Papa’nın sun’iliklerini taşımayan bir dini lider ve hususi birlikleri, özel korumaları, devamlı silâh altında bir ordusu, polis gücü ve sabit geliri olmayan bir devlet başkanı. Eğer tarihte her bakımdan ilâhî kaynağa dayalı olarak hükmetmiş biri varsa, o da Muhammed’dir; çünkü O, en güçlüydü, fakat güce ehemmiyet vermiyordu. Özel hayatında ne kadar sade ise, halkın içinde de o kadar sade idi.”[6]

Cesaret ve Şecaat Ufku

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in cesareti hem O’nun dürüstlüğüne hem de dürüstlüğünden emin olduğuna delâlet eder. Bazı oryantalistler, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bilinçli olarak yalan söylemediğini ancak, büyüklük kompleksine sebep olan psikotik bir sanrıya (grandiyöz) maruz kaldığını iddia etmişlerdir. Bu iddia, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sergilediği cesaretin karşısında savrulur gider. Çünkü, “sanrılar gören” ve psikolojik rahatsızlıkları olan kişi tutarsız ve isteksiz olur ve hiçbir başarı elde edemez. Daha da önemlisi, zihinsel olarak rahatsız olan bir kişi, binlerce tarihçinin, filozofun ve diğer bilge kişilerin saygısını kazanacak, eksiksiz bir inanç ve kanun sistemini oluşturamazdı. Bu nedenle, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in dâimî ve eşsiz cesareti, peygamberliğini ispatlayan ve destekleyen delillerden bir haline gelmiştir. Evet O, savaşlarda hiçbir zaman korkmamış, gerektiğinde en ön cephede düşmanla yüzyüze çarpışmıştır. O’nun ölümü vahyin eksik kalması anlamına geleceği için, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ordunun arkasında kalmasını aslında hiç kimse yadırgamaz hatta herkes takdir ederdi. Ancak buna rağmen Hz. Ali (ra) bize şu hadis-i şerifi rivayet eder: “Bedir günü korunmak için Allah Rasûlü’ne nasıl yakın durduğumuza, O’nun düşmana bizden daha yakın bulunduğuna ve o günün en sert savaşçısı olduğuna şahit oldum.”[7]

Bir adam Bera Bin Azib’e (ra) geldi ve: “Ey Ebu İmare! Huneyn gününde hepiniz geri mi kaçtınız?” diye sordu. Bera: “Ben, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kaçmadığına şehadet ederim! Ancak, askerlerden yükü hafif olanler ve zırh taşımayanlar Hevazin’in bir kanadına yürüdüler. Halbuki buradakiler okçu kimselerdi. Onları çekirge sürüsü gibi hep birden ok yağmuruna tuttular. Bunun üzerine dağılmak zorunda kaldılar. Böylece düşman, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’e yöneldi, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in katırını Ebu Sufyan Bin Haris Bin Abdulmuttalib dizginliyordu. Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz katırından indi, dua edip Allah`tan yardım taleb etti. Şöyle diyordu: “Ben peygamberim! Bunda yalan yok!! Ben Abdulmuttalibin oğluyum! Allahım yardımını indir.” Sonra askerleri düzene koydu. Bera (ra) devamla der ki: “Vallahi, biz savaş kızıştı mı Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a sığınırdık. Bizim cesurumuz Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile aynı hizada durabilendi.”[8]

Allah Teâlâ ”Ey (şanı çok yüce, o en büyük) Rasûl! Rabbinden sana her ne indirilmişse onu eksiksiz tebliğ et!…  Allah, seni bütün insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu (senin aleyhindeki) hedeflerine ulaştırmaz.” (Mâide 5/ 67) ayetini indirince, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, O’nu korumak için kapısının önünde bekleyen ashâbına, artık buna gerek kalmadığını söylemiştir.[9]  Her zaman, Romalılar’ın Medine’ye saldırısından endişe duyan müslümanlar, bir gece yüksek sesli bir gürültüyle şaşkına dönmüşlerdi. Olay yerine doğru ilerlediklerinde, Şecaat Sultanı Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Ebu Talha’ya âit eyersiz bir at üzerinde, kılıcını kuşanmış bir vaziyette geri döndüğüne ve yanlış alarm olduğunu haber verdiğine şahit olmuşlardır.[10] Böylesine bir potansiyel tehlike ile karşı karşıya kalma pahasına, olay yerine tek başına gitmek, cesur insanların bile saygı duyup hayran kalacağı bir cesaret gerektirmektedir.

Azim ve Sebâtı

Fahr- Kâinat Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), hayatının sadece belirli bazı dönüm noktalarında cesaret göstermekle kalmamış; bilakis, baştan sona bütün hayatı boyunca örnek bir sabır ve sebat da göstermiştir. Daha doğmadan babasına hasret kalan, altı yaşına geldiğinde de doyamadığı annesini ötelere yolcu eden, ardından dedesini, amcasını ve pek sevgili muhterem eşini kaybeden bir insan düşünün… Biri hariç tüm çocuklarını tek tek toprağa emanet eden bir insan düşünün… Halkının arasında onlarca yıl dürüst ve şerefli bir insan olarak tanındıktan sonra, bir şakî gibi tehditlere ve karakter suikastlerine maruz bırakılan bir insan düşünün… Hayatı yaşanmaz hâle getirecek kadar kötü muameleye maruz bırakılan, kendi halkı tarafından yıllarca açlığa mahkum edilip boykot uygulanan, sayısız defa karakter suikastlerine ve iftiralara uğrayan bir insan düşünün…     Yurdunu terketmek zorunda kaldığında, kendine sığınacak yeni bir yuva edinmek için Medine’ye hicret eden ve orada da her fırsatta kendisine ihanet edecek münafıklarla bir arada yaşamak zorunda kalan bir insan düşünün… Defalarca suikast teşebbüslerine hedef olan, akraba ve arkadaşlarının öldürülmelerine ve sakat bırakılmalarına şahitlik eden ve aynı zamanda en sadık arkadaşının kızı da olan sevgili eşi Hz. Aişe’ye (r. anha) atılan iftiranın acısına katlanmak zorunda bırakılan bir insan düşünün… Bütün bu ciğer-sûz hadiselere karşı, semadan inen vahiyle müeyyed olmayan hangi insan, umudunu kaybetmeden ve karakterini değiştirmeden sabredebilir? Başka hiç kimsenin sabredemeyeceği bu tür sıkıntılara rağmen İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bu musibetleri aşabilmiş, hayatına ve misyonuna hiç durmadan devam edebilmiş ve insanlar hayvanlar ve bitkilere karşı merhamet ve empati örneği olmuştur. Ölüden diriyi yaratan, granit gibi kayalardan su kaynakları fışkırtan ve çölün içinde gülü halkeden sadece Allah olduğu gibi, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e de bütün bu musibetlere karşı mucizeden hâlî olmayan bir dayanma gücü bahşeden de yine O’dur. Evet, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bütün bu sıkıntılara rağmen umudunu koruması ve karakterinden asla taviz vermemesi, mucizeden başka bir kavramla açıklanamaz. Bütün bu musibetlere rağmen, Fahr-i Kâinât Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in gülmeye, torunlarıyla oynamaya, ilke ve prensiplerini korumaya ve Kendi’sinden çok daha hafif imtihanlara tabi olan ve çok daha az acı çeken insanları teselli etmeye devam etmesini sağlayan da yine sadece Allah’tır. Alemlere Rahmet Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kalpsiz zalimlere bile merhametle muamele etmesini, yıllarca Kendi’sine kan kusturan düşmanlarını kolay bir şekilde afetmesini ve kibirli insanların bile ahireti için endişe etmesini sağlayan da yine sadece Allah’tır. Başka insanların sabredemediği hadiseler karşısında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kalbini rıza ve şükür duygularıyla dolduran, O’nun (sav) kalbine, başka insanların hayal edebileceği sınırların bile ötesinde merhamet bahşeden de yine sadece Allah’tır.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in azim ve sebatını yansıtan çok sayıda hadiseden sadece Ebu Talip mahallesine sıkışıp kaldıkları boykot uygulaması bile hakperest insanlar nazarında O’nun azm ü sebatı için yeterli bir delil hükmündedir. Bu acımasız boykot tam üç yıl sürmüştü ve ince kalbli ve hassas ruhlu Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu süre zarfında, başka beslenme kaynağı kalmadığı için ağaç yaprakları yiyip ağaç köklerini ve hayvan derilerini kemirmekten dudakları moraran ashabının açlık acılarına şahit olmanın acısıyla inlemişti. Yine bu boykot yıllarında en sevdiği aile üyelerinin günden güne erimesini izlemek zorunda kalmıştı. Sevgili eşi Hz. Hatice (r. anhâ) validemiz ve dedesinin vefatından itibaren Kendi’sine kol kanat geren amcası Ebû Tâlib bu amborga sebebiyle hastalanıp zayıf düşmüş ve ambargonun bitişinden kısa bir süre sonra da bu hastalıklar sebebiyle vefat etmişlerdi. Kendisini müşriklerin eza ve cefalarından koruyan Ebu Talib’in vefatıyla Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), çok güçlü bir destekten mahrum kalmış ve o yıllardan itibaren, Medine’ye hicret edene kadar, hayatındaki en ağır ve sakîl muamelelere maruz bırakılmıştır.

Hz. Aişe (r. anhâ) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e hitaben: ”Uhud’dan daha çok zorlandığın bir gün yaşadın mı?” diye sordu. Efendimiz (sav) de ”Kavminden çok çektim. Fakat onlardan Akabe günü karşılaştığım zorluk hepsinden şiddetli idi. Ben (Kureyş’ten gördüğüm ezâ üzerine Taif’e gidip) Abdu Yâleyl Bin Abdu Kulâl’den beni himaye etmesini istdiğimde, benim isteğime olumlu yanıt vermemişti. Ben de kederli bir hâlde ayrıldım ve bir ağaç altı bulana kadar rahatlayamadım. Burada başımı kaldırıp semaya baktığımda beni gölgelendirmekte olan bir bulut gördüm. Buluta dikkatle baktığımda bunun içinde Cibril’in bulunduğunu gördüm. Cibril bana hitaben “Şüphesiz Allah, kavminin senin hakkında dediklerini ve seni korumayı reddettiklerini işitti. Ve Allah sana dağlardan sorumlu meleği gönderdi. Kavmin hakkında ne dilersen ona emredebilirsin” dedi. Bunun üzerine dağlardan sorumlu melek bana selam verip ”Yâ Muhammed! Cibril’in bu söylediği bir hakikattir. Sen ne istersen emrine âmâdeyim. Eğer (Ebû Kubeys ile Kuaykân denilen) şu iki yalçın dağı Mekke’liler üzerine kapatmamı istersen, bunu da yapacağım” dedi. Ama ben ”Hayır, ben Allah’ın, bu müşriklerinin soylarından yalnız Allah’a ibadet eden ve Allah’a hiçbir şey ortak koşmayan bir nesil meydana çıkarmasını ümit ediyorum” dedim.” dedi.[11]

Bir başka rivayete göre ise Allah Rasulü (sallalahu aleyhi ve sellem), Taif’in liderleriyle görüştükten sonra, halkın onu kovmak için toplanacağı ana kadar, insanları İslâm’a davet etmek için orada on gün geçirdi. Ancak Taif halkı bir araya geldi ve iki sıra oluşturdular, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i buradan geçmeye zorladılar. Bu sırada nâsezâ ve nâbecâ sözler sarf ediyor ve O’nu (sav) taş yağmuruna tutuyorlardı. Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mübarek kanı, O’nun (sav) kadem-i mübareklerinden aşağıya kadar akmıştı. Zeyd bin Harise’nin (ra) ise bu taşlar nedeniyle başı yarılmıştı.[12] Ancak bu en zor zamanlarda bile Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), azim ve sebattan bir an olsun vazgeçmemiştir.

O’nun İyimserliği

Bazı zamanlarda, içinde bulunduğu şartların tüm olumsuzluğuna rağmen, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah’ın destek ve yardımına ve Kendi’sini zâyi etmeyip muzaffer kılacağına dâir ümit ve iyimserliğini hiçbir zaman yitirmemesi çok dikkat çekicidir.[13] Bu iyimserlik, Allah’a yürekten bağlı bir kalbin habercisidir. Medine’ye hicret için Mekke’den yola revân olan Nebiy-yi Zîşân (aleyhissalâtu vesselâm) Efendimiz ve en sadık dostu Hz. Ebu Bekir (ra), Sevr Sultanlığı’na teşrif buyurmuşlardı. İmandan nasipsiz, ödül avcısı müşrikler mağaranın ağzına kadar yaklaşmışlardı. İçeridekileri görmek için yapmaları gereken tek şey eğilip bakmaktı. Onların, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i fark edip yakalamalarını engelleyebilecek hiçbir dünyevi güç yoktu. Umutsuzluğun, en sağlam iradeli ruhlara bile nüfuz edeceği bu sinir bozucu anda, Mefhar-i Mevcûdât Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Kendi’si için endişe eden yâr-ı vefâdârını hayret edilesi şu ifadelerle sakinleştirmişti: ”Ey Ebû Bekir! Üçüncüsü Allah olan iki kişi hakkındaki zannın nedir?”[14] Kur’an bu hadiseyi bize naklederken şu ifadeleri kullanır: ”Eğer o Peygamber’e yardım etmezseniz, siz de biliyorsunuz ki, Allah O’na hep yardım etmiştir. Hatırlayın ki, o bildiğiniz kâfirler O’nu Mekke’den çıkarmışlardı da, sığındıkları mağarada iki kişiden biri iken, (kendisini takip edenler mağaranın ağzına kadar geldikleri esnada O, hiçbir endişeye kapılmadan, Allah’a tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde) yanındaki arkadaşına, “Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!” diyordu. Allah, sekînesini (iç huzur ve güven kaynağı rahmetini) daima O’nun üzerinde tuttu; O’nu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin davası ve düşüncelerini alçalttı. Allah’ın Kelimesi ve davası ise, zaten her zaman yücedir. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip olandır; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Tevbe 9/40)   

İmandan nasipsiz bir kısım insanların aklına, bu mesele ile ilgili şöyle bir soru gelebilir: Bu ayetin, olay yaşandıktan sonra (hâşâ!) uydurulmadığını nasıl bilebiliriz? Bu olayı kullanarak Kendi’sinin Allah’a nasıl bağlı olduğunu ifade eden (hâşâ!) sahte bir tasvirde bulunmadığından nasıl emin olabiliriz? Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu korkunç dakikalar içinde ne kadar sakin olduğuna Hz. Ebû Bekir’in (ra) şahsen tanıklık etmesi, bu abes soruların doğuracağı şüpheleri izâle etmek için tek başına yeterli bir cevaptır. Eğer öyle olmasaydı, Hz. Ebu Bekir (ra) O’nun (sav) en büyük hayranı olarak kalır mıydı ve O’nun (sav) ölümünden sonra dahi dürüstlük timsâli olarak O’na (sav) saygı duymaya devam eder miydi?

Bu olay, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah’a itimadının apaçık bir delilidir. Zira gözlerinin önünde ne cereyan ederse etsin, O (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’ın Kendi’sine sahip çıkacağından mutlak surette emindi. Gözünün gördüğü maddi hadiseler, kalp gözünün gördüğü mânâya perde olamazdı ve olamadı da. Bu olay, Kızıldeniz sahilinde Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın başına gelen olayla çok benzeşmektedir: ”İki topluluk birbirlerini görecek mesafeye gelince Musa’nın beraberindekiler, “Eyvah, yetiştiler!” dediler. “Asla!” dedi Musa, “Rabbim muhakkak benimledir; bana kurtuluş yolunu gösterecektir.” (Şuara 26/61-62) Allah’a bu derece mutlak bir teslimiyet sadece ve sadece peygamberler için mevzubahis olabilir: Bütün dünya umudunu kaybetse de peygamberler umutlarını asla kaybetmezler.

Efendimiz (sav)’in Ümmeti

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in peygamberliğinin doğruluğunu incelerken, O’nun (sav) takipçilerini sadece ashab-ı güzîn ile sınırlamak eksik bir değerlendirme olur. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), hayatının en özel ve en ince ayrıntılarına kadar taklit edilen insanlık tarihinin en etkili, en etkili kişiliğidir (Bkz: Michael Hart, 100). 15 asırdan beri, egemen kültüre veya moda akımlarına karşı koymak pahasına bile olsa, Hâtemü’l-Enbiyâ (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sünnetini adım adım takip eden dünya çapındaki milyarlarca insan, ışığa meftun pervâneler gibi O’na (sav) hayrandır ve O’nun (sav) erafında hâlelenmiştir. Şu an hayatta olan 1.6 milyar insan için, egemen kültüre ve moda trendlerine rağmen O’nu (sav) adım adım takip etmek, gelmiş geçmiş en ideal insanı taklit edebilmek için ödenebilecek çok küçük bir bedeldir.

İngiliz akademisyen ve arkeolojist David George Hogart (ö. 1927) şöyle demiştir: ”O’nun bütün davranışları, günlük hayatı, bugün milyonların şuurlu bir hâfızayla gözettiği bir kanun ortaya koymuştur. İnsanlığın herhangi bir bölümünün ”Mükemmel İnsan” kabul ettiği başka hiç kimse, bu kadar yakından ve bu ölçüde ayrıntıyla taklit edilmemiştir. Hıristiyanlığın kurucusunun davranışları, takipçilerinin günlük hayatını yönlendirememiştir. Ayrıca, başka herhangi bir dinin kurucusu, geride İslâm Peygamberi ölçüsünde bir güven ve itimat bırakmamıştır.”[15]

Bununla birlikte O’nun (sav) en samimi takipçileri asr-ı saadetlerini paylaşan Ashab-ı Kiram’dır. Zira onlar, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in getirdiği mesajın doğruluğuna tanıklık etmişlerdir. Ashab-ı Kiram Efendilerimiz, geceleri dua edip hayatlarını sadece ibadete hasreden bir grup iyi arkadaş olmanın ötesinde, insanlığa rehberlik edecek seviyede saf ve duru bir hayat yaşayan bir topluluktur. İnsanlık tarihinde bu kadar mükemmel bir topluluk hiçbir zaman görülmemiştir. Örneğin Hz. Ömer’in (ra) dehası birçok tarihçi tarafından kabul edilmiştir. Nitekim Colombia Dünya Tarihi, Hz. Ömer’in (ra) İslam Devletin’den çok önce kurulmuş olan güçlü Roma İmparatorluğu’ndan daha üstün bir bürokrasiyi nasıl gerçekleştirdiğini anlatmaktadır.[16] Herhangi bir Arap kabilesi, merkezi bir güce sahip ama aynı zamanda bu gücü sürdürebilmek için esnek bir federal bir hükümet kurabildiyse ve bununla tarihin akışını değiştirebildiyse, bunu sadece istisnâi bir aklın inşâ edebileceğini kabul etmek gerekir. İşte bunu yapan, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)’in peygamber olduğuna iman eden ve hayatının her ânında O’nu (sav) sünnetine tâbi olan Hz. Ömer’den (ra) başkası değildir. Hz. Ebu Bekir’in, servetinin tamamını İslam uğruna vermesi; çok ağır işkencelere rağmen Hz. Bilal’in dininden dönmeyi reddetmesi; Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e imanlarından vaz geçmedikleri için Sümeyye ve Yasir’in (radıyallahu anhum ecmain) şehit edilmeleri, çabucak geçiştirilebilecek basit hadiseler olarak kabul edilemez. Hayatta kalanlara gelince, onlar da Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in dinini ve mesajını yaşantılarına o kadar dahil etmişlerdi ki, Allah onları Kur’ân’da şu sözlerle senâ etmiştir: ” Siz, insanların iyiliğine olarak ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışırsınız; elbette Allah’a inanıyor (ve bunu da zaten inancınızdan dolayı ve onun gereği olarak yapıyorsunuz)” (Âl-i İmrân 3/ 110).  Hem peygamberliğinden önceki hem de peygamber olarak görevlendirildikten sonraki hayatında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i tanıyan ve tecrübe eden ve O’nun (sav) günlük hayatına şahitlik eden bu çaptaki insanların, O’nu (sav) ateşli bir şekilde takip edip O’na (sav) iman etmeleri, Ashab-ı Kirâm Efendilerimiz’in O’na (sav) ve O’nun (sav) misyonuna ne kadar sahip çıktıklarının bir göstergesidir.

İskoç tarihçi ve Arap ve İslam Edebiyatı Profesörü William Montgomery Watt (ö. 2006) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında şu ifadeleri kaleme almıştır: ”İnancı uğruna her türlü sıkıntıya katlanmaya hazır olması, O’na inanan ve O’nu lider kabul eden insanlardaki yüksek ahlâkî karakter ve nihâî başarısının büyüklüğü, bütün bunlar, O’nun şahsiyet bütünlüğünün delilleridir. Muhammed’i bir yalancı olarak kabul etmek, ortaya çözülemeyecek pek çok problem çıkaracaktır. Ayrıca, tarihte büyük insanların hiçbiri, Batı’da Muhammed kadar yanlış tanıtılmamıştır. Bu bakımdan, eğer O’nu gerektiği gibi anlamak istiyorsak, sadece Muhammed’in gayesindeki temel dürüstlüğünü ve bütünlüğü tanımakla kalmamalıyız. Geçmişten devraldığımız hataları düzelteceksek, O’nun ortaya koyduğu inandırıcı ve kesin delilin doğruluk gösterisinden çok daha öte ve önemli şeyler istediğini ve elde edilmesinin de çok zor olduğunu unutmamalıyız.”[17]

Bu makale, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yüzyıllar boyunca O’nun hayatında görülen kusursuz şahsiyetini tasvir etme denemesidir. O’nun (sav) eşsiz sahsiyeti; bütün nesillerin neden birbirleriyle yarışırcasına O’nun gülümsemesini, fedakarlığını, hak yolunda sebatını ve insanlığa hizmetini taklit ettiğini anlamak için başka bir açıklamaya ihtiyaç birakmayacak kadar yeterli bir sebeptir.

Bir sonraki makalede, Efendimiz (sallalalhu aleyhi ve sellem)’in ilahi mesajının, O’nun (sav) karakterindeki eşsiz mükemmelliklerden bile nasıl daha çarpıcı olduğu incelenecektir.


[1]Beyhakî, es-Süneni’l- Kübrâ 12477; İbn-i Kesir, el- Bidaye ve’n- Nihaye, 3/ 218- 219; Taberî, Târîhi’l- Umem ve’l- Mulûk, 2/ 372.

[2]Bkz: Thomas Carlyle, On Heroes, Hero Worship, and the Heroic in History.

[3]Buhari, Sahih, Küsuf, 2, 4, 5,13; Müslim, Sahih, Küsuf, 1, 8.

[4]Edward Gibbon, The Decline and Fall of the Roman Empire, Bölüm 50.

[5]Washington Irving, Mohamet and His Successors.

[6]Bosword Smith, Muhammad and Muhammadanism.

[7]Ahmed b. Hanbel, Müsned, 619.

[8]Müslim, Sahih, Cihad, 97 (4388).

[9]Tirmizi, Sünen, 5/351; Hâkim, 2/313.

[10]Buhari, el-Edebu’l-Müfred, 14/ 303.

[11]Buhari, Sahih, Bedu’l-Halk,7 (3059); Müslim, Sahih, Cihad, 111 (1795).

[12]İbn Hişam, Sîre, 2/70-72; İbn Sad, Tabakâtu’l-Kübrâ, 1/ 211-221.

[13]Bazı kişiler Zuhri’den, Cibril-i Emin (Efendimiz’in, meleklerin ziyaretlerine olan özlemini arttırmak ve vahyi hiçbir zaman hafife almamasını sağlamak için) vahiy getirmeye kısa bir süre ara verdiği zaman, Efendimiz (sav)’in hâşâ intihar düşüncelerine sahip olduğuna dâir bir rivayette bulunurlar. Senedindeki kopukluğu görmezden gelsek bile bu rivayet sadece, Efendimiz (sav)’in katlandığı ve asla pes etmesine sebep olmayan dert, sıkıntı ve üzüntüsünü açıklamaktadır. Herşeye rağmen, O (sav), bu geçici düşüncelerine veya sıkıntılarına asla teslim olmamış ve intihara teşebbüs etmek aklının ucuna bile gelmemişti. Bütün bu dertlerin üstesinden gelebilmişti. Bu yüzden, eğer bu rivayet doğru ise, Efendimiz (sav)’in ümidinin ve iyimserliğinin dertlerine gâlebe çaldığını, hayatı ve insanî yönü ile ilgili hiçbir bilginin gizlenmediğini ispatlamaktadır.

[14]Buhari, 3866, 4663, 4692; Müslim, 2381.

[15]D.G. Hogarth, Arabia, Birinci Baskı, 1923.

[16]The Columbia History of the World, Birinci Baskı, s. 264.

[17]William Montgomery Watt, Muhammad at Mecca,, Oxford University Yayınları, 1953, s. 52.

Mohammad Elshinawy

Mohammad Elshinawy

FELLOW | Mohammad Elshinawy is a Graduate of English Literature at Brooklyn College, NYC. He studied at College of Hadith at the Islamic University of Madinah and is a graduate and instructor of Islamic Studies at Mishkah University. He has translated major works for the International Islamic Publishing House, the Assembly of Muslim Jurists of America, and Mishkah University