Yaqeen Institute for Islamic Research
The-Message-of-the-Prophet-The Proofs-of Prophethood Series-Hero-Image

Hazret-i Muhammed (sav)’in Mesajı: Peygamberlik Silsilesinin Delilleri

Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından tebliğ edilen  bu mesaj -yani O’nun insanlığa ulaştırdığı Kur’an ve O’nun sünneti (peygamberi örnekliği)-, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’in doğruluğuna bizzat şahitlik eder. O’nun ahlaki ve entelektüel büyüklüğünü hesaba katılmasa da, sadece yirmi üç yıl boyunca eda ettiği insanlığa rehberlik vazifesi ilgili belgelerin hacmi bile son derece nitelikli doluluğu ile şaşırtıcıdır. Hz. Musa’nın (aleyhisselam) öğretilerini içermeyen, daha ziyade, gelişimi yüzyıllar boyunca devam eden ve zamanla tamamlanan tarihsel bir kitap olan İncil ile karşılaştırılamaz. İnsanlığa ulaştırdığı mesajların değerini, kendi öz niteliği ve kapsamının genişliği açısından düşünün. Bu mesaj, insanların Yaratıcı’yla, çevresindekilerle, hatta hayvanlarla ve cansız varlıklarla ilişkisini tanımlamış, insanlığın bireysel ve sosyal refahı için asırları aşan evrensel bir hikmet sunmuştur. Buna ilaveten bu mesajın ne kadar tutarlı olduğunu düşünün. Uluhiyet, bireyin fiilleri, insanlar arası münasebet, medeni kanunlar, dış politika, şekilendirilmiş ibadet ve manevi idrake hitap eden böyle kapsamlı bir metnin uyumu, onu, apaçık bir mucize olmasaydı bile, eş benzeri olmayan ilgi çekici bir kitap olarak nitelendirmeye yeterdi. Zamanın akışı ve eleştirilerle yıpranan diğer dinlerin prensipleri ve yasalarıyla kıyas edildiğinde bu mükemmellik daha da belirginleşmektedir. İnsanoğlunun, dengeyi ve toplu refahı sağlayabilecek eskimeyen bir sistemi tasarlamaktan aciz oluşu ve bu acziyetin sürekliliği Son Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mesajının değerini daha iyi anlamamızı sağlamaktadır. Bu makalede, 21. yüzyıl insanının en fazla değer verdiği alanlara odaklanılarak, bu mesajdaki en önemli 10 meseleye ışık tutulacaktır.

1) Tevhid-i Mutlak

        ”(Ey Rasûlüm,) de ki: “İşte benim (iman, ihlâs ve Tevhid) yolum: Ben, (körü körüne ve         taklide dayalı olarak değil,) görerek, delile dayanarak ve insanların idrakine hitap ederek Allah’a çağırıyorum: ben ve bana tâbi olanlar.” (Yusuf 12/ 108)

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), hiçbir zaman insanlardan kendisine ibadet etmelerini istememiştir. Çevresindeki insanların kendisine aşırı bir şekilde saygı göstermelerine de izin vermemiştir. Uluhiyet ile kendi insani ve beşeri fıtratı arasını keskin bir çizgi ile ayırmaktaydı. Bir meclise girdiğinde insanların ayağa kalkmalarını istemiyor ve onları bundan men ediyordu. İnsanlara yaptığı vaazlarında, dolaylı olarak kendisini Allah ile eşit tutanların bu görüşlerine net bir şekilde karşı çıkıyordu. Ölüm döşeğinde bile, geçmişte peygamberlerin mezarlarını tapınağa dönüştürenler insanların yaptığı yanlışlar konusunda insanları uyarmıştı.

O’nun mesajında, insanların kalplerinde saf tevhid inancının korunması, kullar ile Rabb’i arasında doğrudan ve birebir bağlantı kurmalarını engelleyen bariyerleri kaldırma arzu ve gayretinden daha fazla göze çarpan hiçbir mesele yoktur.

Aristokrat Rus bir aileye mensup olan  Leo Tolstoy (ö. 1910), tarihinin en iyi romancısı olarak kabul edilmektedir. Birçok insan, onun İslam’a olan büyük hayranlığından haberdardır.  Bununla ilgili olarak ona atfedilen birçok açıklama vardır. O açıklamalarınan birinde şöyle der:

        ”Muhammed her zaman Hıristiyanlıktan üstün bir konumda olmuştur. Allah’ı asla         bir insan olarak tanımlamaz ve kendini O’nunla eşit tutmazdı. Müslümanlar, Allah’tan başkasına asla ibadet ve kulluk etmezler. Muhammed, O’nun elçisidir. Bunda herhangi bir sır ve gizem yoktur.”

Bir başka ifadesinde ise Tolstoy şöyle demiştir: ”Kur’an’ı okuduktan sonra bütün insanlığın ihtiyacı olan kutsal kaidelerin burada olduğuna inandım.”[1]

İnsanlığın en büyük varoluşsal ihtiyacı, yalnızca tek bir ilah olduğunu kabul etmektir. Sadece ona inanmak, akıl ve sezgiyle mümkün olabilir. İnsanlar bir amaç için yarılmış varlıklardır ve sadece hikmetle hareket eden biri onlara bu hedefi gösterebilir. Yaratıcı bize bu amacı bildirmiş olmalıdır. Bu nedenle de ”semavi vahiy alan peygamberlerin” olduğu din modeli olan “ilahi vahiy”  son derece mantıklıdır. Diğer dinlere gelince… Bunlar, amaçla ilgili en büyük ve en acil meselelerin ve hayatı anlamlı kılan şeylerin ifasında yetersiz kalan sınırlı felsefeleri içerirler. İbrahimi inançlarla alakalı araştırmada, Allah’ın birliğine yapılan vurgu, İslam’da çok net bir şekilde görülür. Sadece İslam’da Allah’a tevhid-i mutlak ve mükemmellik atfedilir. Bütün insanlığa eşit derecede merhametli ve aynı mesajla tüm insanlığa hitap eden ilah anlayışı sadece İslam’da bulunmaktadır.    

2) Kader

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

        ”Gerek (kıtlık, kuraklık, deprem gibi) yerde, gerekse (hastalık, açlık, sevdiklerinizi kaybetme, mallarınızdan eksilme gibi) kendinizde vuku bulan hiçbir musibet yoktur ki,         onu yaratmamızdan önce bir Kitap’ ta kaydedilmiş bulunmasın. Bu, Allah için elbette pek kolaydır. Böyledir ki, elinizden bir şey çıktığında gam çekmeyeseniz, Allah size bir nimet bahşettiğinde de şımarmayasınız. Allah sevmez kendini beğenmiş, kendisiyle övünüp duran hiç kimseyi.” (Hadid 57/ 23)

Benson- Henry Akıl Sağlığı Enstitüsü kurucularından Herbet Benson diyor ki; “İnsanı stresten koruyan, bağışıklık sistemini diri tutan en iyi şey Allah inancıdır. Her şeyin bir el tarafından kontrol altında olduğunu bilmek insan zihninde tarif edilemez bir rahatlık sağlar.”[2] Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem ) kadere yani her şeyin tek bir el tarafından kontrol altında olduğuna inanmayı şu şekilde tarif ediyor: “ Kadere iman hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine iman etmektir.”[3] İnsan, kadere iman etmezse, fiziksel ve metafizik âlem arasında ikilemde kalır. Bu da kişinin manevi hayatına ciddi bir zarar verebilir. Görmediğimiz ve gidişatına müdahale edemediğimiz varlıklar (cin, melek vs.), Allah’a ibadet ediyor olsalar bile kişiye endişe verir. Oysa kader inancı ile kişi bilir ki her şey ancak Allah’ın izni ile meydana gelir ve her şeyi sadece Allah yaratır. İşte bu inanç kişi de iç huzuru oluşturur.

Buna benzer bir şekilde Mayo Klinik’ten Amerikan Kanser Topluluğu yönetim kurulu üyesi olan Edward T. Creagon en iyi stres kontrolünün, hayatın her zaman adil olmadığına, iyi olan insanların her zaman kazanan olmayacağına inanmaktan geçtiğini söylüyor.[4] Başka bir ifadeyle, Herşeyin Allah’ın elinde olduğuna ve sonsuza kadar da onun elinde olacağına inanmak ve Allah’ın bu hayatı, yalnızca kendisinin bildiği bir hikmete binaen inişli çıkışlı olarak yarattığına iman etmek; hayatı daha katlanılabilir ve daha keyifli bir hale getiren iki ana sebeptir. Bu inanç  Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz tarafından kalıcı bir şekilde öğretilmiştir. O’na inananlar, bu akideye sahip oldukları için, yoksulluk korkusu ve benzeri diğer zorluklarla karşılaştıklarında, bunlara rıza ile mukabele edebilmektedirler.

3) Namaz

İslam’ın şartlarından ilki kelime-i şehadet ikincisi ise namazdır. Dilbilim açısından bu kelime  bağ ve irtibat anlamına gelir.  namazı Rab ile bir bağlantı olarak addedebiliriz. İnsanı hayatın akıl almaz sirkülasyonu içerisinden çekip çıkaran ve yaratıcısı ile bağını pekiştiren bir fırsattır. Namaz, insanların Yaratıcı ile olan ilişkilerini güçlendirmek amacıyla, kendilerini bu hayatın çarklarından çekip çıkarmaları; imanlarını takviye etmeleri, eda edilmemesi halinde solmaya ve devamlı bir şekilde zenginlik ve şehvet kovaladığı çölde çatlamaya mahkum olan ruhlarını dinlendirmeleri için Allah’ın bahşettiği bir imkandır. Ruh için namaz kılmak, sıcak bir günde, iş ortasında bir ağacın gölgesine dönüp dinlenmek gibidir. Maneviyatımızı tazeleyip gençleştirmemiz için bize verilen bir imkan, bize hayatın başlangıcını, bizi Yaratan Rabb’imizi ve yaratılış sebebimizi hatırlatan bir vesiledir. İhlas ve huşu ile eda edildiğinde, sahibini günahlara ve çirkinliklere bulaşmaktan korur.[5]

Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) namazın günde beş defa müslümanlar için farz olduğunu tebliğ etmiştir. Bazı insanlar bunun ağır bir sorumluluk olduğunu düşünseler de, birçok müslüman -özellikle de namazlarını eda edenler- günlük 5 vakit namazı kılmanın yanısıra buna nafileleri de eklemektedirler. İstenilenin daha fazlasını yaptıran bu adanmışlık namazın ne kadar mana dolu bir ibadet olduğunun en açık göstergesidir. Namaz, imanın en bariz meyvesi (ve tohumu)dur. Hz. İsa’nın şöyle söylediği belirtilmektedir: ”Onları meyvelerinden tanıyacaksınız. Dikenli bitkilerden üzüm, devedikeninden incir toplanabilir mi?” (Matthew 7:16)

Bir önceki Papa John Paul II, İslam dini ile aralarındaki farklılıklarına rağmen, kesin bir dille şu açıklamayı yapmıştır:

        ”Müslümanlırın dindarlığı kesinlikle saygıyı hak ediyor. Mesela onların namaza olan sadakatlerini beğenmemek imkansız. Zaman ve mekân gözetmeksizin dizleri üzerine çöküp, tamamen kendini namaza vererek Allah’a ibadet etmeleri, insanları gerçek ilaha davet eden tüm herkes için, özellikle de görkemli katedrallerini terk eden, çok az         dua eden ya da hiç dua etmeyen Hıristiyanlar için örnek bir model oluşturmaktadır.” [6]

Hiç şüphesiz namazın en önemli ve en bariz faydası, kulun, Yaratıcı ile bağ kurmasına imkan sağlamasıdır. Allah ile kurulan bu bağlantı, insanın bu hayattaki amaçlarını yerine getirmeye devam etmesine ve ahirette de kurtuluşa hak kazanmalarına yardımcı olan manevi direnci besler. Bunların yanında namazın fiziksel ve psikolojik faydaları da oldukça şaşırtıcıdır. Yapılan araştırmalar, namazın, zihinsel ve psikolojik açıdan kişiye daha iyi bir otokontrol imkanı sağladığını ve günlük hayatın akışı içinde bireyin sağlığını tehdit eden stresi de dengelediğini göstermektedir. Etrafımızda artan kaygı bozukluğu, depresyon, uyuşturucu bağımlılığıintihar eğilimleri gibi durumlar göz önüne alındığında, can çekişen dünyanın müslümanlara emredilmiş olan namaz ibadetine ne kadar ihtiyacı olduğu ortaya çıkmaktadır: “Dünyada sağlıkları yerindeyken secdeye çağrılır (ama bu çağrıyı reddederlerdi). (Kalem 68/ 43)

4) Oruç

İslam’ın bir diğer rüknü, hicri takvime göre ramazan ayı boyunca dünyanın dört bir tarafındaki milyonlarca müslümanın tatbik ettiği oruç ibadetidir. Müslmanlar, yaratıcılarına olan sadakatlerini göstermek için ramazan ayı boyunca gün doğumundan gün batımına kadar yiyip içmekten ve eşleri ile cinsel münasebette bulunmaktan kaçınırlar. Bu gibi bedeni ihtiyaçların kısıtlanması kişinin maneviyatını güçlendirir, vicdanını diri tutar, Allah’ın her daim bizi gördüğü bilincini pekiştirir. Ayrıca kişinin günlük diğer işlerinde Allah’a tevekkülünü arttırır. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: ”Her kim yalan söylemeyi ve yalanla iş yapmayı (sahtekârlığı) bırakmazsa, o kişinin yemeyi içmeyi terketmesine Allah’ın hiçbir ihtiyacı yoktur.”[7] Oruç tıtn mü’min, açlığı ve her istediğinde yemek yiyememeyi tecrübe ederek, fakir ve miskin haldeki insanlarla empati kurmayı öğretir. Bu yüzden, zaten cömert olan Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, her ramazanda cömertlikte zirveyi yaşamış ve kendisine iman edenleri de, bu ay içinde vacip bir ibadet olan sadakat-ı fıtır ile yükümlü tutmuştur.[8]

Orucun hem fiziksel hem de psikolojik sağlık açısından birçok faydasının olduğu da unutulmamalıdır. Baltimore Ulusal Yaşlanma Enstitüsü’nden Mattison ve Lane tarafından 2003 yılında yapılan bir çalışma, alınan kalori miktarını azaltmanın ömrü uzattığını ve yaşlılığa bağlı hastalıkların görülme sıklığınıazalttığını göstermektedir. Carnell Üniversitesi’nde doktora yapan Clive McCay’ın laboratuvar fareleri üzerinde yaptığı benzer bir deney de, uzun süre sadece uygun besinlerle beslenip kalori diyetine tabi tutulan farelerin beklenenden neredeyse iki kat daha uzun yaşayabildiğini ortaya çıkarmıştır. Winconsin Üniversitesi Tıp ve Halk Sağlığı Fakültesinde doktora diplomasına hak kazanan ve yaşlanmayı önleyici etkenler üzerinde araştırma yapan Richard Weindiuch’ın ünlü ” Conto ve Experiment ” isimli deneyinde, aynı yaşta iki maymuna iki farklı diyet uygulanmıştır. Bu deneyden elde edilen sonuçlar, kalori alımının azaltılması ve orucun, yaşlanma ile ilişkili hücresel düşüşü tersine çevirip yavaşlattığını ifade etmektedir. Akıl sağlığı üzerine tedavi edici yönleri ile alakalı olarak, Moskova Psikiyatri Enstitüsü Oruç Kliniği’nden Dr. Yuri Nikolayev, ilaçların etkisiz kaldığı binlerce şizofreni hastasında oruç tutmanın ne kadar etkin olduğunu gözlemlemiştir.

5) Sağlıklı Beslenme

Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

        ”Ey Âdem’in evlatları! Her namaz vaktinde mescide giderken, süsünüz olan elbisenizi         giyinin. Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.” (Araf         7/ 31).

Bu ilahi talimatlar mutlak bırakılmamış; yeme, içme, giyim, kuşamla alakalı detaylar Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz tarafından ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır. Örneğin müslümanlara, hayatlarını tehlikeye sokacak bir açlık durumu yaşanmadıkça, domuz eti yemek haram kılınmıştır.[9] Buna ilaveten helal de olsa çok fazla et tüketmek tıbbi komplikasyonlarından kaçınmak adına tavsiye edilmemiştir. Bir hadis-i şerifte Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem ) Efendimiz şöyle buyurmuştur: ”İnek sütü ile tedavi olunuz. Çünkü ben Allah’ın bunda şifa yarattığı kanaatindeyim. Zira inek her çeşit ottan otlanmaktadır.”  Bununla alakalı bir başka hadiste de şu uyarıları yapmıştır: ”Sizlere inek sütünü ve bu sütten elde edilen yağı tavsiye ederim. Etinden ise sakınınız. Zira sütü ve yağı deva, eti ise derttir.”[10]  İnsanlar sadece yiyecek çeşitleri ile alakalı değil, yediklerinin miktarı ile ilgili de uyarılmışlardır. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyuruyor:

        ”Hiçbir kimse midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır. Ademoğlunun         omurgasını dik tutacak kadar yemesi kâfidir. Eğer daha fazla yemek istiyorsa,         midesinin üçte birini yemek, üçte birini su, üçte birini hava ile dolduracak şekilde         yesin.”[11] 

Hz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, hadislerine ilaveten yaşayışıyla da müslümanlara daha parlak ve belirgin bir yol haritası sunmuştur. Müslümanlara tavsiye ettiklerini yaşayarak sözden fiile aktarmış ve soyut olanı somutlaştıran bir rehberlik örneği sergilemiştir. Enes (radıyallahu anh) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den şu hadisi nakletmiştir: ”Hz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), ayakta iken su içmeyi yasakladı”[12] Hadisi naklettikten sonra, ayakta yemek yemenin de bir o kadar sakıncalı olduğunu eklemiştir. Yeme, içme ile alakalı olarak dikkat edilmesi gereken bu hususlar, aslında, asrımızda fazla yemekten kaynaklanan obeziteden kaçınmanın kanıtlanmış olan çözüm ve tedavi yollarıdır.[13]

6) Zinanın Yasaklanması

Sınırı olmayan cinsel özgürlük, laik dünyada karanlık bir yol olarak haline gelmiştir. Her ne kadar politize edilmiş olsa da, yelpazenin farklı uçlarındaki birbirine zıt ideolojik anlayışlardan uzmanların, cinsel yolla buluşan hastalıkların önlenmesinde iffeti, zinadan uzak durmayı ve evlilikte sadakati hâlâ geçerli bir yol olarak kabul ettiğine şahit oalcaksınız. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından insanlara ulaştırılmış, kişiyi muhafaza eden bu gibi değerler sayesinde HIV (AIDS) oranı müslüman çoğunluklu toplumlarda daha az görülmektedir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

        ”Zinaya yaklaşmayın, çünkü o, çirkinliği apaçık ortada bir hayasızlıktır, hem ne kötü bir yoldur!” (İsrâ 17/ 32)

Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), insanlara, zinayı ve aldatmayı yasaklayan ayetleri sadece ulaştırmala yetinmemiştir. Buna ilaveten, insanların bu yanlışa düşmelerine sebebiyet verebilecek kaygan zeminlere yaklaşmalarının önüne geçecek davranış kurallarını (sedd-i zerâî) da aktarmıştır. Bu kaidelere değer vermeyen ve saygı duymayan medeniyetler, geri dönüşü olmayan noktalara her zaman savrula gelmişlerdir. Bu gibi şehvet perestlik assasiyetlerin bertaraf olmasına sebep olmaktadır. Zina sadece kötü bir eylem olmakla kalmaz, insanı diğer kötülüklere de sevkeden bir süreçtir. Evlilik dışı ilişkilerle başlar ve tüm varoluş gayesini cinsel dürtülerini tatmine indirger. Bunu takiben, zoofili ve nekrofili dahil her türlü cinsel eğilim bozukluklarını kabullenmeye kadar götürür. Binaen aleyh, ayetin ”Zinaya yaklaşmayın” ifadesi ile başlaması ile ilgili yeni bir yaklaşıma göre; bu ayette, zinanın, yaklaşanları bile içine alıp yutan bir yangına benzediği ifade edilmektedir.

İslam’ın bu büyük tehditi engellemek için kullandığı metotlardan bir tanesi de aile müessesesidir. Zina, sadece bedensel hastalıklara bir davet değildir. Aynı zamanda o, yok ettiği aileleri, sevgi ve ilgiden mahrum doğan çocukları, sayıları milyonları aşan ve geç dönem kürtajla hayatına son verilen yavruları ve maliyeti sırtımıza bir yük olan hapishane sistemlerini önemsemeyen bencil bir anlayışı temsil eder. İslam bu gibi olumsuzluklara karşı iffetle ve sosyal sorumluluk bilincini arttırarak önlem almaktadır. Zina etmek, yalnız başına ölen yaşlıları ve anne babaları evlenmediği (veya çocuklarının varlığından haberdar olmadığı) için, dede ve ninelerinden ayrı düşen ve hayata küsen çocukları da etkilemektedir. Sonuç olarak yaşlılar, yükü omuzlamak için genelde ailenin varlığına ihtiyaç duydukları en zayıf ve savunmasız yaşlarında kendilerini birbaşlarına terk edilmiş bulurlar. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) bu tehlikeleri farklı vesileleri kullanarak deflarca vurgulamıştır. Örneğin, şehvet arzusu içinde olan bir gencin zina yapmak için izin istemesine karşın, ”Bu istediğinin annene yapılmasını kabul edebilir miydin? Ya kız kardeşine, ya kızına…?”[14] diyerek zinanın kötülüğüne dikkat çekmiştir. Yine buna benzer şekilde ”Teyze anne gibidir”[15] diyerek genişletilmiş aile bağının önemine vurgu yapmıştır.

7) Faizin ve Tefeciliğin Yasaklanması

Cabir Bin Abdullah (radıyallahu anh) şöyle bir hadis-i şerif rivayet etmiştir: ”Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) faiz alanı, vereni ve buna şahitlik edenleri lanetlemiş ve şöyle demiştir: Hepsi günahta eşittirler.”[16] Geçmişte ve günümüzde insanlar, özellikle karşılıklı rızanın olduğu durumlarda, faiz getiren işlemlerin tehlikelerini önemsemeyip küçümsediler. Ancak şüphesiz ki hikmet-i ilahiye, bizim dar bakışlı eleştirilerimizin fevkındedir ve bu ekonomi modelini kötü kabul eder.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

        ”Ey iman edenler! Allah’a isyandan sakınıp, O’na tam bir saygı içinde (takva dairesine girmeye çalışın) ve eğer gerçekten mü’minlerseniz, artık faizden kalan         mevcut alacaklarınızı bırakın. Eğer böyle yapmaz da (faizi helâl saymaya veya haram         kabul etmekle birlikte almaya devam ederseniz,) Allah ve Rasûlü’nden size karşı savaş açıldığı malûmunuz olsun. Eğer tevbe eder (ve artık faizden tam olarak vazgeçerseniz), anaparanız sizindir. Böylece ne zulmetmiş, ne de zulme maruz kalmış olursunuz.” (Bakara 278-279)

Günümüzde faizi esas alan bankacılık sisteminin, toplumlara ve bireylere, tamir edilemeyecek derecede bir zarar verdiğine ilk elden şahit oluyoruz. Tefeciliğin de ne kadar kötü bir niteliğe sahip olduğu apaçıktır. Çok hızlı bir şekilde temin edilen para kaynağı gibi görünse de, aslında insanları iyice borç batağına gömmektedir. Borcu alan tüm riski yüklenirken, borç veren hiçbir risk almamaktadır. Herhangi bir çaba göstermeksizin paradan, para kazanılıyor. Böylelikle zengin daha zengin, fakir daha da fakir bir hale gelmektedir. Düşünülemeyecek derecede tahribatlara sebep olan aşamalara örnek olarak, bu sistemin tarih boyunca pek çok ülkeyi, hatta süper güçleri bile yıkmış olan mali krizleri ve isyanları tetikleyen bir sebep olmuştur. Bunun sebep olduğu eşitsizliği Allah Teâlâ şöyle vurgulamaktadır: ”Ta ki; O mallar, içinizdeki zenginler arasında devredip duran bir servet haline gelmesin.”(Haşr  59/ 7) Bu yüzden, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), ”Kâr, kaybetme ihtimaline (riske) bağlıdır”[17] diyerek, faizden para kazanmayı yasaklamıştır.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’in yasakladığı, aşırı spekülasyonlara (garar) yol açan tefeciliğin tehlikelerini de eklediğinizde, ekonomik bir krizin tüm unsurlarına sahipsiniz demektir. Buna örnek olarak verebileceğimiz 2008 yılı ekonomik krizinin etkileri zihinlerimizdeki tazeliğini hâlâ korumaktadır. Bu nedenle Avrupa’da ve diğer ülkelerde İslami mali düzenlemelerin ekonomik sıkıntılar için ferahlatıcı bir alternatif ve çareler sunduğunu kabul eden küresel bir eğilim ortaya çıkmaktadır.[18]

8) Had Cezaları

 Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından belirlenmiş had cezaları sadece beş tanedir. Genelde bir düzine ciltten oluşan sıradan bir İslam hukuku kitabında, yaygın olarak kullanılan efsanenin aksine, had cezaları (hudud) faslı, kitabın yaklaşık % 2’sini teşkil eder. Bu %2’lik kısım incelendiğinde, bu beş had cezasının müslüman toplumlarda neden çok nadiren uygulandığını ve neden sadece bu cezaların korumayı amaçladığı değerleri besleyen bütünsel bir sistem içerisinde tam olarak işe yaradıklarını ortaya koymaktadır. Bahsettiğimiz bu beş ceza aslında, ceza olmaktan daha çok insanlara daha yaşanılabilir bir hayat sunmak için vardır. Neden Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), zina ve hırsızlık için bir had cezası emrederken kumar, domuz eti yemek ve tefecilik gibi suçlar için had cezası emretmemiştir? Bu gösteriyor ki had cezaları, şeriata uymayanlara karşı Allah’ın bir intikamı değildir. Aslında, bu had cezaları, bireyi ve toplumu kötü durumlardan korumak içindir. Hırsızlık ve zina, kişiye hızlı bir kazanç veya haz ve güçlü bir dürtü sağlar. Cezalandırılma korkusu olmadığı takdirde bazı insanlar, bu şehvet ve açgözlülüğü engellemeyi önemsemezler. Öte yandan, faiz getiren işlemler İslam’da hırsızlığa veya zina işlemine kıyasla daha kınanabilir olsa da, onlar için had cezası söz konusu değildir. Bu bir tezat gibi görünse de, aslında burada çok ince ve mükemmel bir detay gizlidir: Faiz, bir bütün olarak yavaş yavaş toplumun altını oyarken, hırsızlık çok hızlı bir kazanç sağladığı için insanların dürtüyle işlediği bir suçtur.

Politika Araştırmaları Dergisinde yayınlanan bir makalede, caydırıcılık ilkesinin gözden geçirilmesi önerilmiştir. Bu ilke temel olarak, suçluların hesapladığı menfaat-maliyet oranlarını değiştirerek suçun daha iyi önlenebileceğini teorik olarak ortaya koymaktadır. Yazarlar bunu, şu şekilde ifade etmektedirler:

        Var olan eserlerde ve yaptığımız sosyal deneylerde şu hususu tespit ettik: Bir suçun cezası net bir şekilde belirlenip açıklandığında, cezanın ciddiyeti, suç üzerinde kayda değer bir düşüşe sebep olmaktadır. Bu da bize, caydırıcılık ilkesinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.[19]

Başka bir ifadeyle suç işlemek üzere olan bir kişi yakalanma ihtimalini ve yakalanırsa bunun yaptırımının ne olacağını göz önünde bulundurur. Dolayısıyla bu iki faktör arasındaki denge gözetilerek suç işlemenin önü alınmış olur.

Farklı caydırıcılık teorilerinin etkinliği, kriminoloji forumlarında hâlâ tartışılsa da, pek çok bulgu; seküler dünyanın (merhametsiz cezaları kaldırmaya çalışan övgüye değer bir girişimde) gelişmiş gözetim, girişken polislik ve gelişmiş adli araç imkanlarını kullanarak suçluların yakalanmasına aşırı bir şekilde odaklandığını göstermektedir. Bunun akabinde cezayı tekrar değerlendirmek adına yapılan yanlışlar da söz konusu. Bazen merhametin yanlış kullanımından kaynaklanan bir değerlendirme sonucu, pek çok hayat kaybedilebilmiş veya harab olmuştur. Örneğin ciddi derecede başarısız hapishane sistemini kullanan Amerika Birleşik Devletleri, silahlı suçlar (2 milyondan fazla) ve esrar kullanma sebebiyle ilk kez hapse girme olaylarında dünyada ilk sırada yer almaktadır. (Afyon kullanıında ise 3. sıradadır.) ABD yasa profesörü Peter Moskos’un ”In Defense of Flopping” adlı kitabında belirtiği gibi; Bir kişinin hücre hapsine mahkûm edilmesinin, o kişiyi kısa ama yoğun bedensel acılara maruz bırakmaktan daha insancıl olduğu düşüncesi, toplumun uydurduğu bir safsatadır. İlginçtir ki; Hindistan’ın sömürgeleştirilmesiyle 18. yüzyılın başlarında İngiliz yetkililer, İslam Hukuku’nun İngiltere ve Avrupadaki ”Kanlı adalet” anlayışından çok daha hafif olduğunu hissetmişlerdir.[20] Ardından “İslam hukukunun birçok açıdan aşırı derecede hafif olduğu” gerekçesiyle müdahale ettiler. İngiliz mevzuatının amacı, bu hafifliği sınırlamaktı.[21] Bu yasalardaki yumuşaklık iki açıdan göze çarpıyordu. Birincisi; ömür boyu hapis ve işkence gibi uygulamalar yoktu. İkincisi, (1700’lü yılların sonlarında yöneticilik yapan başka bir İngiliz yetkilinin aktardığına göre) had cezası gerektiren hırsızlık suçu çok az görülmekteydi.[22]

Özetle Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), potansiyel suçluları caydırmak için tasarlanmış yalnızca beş farklı had cezası önermiştir. Çok nadir de olsa bu cezalara maruz kalanlar olmuştur, bu da suça meyilli olanlara cezanın işlerliğini gösterip caydırmıştır. Bu cezalar uygulandığında, birçok modern ceza sisteminden daha hafif olduğu anlaşılır.

9) Kişisel Temizlik

 Şu sözler Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’den rivayet edilmiştir:

        ”On şey fıtrattandır (yaratılıştandır); bıyıkları kesmek, sakal uzatmak, misvak (ile         dişleri temizlemek), burnuna su çekmek (burnu su ile yıkamak), tırnakları kesmek,         parmak aralarını yıkamak, koltuk altındaki tüyleri gidermek, etek tıraşı olmak, istinca         (idrar sonrası temizlenmek), mazmaza (ağızı temizlemek)”[23]

Eğer kişi bu hikmet dolu öğütleri hayatında uygularsa, bunun olumlu neticelerini kendi hayatında görecektir. Aynı zamanda İslam’ın ne derece kuşatıcı bir perspektifle hayata rehberlik ettiğini fark edecektir. Tek bir yönden değil, hem entelektüel hem manevi yönler açısından. Örneğin yukarıdaki bu on uygulama, yalnızca Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, kendi dönemindeki medeniyetlerin asırlarca önünde olduğunu ispatlamakla kalmaz, ayrıca, Rahim ve Aziz Allah’ın, kullarına olan merhametine de işaret eder.

İrlandalı meşhur bir oyun yazarı ve eleştirmeni George Bernard Show (ö. 1950) şöyle der:

        ”Dini şekillendiren Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi peygamberler; abdest gibi, tırnak ve saçlar dahil insan vücudundan arındırılan her şeye dikkatli ve özenli muamele gibi sıhhi tedbirleri bile, dini bir vazife olarak sunacak kadar aydınlatılmıştır. Ama bizim misyonerlerimiz bu gibi değerlerin düşüncesizce itibarını düşürüp, tembellik ve ihmal nedeniyle yerini de dolduramamıştır.”[24]

 

Banyo yapmak 11.yüzyıla kadar Avrupalılar arasında alışılagelmiş bir eylem değildi. Bu yüzden vebadan bir türlü kurtulamıyorlardı. Kir kaplı kıyafetlerini, üzerlerinden dökülene kadar giyerlerdi. Aynı zaman dilimlerinde müslümanlar her ibadet öncesi abdest alır, her cinsel münasebet sonrasında da tamamen yıkanmak suretiyle guslederler, hatta İslamiyet’in başlangıcından beri ölülerini bie yıkarlardı. 1000’li yılarda haçlılar, doğudan kendileri için enteresan Türk Hamamları haberleri ile gelmişlerdi. Daha sonra Avrupa’nın birçok bölgesinde hamamlar inşa edilmiştir.[25]

İslam dini var olduğu günden beri, insanlara düzenli olarak ağız ve diş temizliğini öğütlemiş,  kötü kokuya sebebiyet verdiği için, çiğ soğan yedikten sonra insanlar arasına karışmaktan uzak durmayı tavsiye etmiştir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:  ”Misvak, ağzı temizler ve Rabb’in rızasını kazandırır”[26] Son peygamber Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), bu hususların insanı Allah’a yaklaştırdığını, insanları ve kötü kokulardan rahatsız olan melekleri de mutlu ettiğini talim buyurmuştur. Günümüz teknolojisindeki ilerlemelerle, ağızdaki şekerin seyreltilmesinin dişlerin çürümesini ve dişeti enfeksiyonundan kaynaklanan ağrıların önlenmesinde ne kadar işe yaradığını biliyoruz.

Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) her namaz öncesi abdest alırken burnu su ile temizlemeyi tavsiye etmiştir. Araştırmacılar bu basit temizlik eyleminin ne derece etkili olduğunun araştırmalarını yaptılar. Bir çalışmada burun temizlemenin birçok hasta için, çok düşük maliyetle hayat kalitesini artıran muazzam bir etkiye sahip olduğu vurgulanmıştır.[27] Rinoloji (burun hastalıkları bilimi) uzmanları buna, ”burun yıkaması” ismini vermişlerdir. Çünkü buruna az miktarda su yollamak, diğer faydalarının yanısıra sinüziti önlemek ve tedavi etmek için kullanılan basit bir işlemdir. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhş ve sellem) bir hadisinde ”Oruçlu değilseniz, (abdest alırken) suyu burnunuza iyice çekiniz.”[28] buyurmuştur. Diğer bir deyişle, burnu yıkarken su, neredeyse boğaza kadar yaklaşmalıdır. Bu yüzden oruçluyken dikkat edilmelidir.

Genel toplum sağlığı için üstün hijyen anlayışını merkeze alan günümüz modern dünyasında bile, insanlar, müslümanların 1500 yıldır sahip olduğu hijyenik motivsyonu hâlâ sergileyememektedirler. Aşağıdaki bilgiler, Maya Klinik’in çok beğenilen web sayfasından alıntılanmıştır:

        Elleri yıkamanın sağlık açısından faydaları kanıtlanmış olmasına rağmen, çoğu insan         bunun gereğini yerine getirmemektedir. Bazıları tuvaleti kullandıktan sonra bile buna dikkat etmemektedir. Gün boyunca, insanlarla doğrudan temas kurmak gibi çeşitli         vesilelerle mikropları elinize bulaştırıyorsunuz. Ellerinizi sık sık yıkamıyorsanız; gözünüze, burnunuza ve ağzınıza dokunarak bu mikropları kendinize enfekte etmiş olursunuz. Ayrıca, bu mikropları başkalarına da yayabilirsiniz.

10) Bilim Ve Tıp

Belki de, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in en çok göz ardı edilen öğretisi, dünyanın ona en çok minnet duyması gereken şey, dünyaya bilimin önemini öğrettiği gerçeğidir. O, insanlığı cehalet ve batıl inanç zindanlarından kurtarmış ve Kendisine iman edenlere, hayatlarını ilim yolunda harcamayı tavsiye etmiştir. Bunun sonucunda O’na tabi olanlar ilmin her alanında hep en önlerde koşturanlardan olmaya gayret göstermişlerdir. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) şu sözleri söyleyerek Kendisine inananların entelektüel potansiyellerine işaret etmiştir: ”Dünyalık işlerinizi siz daha iyi bilirsiniz.”[29] Bu gibi ifadeler ilk müslümalanlara, hayat tecrübesi ve uzmanlığa saygı gösterilmesi ve bunların teşvik edilmesi gerektiğini, ayrıca asıldız doğmalar yoluyla engellenmemesinin lüzumunu öğretmiştir.

Bu dünya görüşünden yola çıkarak; İslam doktorların mesul tutulması uygulamasına öncülük etmiş ve müslümanlar, yüzlerce yıl boyunca entelektüel standartları belirlemişlerdir. Bu, bir tesadüf değil, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ”Kim bilgisi olmadığı halde hekimlik yapmaya kalkışırsa, sebep olacağı zararı öder.”[30] sözlerinin bür ürünüdür. Bu hadis ilke edinilerek, 10. yüzyılda, Bağdat’ta (Irak) her hekimin vazifesine başlamadan önce lisansını almak için sınava girmesini gerektiren bir sistem oluşturulmuştu.[31]

Bir başka hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Allah, tedavisini kimin bilip kimin bilemeyeceğini dikkate almaksızın, şifasını vermediği hiçbir hastalık yaratmamıştır.”[32] Bir başka deyişle, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) bu tedavilerin her birinin keşfedilebilir olduğunu bildirmiş ve insanları bu tedavileri araştırmaya teşvik etmiştir. Müslümanların tıpta ileri seviyede olduğunu Tıp Kütüphanesi Birliği kurucusu ve ikinci başkanı William Osler şu sözlerle ifade etmiştir: ”İbn-i Sina’nın ”el-Kanun Fi’t-Tıp” adlı kitabı,diğer tıp eserlerinden çok daha uzun bir süre Avrupa’da tıbbi İncil olarak varlığını sürdürmüştür.”[33]

Bir başka çarpıcı olay ise Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yaşanan şu hadise ile bizlere o dönemde tıbbi karantina yöntemini öğretmiş olmasıdır. İslam’ın ikinci halifesi Hz. Ömer (radıyallahu anh) Şam’a gitmek üzere çıktığı seferinde Serg denilen yere geldiğinde  Şam’da veba salgını olduğu konusunda bilgilendirildi. Bunun üzerine sahabe efendilerimizden Abdurrahman b. Avf (radıyallahu anh) Hz. Ömer’e (radıyallahu anh) ”Rasulullah’ın ‘Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba meydana gelirse oradan ayrılmayınız.’buyurduğunu söylemiştir.”[34]

Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in engin ufkunun rehberliğinde ortaya çıkan bilgi rönesansı hakkında, Yale Üniversitesi’nden Franz Rosenthal ”Knowledge Triumphant” adlı kitabında şunları kaydeder:

        İslam’ı hâkim kılan yapı taşlarından biri ilimdir. Müslümanlara verilmiş bu ilim         medeniyeti, onların diğer medeniyetlerden ayrılmasını sağlayan bambaşka bir renk ve şekil vermiştir. Aslında, İslam medeniyetinin tüm yönleriyle belirleyici bir unsuru olarak görev yapan başka hiçbir kavram yoktur. Müslümanın entelektüel yaşamının, müslümanın dini ve siyasi yaşamının ve ortalama bir müslümanın günlük hayatında,         müslüman için üstün değer olan bilime karşı tamamen yaygın olan tutuma temas etmeyen hiç bir alan yoktur. İlim İslam demektir. Teologlar, bu denklemin teknik doğruluğunu kabul etmek konusunda tereddüt etseler dahi bu bir hakikattir.         Teologların, bu kavramla alakalı derin tartışmaları, aslında bu konunun İslam için         temel bir öneme sahip olduğunu kanıtlayan en bariz göstergedir.[35]

”A History of Muslim Historigoraph” adlı bir başka kitapta Rosenthal Kur’an’ın sadece tarihsel araştırmaları teşvik etmekle kalmadığını, aynı zamanda tarihçiliğin seyrini de değiştirdiğini söylemiştir. Bunun sebebi, peygamberler gibi bireylerin, geçmişteki olayların ve yeryüzündeki tüm halkların yaşadıkları koşullarının, birden tarihin konusu haline gelmesidir. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in insanlığa ulaştırdığı Kur’an’daki tarihi bilgi zenginliğine ek olarak daha fazla açıklayıcı tarihsel bilgiye ulaşmaya teşvik edici olması da ayrı bir özelliktir.

Sosyal Antropoloji alanında araştırmalar yapan İngiliz yazar Robert Briffault (ö. 1948) şöyle demiştir:

        ”Bilim, Arap medeniyetinin modern dünyaya en önemli katkısıdır… Bilimin, Araplara olan borcunu, şaşırtıcı bulgular veya devrimci teoriler oluşturmaz Bilim, Araplara çok daha fazlasını borçludur; kendi varlığını… Bilimsel bilginin iki kaynağı, deney ve         gözlemdir… Bilimsel bilgiyi elde etmede Yunan metodu esasında teoriktir, bundan dolayı ilim daha fazla ilerleyebilecekken hak ettiği yükselişi yakalayamamıştır… Ne Roger Bocan’un ne de ondan sonraki adaşının deneysel metodu ortaya koymakla         alakalı kayda değer bir katkısı yoktur… Roger Bocan, müslümanların sahip olduğu bilimi ve bu bilimin metotlarını Hıristiyan Avrupa’ya ulaştırmaktan başka yaptığı bir         şey yoktur. Gerçek bilgiye ulaşmanın tek yolunun Arap Dili ve Arap bilimi olduğunu söylemekten de asla geri durmamıştır.”[36]

Sonuç

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) sadece, merhametiyle dünyayı kabul eden bir yetim değil, aynı zamanda O, kıyamete kadar her türlü dini, ahlaki sorulara cevap verebilecek ve medeniyetle ilgili problemlere çözüm olabilecek olağanüstü bir imkan sunan ümmi bir liderdir. O, kıyamete kadar taze kalacak ve kesinlikle işlevselliğini yitirmeyecek, ince ayarlı kanunlarla desteklenen, özlü bir mesajla gelmiştir. O’nun insanlığa ulaştırdığı mesaj tüm zamanlara hitap edecek bir esnekliğe sahiptir. Bu esneklik onun öğretilerinde (deneme yanılmaya gerk kalmadan) ortaya çıkan kusursuz bir dengeyi yansıtmaktadır. O dünyaya apaçık ve net, ama aynı zamanda, 1400 yıl önceki en parlak zekaların bile düşünemeyeceği dünya dinamiklerindeki değişikliklere cevap verebilecek kadar çok yönlü bir mesajla gelmiştir.

Böylece, bazılarının, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in entelektüel mucizesi olarak nitelendirdiği konuları, yani O’nun mesajının en ilgi çeken yönünü ve semaviliğinin en güçlü göstergesini işleyen çalışmamızı tamamlamış bulunuyoruz.


[1]Bakınız: Kont Lev Nikoleviç Tolstoy, Treatise on Sayings of Muhammad.

[2] Bakınız: Timeless Healing, Herbert Benson ve Marg Stark, Fireside Book, New York, 1997.

[3]Müslim (8)

[5]Hatem al-Hāj, MD, Fiqh of Worship: A Commentary on Ibn Qudāmah’s “Umdat al-Fiqh”, IIPH, 2011.

[6]Crossing the Threshold of Hope: John Paul II on Islam, 1994.

[7]Buhari, (6057).

[8]İbn’i Abbas (radıyallahu anh) buyuruyor ki; Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) insanların en cömerti idi. Onun en cömert olduğu anlar da ramazan aylarında Cebrail’in, kendisi ile buluştuğu zamanlardı. Cebrail (aleyhisselam) ramazanın her gecesinde Hz. Peygamber  (sallallahu aleyhi ve sellem) ile buluşur, (mukabeleli) Kur’an’ı kerim okurlardı. Bundan dolayı Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Cebrail ile buluştuğunda, esmek için engel tanımayan bereketli rüzgârdan daha cömert davranırdı.

[9]Buna benzer bir yasaklama İncil’de de bulunmaktadır. “Domuz çatal tırnaklıdır fakat geviş getirmez. Sizin için kirli sayılır. Bu hayvanların etini yemeyecek, leşine dokunmayacaksınız. (Deuteranomy (İncil’in beşinci kitabı):14/8)

[10]Bakınız:  el-Camiu’s- Sahih, (4061).

[11]Tirmizi, (2380); İbn-i Mace, (2/1111)

[12]Müslim, (2024).

[13]Bakınız: Melinda Beck, The Wall Street Journal, Putting ve End to Mindless Munching, Durham, N.C.

[14]Ahmed bin Hambel, (21705).

[15]Tirmizi, (1904); Ebu Davud, (2278).

[16]Müslim, (1598).

[17]Tirmizi, (1303).

[18]Bakınız: ”Vatikan Raporu İslâmi Finas Sistemini Destekliyor. Fransa, Şer’i Hükümlere Göre Oluşturulan Bankacılıktan Pay Almak İstiyor.”, The Brussels Journal, 12/03/2009, Raporun Orjinali:http://rassegnastampa.mef.gov.it/mefnazionale/PDF/2009/2009-03-04/2009030412006886.pdf

[19]Mendes, Silvia M. ve Michael D. McDonald, 2001,  Putting Severity of Punishment Back in the Deterrence Package, Policy Studies Journal, 29 (4),  588-610.

[20]Jörg Fisch, Cheap Lives and Dear Limbs: The British Transformation of the Bengal Criminal Law 1769-1817, Wiesbaden: Franz Steiner, 1983, s.88.

[21]Aynı yer, s.7.

[22]Aynı yer. s.88.

[23]Müslim, (1/223); Ebu Davud (1/14); İbn-i Mace (1/107); Tirmizi, (5/91); Nesai, (5/405).

[24]George Bernard Shaw, The Doctor’s Dilemma: Preface on Doctors, 1908.

[25]Times Online, The Dirty Secrets of Bath Time, 26 Mart 2009.

[26]Ahmed Bin Hanbel, (6/47); Nesai, (1/50).

[27]Tomooka L. ve Arkadaşları, Clinical Study and Literature Review of Nasal Irrigation, The Laryngoscope, 2000

[28]Ebu Davud, (142, 143); Tirmizi, (38); Nesai, (1/66, 69); İbn-i Mâce, (448).

[29]Müslim, (2363); Ahmed Bin Hanbel, (24964).

[30]Ebu Davud, (4576); İbn-i Mace, (3466); Nesai, (4845).

[31]Firas al-Khateep, Lost Islamic History, Oxford University Yayınları, 2014, s.72.

[32]Ahmed Bin Hanbel (3578). Bir başka rivayette; Usame Bin Şerik, bedevilerin şunları dediğinin naklediyor. ‘Ey Allah’ın Rasulu, hastalıklarımıza şifa aramalı mıyız?’ Bunun üzerine Allah Rasulü: ‘Şifa arayınız çünkü Allah tek bir tanesi hariç tüm hastalıklara deva yaratmıştır.’ Onlar tekrar sordular : ‘Ey Allah’ın elçisi’ O, nedir?’ O, dedi ki: ‘Yaşlanmaktır.’ Tirmizi, (3/258); İbn-i Mâce, (2/1137).

[33]” The Significance of Ibn Sina’s Canon of Medicine in the Arab and Western worlds. ” Science and Its Times: Understanding the Social Significance of Scientific Discovery, Encyclopedia.com, 11 Haziran 2017.

[34] Buhari, (5729); Müslim, (98).

[35]Franz Rosenthal, Knowledge Triumphant, Boston, Brill, 2007, s.2.

[36]Bkz: Robert Briffault, The Making of Humanity.

Avatar

Mohammad Elshinawy

Mohammad Elshinawy is a Graduate of English Literature at Brooklyn College, NYC. He studied at College of Hadith at the Islamic University of Madinah and is a graduate and instructor of Islamic Studies at Mishkah University. He has translated major works for the International Islamic Publishing House, the Assembly of Muslim Jurists of America, and Mishkah University