Yaqeen Institute for Islamic Research
Divine-Decree-and-Free-Will-in-Islam

İslamda Kader İle Özgür İradenin Bağdaştırılması

Giriş

Rahman, Rahim Allah’ın adıyla

Takdir-i ilahi veya alınyazısı olarak da bilinen kader meselesi, yani sonsuza dek olacak her şeye yaratıcı tarafından önceden karar verildiği düşüncesi ilahiyatçıları ve filozofları yüzyıllar boyunca sıkıntıya sokmuştur. Allah’ın bütün kainat üzerinde mutlak güç ve hakimiyet sahibi olması ve aynı zamanda yaptıklarımızdan sorumlu olmamız gibi, ilk bakışta çelişkili gibi görünen durumları nasıl bağdaştırabiliriz. Yaptığımız şeyler, istemesek de yapmak zorunda olduğumuz şeyler mi? Yoksa tercihlerimiz gerçekten bize mi ait?

Bu mesele müslümanlar arasındaki ilk mezhep ayrılıklarından birine sebep olmuştur. Kaderiye, insan iradesinin mutlakk özgürlüğün ve Allah’ın insan iradesi üzerinde hiç bir kontrolü olmadığını iddia ederken, Cebriye ise mutlak determinizm ve kaderciliği, yani Allah’ın insan iradesini tamamen kontrol ettiğini ve insanın iradesinin, onun fiillerine hiç etki etmediğini savunmaktadır. Aslında bu her iki grup da aşırı ve yanlış bir itikat anlayışına sahiptir. Eüer Allah’ın bir dahli yoksa, neden dualarımızda ona yalvarıyoruz? Eğer fiillerimiz ve kaderimiz üzerinde bizim hiçbir etkimiz yoksa, neden hep iyi ameller yapalım?

Bu mesele sadece ilk dönem müslümanlar arasında değil, tarih boyunca hem dini hem de dünyevi nedenlerle devamlı tartışılagelen bir konu olmuştur. Antik Yunan filozofu Aristo, evrendeki düzeni, yaşamın kaynağını, insan özgürlüğünü ve mutluluğu kavramaya dair önemine binaen, iki bin yıl önce bu konuyla ilgili ciddi bir şekilde ilgilenmiş ve bu konu hakkında yazılar yazmıştır.[1] Bu konu günümüzde,  matematik, fizik, biyoloji, psikoloji ve sosyal bilim gibi bilim dallarında, determinizm başlığı altında, karmaşık bir akademik tartışmanın konusu olarak incelenmektedir.[2] Hiç şüphesiz, kader anlayışımız hem dünyaya bakış açımız hem de belki de daha da önemlisi, dünyadaki davranışlarımız açısından belirleyici bir rol oynamaktadır. Müslümanlar, bu meselenin sebep olduğu pek çok felsefi belirsizlik sebebiyle, inançlarıyla ilgili şüpheler yaşamışlardır. Peki bu meselenin çözümüne dair, islami bakış açısı nasıl olmalıdır?

Kur’an ve Sünnet, tarih boyu bu mesele hakkında öne sürülen iki marjinal görüş arasında orta bir yol tutturmuş ve hem Allah’ın, insan fiilleri üzerindeki hakimiyetini hem de insanın kendi fiillerinden sorumlu olduğunu kabul eden bir anlayış geliştirmiştir.  

Mantık açısından yaklaşacak olursak, aslında bu iki görüş birbirlerini yanlışlamaktadır. Başka bir deyişle, ikisinin aynı anda doğru olması imkansız gibi görünmektedir. Bununla birlikte, Allah’ın zaman ve mekandan münezzeh olduğunu  

   ve şehadet aleminin kurallarıyla sınırlandırılamayacağını ve gayb aleminin kainatta var olan kurallara göre işlemediğini unutmamalıyız. İnsan ise, tam aksine zaman ve mekanın dar sınırlarına hapsolmuş, gerçekleri ancak bu zaviyeden anlayabilecek bir kapasiteye sahiptir. Takdir-i ilahi veya kader ise, zaman ve mekanın sınırlarını aşan bir olgudur. Bu yüzden, sınırlı bir kapasiteye sahip insan aklının, bu meseleyi kavraması oldukça zordur.

Bu nedenle, Allah, kader olfusunu tefsirde “soyut manaları somut tasvir ve resimlerle açıklama metodunu” içeren dil araçlarını özellikle de edebi tasviri kullanarak anlatmıştır.[3] Bu tasvirler kalem, levh-i mahfuz ve meleklerin yazdığı amel defteridir. Bunlar, kaderin tabiatını yani önce yazılanların sonrada silinenlerin tamamının Allah’ın kontrolünde olduğunu anlatır. Bu tasvirler uydurma değildir ve sadece mecazi anlam içermez. Aksine, alemde ciddi bir karşılığı olan ve bizzat var olan hakikatlerdir. Her şey ezelden karara bağlanmış olsa da, Allah, kaderimizi, yaptığımız tercihlere göre değiştirme gücüne sahiptir. Yaptıklarımızdan ahlaki olarak bizzat biz sorumluyuz. Allah, herşeyi sadece külli iradesiyle karara bağlamakla kalmamış, nihai kaderimizi belirleme konusunda sınırlı bir kontrol mekanizması işlevi gören cüz’i irademizi de dikkate almıştır.

İlahi Takdirin Doğası

İlahi takdir olgusunun islami literatürdeki karşılığı kaza ve kader kavramlarıdır ki, birincisi ”karar”, ikincisi ise ”ölçü” anlamındadır. İki kelimeden oluşan bu mefhum, ilahi takdirin iki yönüne işaret eder. İbn-i Hacer’e göre, ”alimler herşeyin ezelde genel hatlarıyla karara bağlanmış olmasına kaza, ayrıntı ve detaylara da kader demişlerdir.”[4]

Gerçi bu iki kavramın tanımı konusunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Burada esas aldığımız tanımlar, Kur’an ve sünnette yer alan iki metin grubuna dayandırılmıştır. Birinci grup metinler, kaderin değişmeyeceğini ve sabit olduğunu ifade eden metinlerdir. İkinci grup metinler ise, kaderin gerçekleşmesi sırasında ortaya çıkan değişikliklerle ilgili metinlerdir. Görünüşte çelişkili gibi görünen bu iki metin grubu, aslında bir hakikatin iki yüzü gibidir. Görünürdeki tezatın sebebi, muhat olan insan aklının, ilm-i ilahinin bir şubesi olan kader meselesini ihata etmedeki yetersizliğidir. Evet, muhat muhiti tam olarak ihata edemez ve kavrayamaz. Ayrıca her metin grubu, bizi külli ve cüz’i iradeye hakkını verme noktasında doğru davranışa yönlendiren ortak amaçta birleşir. Kutsal kitaplar dahil meydana gelecek herşeyin sabit ve değişmeyen planı Levh-i Mahfuz’da bulunmaktadır. Allahu Teala şöyle buyurur:

        ”Gerçekte o, pek değerli, şerefli bir Kur’ân’dır. Çok iyi korunan bir Kitap’ta, (Levhi         Mahfuz’dadır).” [5](Vakıa 56/77,78) 

Bu terim, herhangi bir şeyin veya bir levhanın zihni bir plan olarak kader olgusunun varlığına işaret eder. Levh-i Mahfuz, bilinen herhangi bir levhaya benzemese de bizim aşina olduğumuz bir kavramdır.

Levh-i Mahfuz kavramına vurgu yapılması, olacak herşeyin daha gerçekleşmeden önce, Allah tarafından bilindiğini ima eder.  Nitekim Rabb’imiz yüce kitabında şöyle buyurur:

        ”Bilmez misin ki Allah, gökte ve yerde her ne varsa ve her ne olup bitiyorsa hepsini bilmektedir.         Bunların hepsi bir kitapta kayıtlıdır. Her şeyi bilmek ve kayıtlı olarak bir kitapta tutmak, Allah         için pek kolaydır.” [6](Hacc 22/70) Rasulullah (sav) Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “Allah         mahlukatını bir karanlik içinde yarattı. Sonra üzerlerine kendi nurundan serpti. Bu nur, kimlere         isabet ettiyse hidayeti buldular, kimlere de isabet etmediyse sapıttılar. Bu sebeple diyorum ki:         “Kalem, Allah Teala’nin ilmi hususunda kurumustur.”[7] (Tirmizi, İman,18)

Allah, ne olacağını bilmenin ötesinde, olacak şeyler üzerinde tam bir kontrol ve güç sahibidir. Meydana gelecek herhangi bir şeyin gerçekleşmesine izin verebileceği gibi, onu engelleyebilir de. Kur’an’da şöyle buyrulur:

        ” O Zat ki, göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’nundur. O, asla çocuk edinmediği         gibi, mülk ve hakimiyette O’nun katiyen bir ortağı olmamıştır ve olması da mümkün değildir.         Her şeyi de O yaratmış ve her bir şeye belli bir ölçü, bir nizam         ve kader takdir buyurmuştur.’[8]

Hatta her insanın durumu, hayat süresi, amelleri ve ahiretteki nihai kaderi, ruh cenine üflendiği zaman melekler tarafından yazılır. Yani kaderimiz biz henüz doğmadan önce bile belliydi. Efendimmiz (sav) şöyle buyurur:

Herhangi birinizin ana karnında yaradılışı kırk günde olur, sonra o kadar müddet zarfında kan pıhtısı olur, sonra o kadar müddet içinde et parçası olur, sonra Allah Teâlâ bir melek gönderir ve bu meleğe dört kelime (ceninin kaderiyle ilgili dört hüküm) emrederek onun amelini, rızkını, ecelini, cennetlik veya cehennemlik olduğunu yaz, denilir. Sonra ona ruh         verilir. Sizden biriniz, cennetle kendisi arasında ancak bir arşınlık mesafe kalıncaya kadar iyi amel işlemişken kaderi önüne geçerek cehennemliklerin amelini işler (ve cehenneme girer).         Yine sizden biriniz, cehennem ile kendisi arasında bir arşınlık mesafe, kalıncaya kadar kötü         ameİ işlemişken kaderi önüne geçerek cennet ehlinin amelini işler (ve cennete girer).”[9] 

Biz bu dünyaya adım atar atmaz, önümüzdeki kaderimizle birlikte bir yola çıkarız. Buna rağmen irademiz ve fiillerimizden biz sorumluyuz. Çünkü irade-i külliye sahibi Rabb’imiz, kaderimizi şekillendirirken bir şart-ı adi ölçüsünde, bizim cüz’i irademizi dikkate almaktadır. Kaderimizi Allah şekillendirdiği için, iyi bir kadere sahip olmanın tek yolu ibadet, dua ve salih amellerle Allah’a yönelmektir. Bizim kendi üzerimizde bir kontrolümüz yoktur. Bu anlamda ”kalemler kaldırılmış ve sayfalar da kurumuştur”. Allah Rasulü Aleyhiekmelüttehaya Efendimiz şöyle buyurmuştur:

        “Sen Allah’ın emir ve yasaklarına riayet et ki, O’nun yardım ve inayetini daima yanında bulasın. Bir şey isteyeceğin zaman Allah’tan iste. Bir yardım dileyeceğin zaman Allah’tan yardım dile. Ve şunu da bil ki, bir konuda yardım etmek maksadıyla bütün herkes bir araya gelse, Allah’ın senin için takdir etmiş olduğundan öte bir yardımda bulunamazlar. Sana zarar         vermek maksadıyla hepsi bir araya gelseler, yine Allah’ın senin hakkında takdir ettiğinden öte bir zarar veremezler. Kalemler kaldırılmış, sahifeler kurumuştur.”[10]

Dikkat edilirse, İbn-i Abbas aracılığı ile Efendimiz (sav), bu hadiste bize kaderin önceden yazıldığını bildirmektedir. Sayfalar kurutuldu. Buna rağmen Allah Rasulü (sav) Efendimiz bize, Allah’a yönelmeyi ve ondan yardım dilemeyi emretmiştir.

Burada anlaşılması gereken en önemli nokta şudur: Allah’ın, gerçekleşmesinden memnun olmadığı şeyler dahil herhangi bir şeyin meydana gelmesi, ancak Allah’ın izni ve iradesiyle mümkündür. “Allah’ın iradesi”nin anlaşılması için iki yol vardır: Kevni irade ve teşrii irade. Kevni irade, Allah’ın olmasına izin verdiği iyi ve kötü her şeyi kapsar. Teşrii irade ise, Allah’ın bizden yapmamızı istediği salih amellerle ilgilidir.

Tahavi’nin genel kabul gören ve üzerinde uzlaşılan akide kitabına şerh yazan İbn-i Ebi’l-İzz şu açıklamaları yapmaktadır:

        ”Ehl-i sünnet alimler, Kur’an’daki ”irade” kavramının iki anlamda kullanıldığını söylemektedirler: Birincisi, önceden karar verilmiş, kevni ve yaratıcı irade. İkincisi de dini, hükmi ve teşrii irade. Yani teşrii irade Allah’ın sevdiği ve hoşlandığı şeyleri, kevni irade ise Allah hoşlanmasa bile meydana getirdiği her şeyi içerir.”[11]

İslam’ın ilk dönemlerinde mezhepçiliğe yol açan karışıklık, kaderiye ve cebriyenin, bu noktayı anlayamamasından kaynaklanıyordu.

İbn-i Ebi İzz, açıklamalarına şöyle devam eder:

        ”Hatanın kaynağı, bir şeyi dilemek ve yaratmak ile sevmek ve hoşlanmanın aynı zannedilmesidir. Cebriye ve kaderiye her ikisini de aynı manada yorumlar ve daha sonra da fikir ayrılığına düşerler. Cebriye varlık sahasına çıkan her şeyin Allah’ın emri ve takdiri ile olduğunu, bu yüzden de Allah tarafından sevildiğini ve onaylandığını iddia eder. Kaderiye ise, günahların ve isyanın Allah tarafından sevilmediğini ve hoş karşılanmadığını, dolayısıyla da Allah’ın emir ve takdiriyle yaratılmadığını, bilakis başka bir güç tarafından yaratıldığıını kabul eder. Bununla birlikte, bir şeyi dilemek ile onu sevmek arasındaki fark kitap ve sünnette         açıklanmış ve insan fıtratına da yerleştirilmiştir.”[12] 

Yani, cebriye Allah’ın hayrı ve şerri yarattığını ve dolayısıyla ikisini de sevdiğini söylerken, kaderiye, şerrin Allah’ın yaratması ile meydana gelmediğini, yani başka bir güç tarafından yaratıldığını söyledi. Böylece, cebriye insanlığın ahlaki sorumluluğunu reddederken, kaderiye de Yaratıcı’nın tam gücünü inkâr etti.

Aslında bizim tercihlerimizin bir anlamı vardır ve onlar kaderimizin şekillenmesine etki eder. İrademizi, Yaratıcının teşrii iradesine uygun hale getirir, O’nun iradesine ram edersek, kaderimiz olumlu anlamda değişir. Mevla-yı Müteal şöyle ferman buyurur:

        ”Allah, dilediği hükmü iptal eder, dilediğini sabit bırakır. Ana kitap O’nun yanındadır.”[13]

 

”Ana kitap” tabiri, ”kitapların anası” (ümmü’l-kitap) demektir ve ezelde, hiç değişmeyecek şekilde kaderin yazıldığı Levh-i Mahfuz kastedilmiştir. Ancak bir de lmelekler tarafından şahısların, amellerin ve yaşanacakların kaydedildiği levh-i mahv ve ispat vardır ki işte burada yazılanlar bizim tercihlerimize ve fiillerimize göre değişebilir. İbn-i Abbas ayeti yorumlarken şöyle bir açıklama yapmıştır: ”İki kitap vardır: Birincisi Allah’ın dilediği şeyi sildiği bir kitap. İkincisi O’nu indindeki kitap”[14] Birincisine Levh-i Mahv ve İspat, ikincisine de Levh-i Mahfuz denir. Aslında herşey melekler tarafından kaydediliyor ve mukadderat her gün ya gerçekleşiyor ya da değişiyor. Herşeyin zimamı elinde olan Zat (cc), yüce kitabında şöyle buyurur:

        ”Göklerde olan, yerde olan herkes, ihtiyaçları için O’na yalvarır (bütün bunları gerçekleştirmek için) O, her an yeni tecellilerle iş başındadır.[15]

Ebudderda (ra), bu ayeti, mukteda-yı küll Efendimiz (sav)’e sorunca, şu cevabı almıştır:

        ”Şuunat-ı ilahiyedendir işleri arasında Günahları bağışlamak, zorlukları kolaylaştırmak, bir topluluğu yüceltip diğerini alçaltmak şuunat-ı ilahiyedendir.”[16]

Mücahid (r. aleyh) de bu ayeti “İsteyenlere vermek, sıkıntıda olanları kurtarmak, dua edenlere cevap vermek ve hastayı iyileştirmek O’nun yaptığı işlerdendir” diyerek bu ayeti açıklamış ve ayrıca “Zorlukları kolaylaştırmak, ihtiyaçları gidermek ve günahları bağışlama”yı da bunlara ilave etmiştir.[17]

Kaderdeki bu bariz değişim ne bizim gücümüz ve kabiliyetimizle, ne de Allah’ın bilgisi haricinde cerayan etmiştir. Tam aksine, sadece biz kendi irademizi Allah’ın iradesine ram ettiğimiz zaman kaderimiz olumlu manada değişebilir.

Buhari şarihi İbn-i Hacer der ki:

        ”Allah’ın ilmi değişmez ve değiştirilemez. Değişmesine veya değiştirilmesine izin verilen şey, bir eylemde bulunan insanların eylemlerinin şnsanlar tarafından algılanma şeklidir. Böylece, ömrün uzaması ve kısalması örneğinde olduğu gibi değişiklik veya tasdik gerçekleşmiş olur. Allah’ın ilmine gelince, onu değiştirme veya teyid etme imkanımız yoktur.”[18]

Kaderi değişmesine sebep olan unsur niyet, ibadet, dua ve salih amel gibi fiillerdir. Fakat bizim fiillerimiz kaderi değiştirme gücüne sahip değildir. Aksine, bu değişim Allah’ın iradesine uygun davrandığımız için O’nun, bize verdiği bir hediyedir. Bu şekilde, insanlar amellerinden sorumlu olurlar.

İnsanın İradesi, Fiili ve Sorumluluğu

Kur’an ve sünnet insanları ahlaki sorumluluğunu net bir şekilde ifade etmiştir. Allah (cc) şöyle buyurur:

        ”Herkesin kazandığı,yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez. Sonunda hep dönüp Rabbinizin huzuruna varacaksınız. O da içinde bulunduğunuz ihtilafın içyüzünü, işin gerçeğini size bildirecektir.”[19]

Yaşamanın amacı bundan ibarettir. Hesap gününde sona eren büyük imtihan, yargılama adil ve anlamlı olmadığı sürece mantıklı olmayacaktır. Bu yüzden, Allah, hayırda kullanması için iradeyi insana bırakmıştır. Bizim irademizin ”özgür irade” olarak nitelendirilebilmesi için, yaptığımız şeyleri yapmaya zorlanmamış olmamız gerekir. Ahirette bize verilecek olan ödül veya ceza, Allah’ın bize verdiği özgür irademizle işlediğimiz fiillerin bir sonucu olacaktır. Bunu ifade sadedinde Mevla-yı Müteal şöyle buyurur:

        ”Bu, olsa olsa bütün âlemlere bir öğüttür, bir uyarıdır. İstikamet sahibi olmak isteyenler onu dinlerler. Ama bu iş sizin istemenizle değil, ancak Rabbülâlemin olan Allah’ın dilemesiyle tamam olur.”[20]

Başka bir ayette de şöyle buyurur:

        ”İşte bu, bir öğüttür, bir uyarıdır. Artık dileyen Rabbine varan yolu tutar. Ama Allah         dilemedikçe, siz dileyemezsiniz. Çünkü her şeyi bilen, tam hüküm ve hikmet sahibi olan, Allah’tır. Her şeyi bildiği gibi, rahmet ve hidâyete lâyık olanları da pek iyi bilir’[21]

Hanbeli mehebi fakih ve kelamcılarından İbn-i Teymiye kitabında şunları kaydeder:

        Allah’ın istediği her şey olur, istemediği hiçbir şey de olmaz. O, dilediğine hidayet eder, dilediğini de saptırır. İrade ve istidat sahibi kullar, Allah’ın kendilerine verdiği irade ve kabiliyetlere göre davranırlar. Ancak Allah, isteyip de gerçekleşmesine müseade ettiği ve ya         istemediği için gerçekleşmesine müseade etmediği şeyleri, kimilerine verdiği hidayeti,         kimilerini de içinde bıraktığı dalaleti, kendi iradesiyle hareket eden kulların davranışlarını… tüm bunları yaratırken bu milletin önceki kuşaklarının ve onların liderlerinin kaza ve kaderle ilgili inançlarına ilişkin üzerinde mutabakata vardıkları karara göre bizzat kendisi yaratmıştır.         Aslında kullar, Allah’ın dilemediği bir şeyi yapamazlar.[22]

Bu nedenle, Allah’ın verdiği irade ile yapmaya karar verdiğimiz şey, Allah’ın bizim için belirlediği kaderi şekillendirmektedir. İşin özü iyi ameller iyi bir akıbete, kötü ameller de kötü bir akıbete sebep olmaktadır. Nebiy-yi Zişan (aleyhiefdalussalavat) Efendimiz’in lal ü güher dudaklarından tebellür eden bir güzel kelamda şöyle buyrulur:

        ”Salih ameller kötülüklerden korur. Gizli sadaka    Rabb’in öfkesini giderir. Sıla-i rahim ömrü uzatır. Her hayırlı iş sadakadır. Dünyada hayırlı olan insanlar, ahşrette de hayırlıdır. Dünyada kötü olan insanlar, ahirette de kötüdür. Cennete ilk         girecek olanlar iyi insanlardır.”[23]

İbn-i Abbas (ra) da şöyle der:

        Şüphesiz, salih ameller yüzü tenvir eder, kalbe ziya verir, rızkı çoğaltır, vücuda güç kuvvet verir         ve mahlukatın kalplerinde muhabbet ve sevgiye sebep olur. Kötü ameller ise yüzü, kabri ve         kalbi karartır, vücudu takatsiz bırakır, rızkı azaltır ve mahlukatın kalblerinde nefrete sebep olur.[24]

Özellikle sıla-i rahimi devam ettirmek ve aile bağlarını sürdürmek, Allah’ın, o kşinin rızkını arttırmasına ve ömrünü uzatmasına sebep olur. Kainatın İftihar Tablosu (sav) Efendimiz şöyle buyurur:  

        ”Rızkının geniş ve ömrünün uzun olmasını isteyen sıla-i rahimde bulunsun.”[25]

İbn-i Ömer (ra) şöyle demiştir:

        ”Kim Allah’a karşı takvalı olur ve sıla-i rahimi sürdürürse, ömrü uzar, rızkı bollaşır ve akrabaları tarafından sevilir.”[26]

İbadet ve dua en etkili amellerdendir. Kaderimizde yazılı olan musibetleri dua kadar engelleyen başka bir şey yoktur. Alemlere rahmet Hz. Muhammed (sav) Efendimiz şöyle buyurur:

        ”Duadan başka hiçbir şey kaderi engelleyemez ve doğru amelden başka         hiçbir şey de ömrü uzatmaz.”[27]

Yine başka bir yerde Rasulullah (sav) şöyle buyurur:

        ”Dünyada, günah veya akrabalık bağlarını kesmek haricindeki meselelerle ilgili dua edip de         Allah’ın kendisine istediğini vermediği veya kendisinden bir kötülüğü gidermediği bir mümin yoktur.’[28]

Peygamber Efendimiz (sav), kaderi şekillendirme gücünün sadece Allah’a ait olduğunu bildiğinden, kötü bir kaderden korunmak için Allah’a şöyle dua etmiştir:

        “Allah’ım, hidayet ettiklerinin yoluna bizi de hidâyet et. Allah’ım, âfiyet ver. Dost edindiklerinle beraber bizi de dost edin. Verdiğin şeyleri bize mübârek eyle. Hükmettiğin şeylerin şerrinden         bizi koru. Şüphesiz Sen hüküm verirsin, fakat kimse sana hüküm veremez. Senin sevdiklerin zelil olmaz. Rabbimiz, sen mübarek ve yücesin.”[29]

Hz. Ebu Hureyre (ra), şu hadisi rivayet etmiştir:

        ”Allah Rasulü (sav) kendisi hakkında olumsuz mukadderattan, fakirliğe düşmekten,         düşmanların istihzasından ve şiddetli felaketlerden Allah’a sığınırdı.”[30]

Aynı şekilde, sahabe ve selef-i salihinden de kaderlerinde yazılmış olan kötü hallerin iyiye çevrilmesi için Allah’a açıkça yalvardıkları buna benzer dualar rivayet edilmiştir. Ebu Osman el-Hindi, Hz. Ömer’in Ka’be’yi tavaf ederken ağlayarak şöyle dua ettiğine şahit olmuştu:

        ”Ey Allah’ım! Eğer beni cennetlikler içinde yazdıysan, orada beni sabit kıl. Eğer beni cehennemlikler arasında yazdıysan, beni oradan sil ve cennetlikler listesine yaz. Sen dilediğini siler, dilediğini de yerinde bırakırsın. Ümmü’l-Kitab senin indindedir”.[31]

İbn-i Mesud şöyle demiştir:

        ”Ey Allah’ım! Eğer beni cehennemlikler listesine yazdıysan, beni oradan sil ve cennetlikler         arasına yaz.”[32]

Şakik Bin Seleme de şöyle demiştir:

        ”Ey Allah’ım!  Eğer bizi cehennemlikler arasında yazdıysan, bizi oradan sil ve cennetlikler         listesine yaz. Eğer bizi cennetlikler içinde yazdıysan, orada bizi sabit kıl. Sen dilediğini siler,         dilediğini de yerinde bırakırsın. Ümmü’l-Kitab senin indindedir.”[33]

Seleflerimiz, olumlu veya olumsuz olan her şeyin, Allah’ın takdiri olduğunu biliyorlardı. Halifeliği sırasında Hz. Ömer Suriye’ye doğru yola çıkmıştı. Oraya yaklaştığında veba salgını olduğunu öğrendi. Bunun üzerine Medine’ye dönülmesini emretti. Ebu Ubeyde ”Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun” diye sorunca, Hz. Ömer ona şöyle cevap verdi:

        ”Keşke bunu senden başkası söyleseydi ey Ebû Ubeyde! Evet Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz. Ne dersin, senin develerin olsa da iki tarafı olan bir vadiye inseler, bir         taraf verimli diğer taraf çorak olsa, verimli yerde otlatsan Allah’ın kaderiyle otlatmış; çorak         yerde otlatsan yine Allah’ın kaderiyle otlatmış olmaz mıydın?”[34]

Hz. Ömer, fiillerinin sonucu olarak gerçekleşen her şeyin, Allah’ın takdiriyle olduğınu, dolayısıyla da buna göre tavır alması ve esbaba riayet etmesi gerektiğini anlamıştı. Bu olayda da, zarara sebebiyet vereceğini bildiği için vebadan uzaklaşmıştır. Allah’ın takdirine etkisi olmayacağı düşüncesiyle emniyet kemerini takmayan kişi örneğinde olduğu gibi, insanlar, Allah’a tevekkül etmeyi ve kadere razı olmayı genellikle yanlış yorumlamakta ve bunu esbaba riayet etmemek gerektiği şeklinde algılamaktadırlar. Ancak Hz. Ömer’in bu tavrı bize göstermektedir ki; kadere teslimiyet ve Allah’a asıl tevekkül, günlük hayatımızda muhatab olduğumuz esbaba riayet etmemizi gerektirir. Nitekim İbn-i Hacer, Hz. Ömer’in bu tavrını şöyle yorumlamıştır:

        ”Öyle yaptığına göre demek ki,  Allah’ın takdir ettiği kader böyle idi. Kaderi, iradesinin hakkını vererek kendisine zarar verecek bir şeyden kendisini korumak olmuştu. O, oradan uzaklaşırken, Allah bu davranışı onun kaderi olarak takdir         buyurdu. Eğer ayrılmayıp orada kalsaydı, bu da yine Allah’ın takdir ettiği bir kader olacaktı. Demek ki, iki husus önemlidir: Allah’a tam tevekkül ve sebeplere tam riayet.”[35]

Allah’a tevekkül aslında tam da bu şekilde olmalıdır. Allah’ın, iyi işler yapanların kaderlerini iyi yazmış olduğu bilinciyle Allah’a tevekkül edilmelidir. Başka bir deyişle, eğer kaderimizin iyi olması için çalışırsak, Allah kaderimizi iyileştirecektir. Rasulullahn(sav) Efendimiz, Hz. Ömer’e şunu demiştir:

        ”Eğer siz, Allah’a hakkıyla tevekkül etseniz, kuşlar gibi rızıklanırdınız. Onlar aç gider, tok dönerler.”[36]

Hz. Ömer de şöyle demiştir:

   ”Hiçbiriniz, tembel tembel köşesine çekilip, kendisini rızıklandırması için Allah’a dua etmesin.Zira gökten altın ve gümüş yağmadığını çok iyi biliyorsunuz.”[37]

Kaderin ehl-i sünnete göre uygun anlaşılması işte böyle olur. Bu dünyanın sebep-sonuç ilişkisi üzerinden yürüdüğünü biliyor ve bu nedenle esbaba riayet ediyoruz. Ama bunu yaparken de bir esbabperest gibi sebepleri ilahlaştırmıyor ve Müessir-i Hakiki’nin Allah olduğunu biliyoruz. Rasulullah (sav), bütün hastalıkların allah’ın izin vermesiyle olabileceğini belirtmek için ”Hastalıklarda bulaşma yoktur” derken, aynı zamanda şart-ı adi planında esbaba riayetin önemini anlatmak için de ”Hastalıklı olanları, sağlıklı olanların arasına karıştırma” buyurmuştur.” [38]

Bu anlayışa göre, kendisine karşı esbaba riayet etmekle mükellef olduğumuz zat yalnızca Allah’tır. Gelecekte olmasını istediğimiz her fiil, yalnızca Allah’ın iradesine uygun bir şekilde gerçekleşmiş olmalıdır. Çünkü biz biliyoruz ki, olmasını istediğimiz şeyleri sadece kendi irade ve yeteneğimizle gerçekleştiremeyiz. Allahu Teala şöyle buyurmuştur:

        ”Hiçbir konuda: Allah’ın dilemesine bağlamaksızın,  “Ben yarın         mutlaka şöyle şöyle yapacağım” deme!”[39]

Unutulmaması gereken husus şudur: Allah dilemedikçe fiillerin ve sebeplerin hiçbir tesiri olamaz. Ancak kaderimizin iyi olmasını istiyorsak esbaba riayet etmemiz gereklidir. Yani esbaba riayet gerek şart, Allah’ın iradesi yeter şarttır. Kaderin gerçekleşmesinden önce de sonra da müminlere kaderle ilgili esbaba riayet tavsiye edilmiştir. İbn-i Teymiye der ki:

Kulun kaderle ilgili iki pozisyonu vardır: Kaderin gerçekleşmesinden önceki durum ve kaderin gerçekleşmesinden sonraki durum. Kaderin gerçekleşmesinden önce yapacağı iş, Allah’a sığınmak, O’na tevekkül etmek ve O’na dua etmektir. Kaderinde yazılan ve gerçekleşen şey kendi eylemlerinin sonucu değilse, yapacağı iş sabretmek ve buna razı olmaktır. Eğer başına glen şey kendi fiillerinin sebep olduğu hayırlı bir sonuç ise, yapacağı iş Allah’a şükretmektir. Eğer budurum kendi günahının neticesinde gerçekleşmişse, o zamn da Allah’tan af ve mağfiret dilemelidir.[40]

Kaderde yazılanlar gerçekleşmeden önce Allah’a sığınmalı, O’na dua edip yalvarmalı, O’na tevekkül etmeli ve iyi bir sonuç elde etmek için gerekli çalışmaları yapmalıyız. Kader gerçekleştikten sonra ise, onu kabullenmeli ve hayatımıza buna göre devam etmeliyiz. Eğer başımıza kendi eylemlerimizin sonucuyla alakalı olmayan doğal afet gibi bir felaket gelirse, bunu bu hayattaki imtihan unsurlarından biri kabul etmeli ve inancımızda sabit-kadem olmalıyız. Eğer bir nimete nail olursak, bunun için Allah’a şükretmeli ve O’na karşı minnet duygularıyla dopdolu olmalıyız. Eğer başımıza gelenler günahlarımız yüzünden ise, Allah’tan af dilemeli ve hatalarımızı telafi etmek için gerekenleri yerine getirmeliyiz. Mü’minler hayatın her safhasında kadere rıza ile hareket eder ve üzerlerine düşen mesuliyetleri eda ederler.

Allah’ın takdir ettiği bir musibeti rıza ile kabullenmek, hayatta karşılaşacağımız en zor imtihanlardan biridir. Aslında imtihan (fitne) kelimesinin kökü olan fe-ta-ne kelimesi ”Altın veya gümüş gibi değerli bir madeni, tortulardan ve değersiz maddelerden ayırmak ve iyiyi kötüden arındırmak”[41] anlamına gelmektedir. Allah (cc), ahlaki ve manevi açıdan yüceltmek için bizi imtihan etmektedir. Bu yüzdendir ki, en zor imtihanların bazıları, en iyi insanların başına gelmektedir. Öyleyse, başımıza bir musibet geldiğinde,

        Gelse cemalinden vefa,

        Yahut celalinden cefa,

        İkisi de cana safa,

        Lutfunda hoş, kahrın da hoş.

diyerek, bu musibeti rıza duygusuyla dopdolu bir şekilde kabullenmeli ve bu musibete takılmadan önümüze bakmalı, hayatımıza devam etmeliyiz. Yaşadığımız olayları   zihnimizde umutsuzca tekrar ederek geçmişe takılıp kalmamalıyız. Allah Rasulü (sav) Efendimiz şöyle buyurur:

        “Eğer başına bir iş gelirse, Keşke şöyle yapsaydım; o zaman şöyle olurdu.’ deme. ‘Allah’ın takdiri böyleymiş; O dilediğini yaptı.’ de. Zira, ‘Keşke şöyle yapsaydım’ sözü, şeytanın vesvesesine yol açar.”[42]

Biz tam olarak kavrayamasak da başımıza gelen her olayın ardında ilahi bir hikmet olduğuna imanımızın gereği, kaderi ve başa gelen musibeti kabul etmek, kalben huzura ve itmi’nana ermenin yoludur. ”Keşke” demek, şeytanın bu iç huzuru bozma metodudur. Nevevi, bu hadisi şu şekilde yorumlar: ” ‘Şeytan’ın işini yapmasına yol açıyor’ ifadesi, o kişinin, kendi kalbinde kaderle ilgili bir itiraz noktası oluşturması ve Şeytan’ın da o kişiyi bununla ayartması anlamına gelmektedir.”[43] Daha önce belirtildiği gibi, geçmişi kurcalamamalıyız.

Meydana geldikten sonra kaderimize razı olmak, hatalarımızdan ders çıkarmamamız veya yanlış tecrübelerimizzden bir şeyler öğrenmememiz gerektiği anlamına gelmez. Zira aleyhiekmelüttehaya Efendimiz, paha biçilemez beyanlarından birinde bize şunu söylemektedir:

        ”Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz.[44]

Yani aynı hatayı iki defa tekrar etmemeli ve önleyebileceğimiz olumsuz tecrübelerin takrarına müseade etmemeliyiz.

Sonuç olarak, bu hayatta bir seçim yapmak zorundayız. Bizi yaratan Rabb’imize ibadet edip salih amelller işlemeyi veya Allah’ın güç ve kuvvetine ayna olan kevni ayetleri görmezden gelmeyi seçebiliriz. Neyi seçersek seçelim, etkisi sonsuza kadar devam edecektir. Rasulullah (sav) Efendimiz şöyle buyururlar:

        ”Cennetin kıymeetini daha iyi anlayıp daha çok şükretmesi için, hiç kimse eğer kötülük yapsaydı cehennemde işgal edeceği yeri gösterilmeden cennete girmeyecektir. Neler kaybettiğini daha iyi anlayıp daha fazla üzülmesi için de hiç kimse, eğer iyilik yapsaydı cennette işgal edeceği yeri gösterilmeden cehenneme girmeyecektir.”[45]

Herbirimiz için cennet ve cehennemde bir yer ayrılmıştır. Hangi tarafa  gidersek gidelim, ya şükran duygularıyla dopdolu olacak şekilde ödüllendirilmek ya da pişmanlık duygularıyla cezalandırılmak için gidebileceğimiz diğer taraf bize gösterilecektir.  

Bir an için, bir uçaktan paraşütle atladığınızı düşünün. Kaderinizde kaçınılmaz iki seçenekten biri olacaktır. Ya paraşütü açıp yaşayacak ya da başarısız olacak ve öleceksiniz. Bu imkânların her ikisi de sizin için mukadderdir. Üçüncü bir seçeneğiniz bulunmamaktadır. Uçağın güvenli atmosferine geri dönmek imkanı da bulunmamaktadır. Seçimi yapmak ve arzuladığınız kaderi gerçekleştirmek tamamen sizin elinizdedir. Aynen öyle de; bizler cennet veya cehenneme giden bir yoldayız. Kaderimizden sonsuza kadar kaçamayız. Daha zamanın başlangıcında harekete geçirilmiş olan bu durumu değiştirme imkanımız bulunmamaktadır. Halbuki, cennette ebedi mutluluğa giden yol önümüze derilmiştir. Özgür irademizle yapacağımız fiil, kaderimizi belirleyecektir. Bu fiil, yolculuğumuzun ilk adımını atıp atmamakla ilgili sadece bizim alabileceğimiz bir karardır.

Kaderin Sırrı

Kaderin, insanın özgür iradesi ile çelişiyor gibi görünmesinin sebebi nedir? Zaman ve mekanla mukayyed olduğumuz için, bunların dışındaki herhangi bir şeyi tam olarak anlama yeteneğimiz sınırlıdır. Bizler, zaman ve mekanla mukayyed olduğumuz için, zaman ve mekandan müzezzeh Rabb’imizin, zaman ve mekânla sınırlanamayan fiil ve takdirlerinin niteliğini kavrayamıyoruz. Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek bizim münezzeh kalamayacağımız aşamalardır. Yani biz bunları belirli bir sıraya göre algılıyoruz. Dolayısıyla, gelecekte yapacağımız fiillerimizin, geçmişte takdir edilip yazılmasını aklımız almıyor. Ancak, Allah zamanı kendisi yaratmıştır ve Allah zamandan münezzehtir.  Bu yüzden O’nun için geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek yoktur. Efendimiz (sav), ”Hiçbiriniz zamana sövmesin. Zira Allah zamanın ta kendisidir.” [46] derken, Allah’ın zamanın yaratıcısı olduğunu kastetmiştir. Allah’ın kaderi tayin etmesi, gelecekte gizlenmiş ve açılmayı bekleyen bir meseleyi karara bağlaması demek değildir. Meydana gelecek şeyi, sadece kendi iradesine göre takdir buyurur ve ayette belirtildiği gibi ”O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. Bir şeyi yaratmak isteyince sadece ‘ol’ der, oluverir.[47]

Sonuç olarak kader, zaman ve mekanı aşkın, fiziki sebep ve sonuçların ötesindeki realiteleri düşünme kabiliyetimizin sınırlı olması sebebiyle bizim için bir muammadır. Özgür irade ile kader arasında var olduğu zannedilen zahiri bir çelişkiden dolayı, kader meselesinin özü ve esası bizim için bir muammadır. Ayrıntılarında da ayrı bir gizem mevcuttur. Zira biz, gerçekleşmesine Allah’ın izin verdiği

musibetlerin ve kötülüklerin arkasında gizlenmiş olan hikmetleri kavrayamıyoruz.

Sonuç olarak alimler, kaderin, hiçbir zaman tam olarak kavranamayacak ilahi bir sır olduğunu ve kaderle ilgili konuların derinliklerine dalmaya yönelik felsefi incelemelerin insanı yanlış anlayışlara yönlendireceğini söylemişlerdir. Tahavi şu şekilde düşünmektedir:

        ”Kader meselesi, Allah’ın, yaratmasıyla ilgili, kendi katındaki meleklere veya peygamberlere bile açmadığı bir sırrıdır. Bu sırrı bulmak için derinlemesine ararştırmak, bu sırla ilgili t artışmalar yapmak, başarısızlığa, aşamalı bir şekilde inkara ve günahla girmeye sebep olabilir. Bu tarz tartışma, düşünme ve imalı sözlere karşı kendinizi muhafaza etme adına temkinli olun.”[48]

Metinde geçen ”taammuq”kelimesi, burada, kaderle ilgili felsefi tartışmalara dalmak ve bu tartışmalarda boğulmak anlamına gelmekedir. Kaderiye ve cebriyenin ehl-i sünnet anlayışından ayrılmalarının asıl sebebi, işte bu tartışmalardaki aşırılık ve mübalağadır. Günümüze dek, düşünmeyi, İslam’ın orta yolundan çok uzakta farklı yönlere çeken filozof, kelamcı ve bilim adamları olmuştur. Sonuç olarak, Efendimiz (sav), ashabına kaderle ilgili tartışmayı yasaklamıştır. Bir yerde bu mesele ile ilgili tartışma yapılırken, Rasulullah (sav) öfkelenmiş ve şöyle buyurmuştur:

        ”Ben size bunu mu emrettim? Ben size bununla mı gönderildim? Sizden önceki kavimler, bu konuyu tartıştıkları için helak oldular. Bu konuyu tartışmamanızı emrediyorum.” [49]

Peygamber Efendimiz (sav) bize, ayrıca kader hakkında konuşulurken çok dikkatli ve ihtiyatlı olmamızı tavsiye etmiş ve şöyle demiştir: ”Kaderden bahsederken, ihtiyatlı olun”[50]

Bu nedenle, İmam Ahmed bin Hanbel’e göre yapılması gereken, “kaderi kabul etmek, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak, kaderle ilgili rivayetleri doğrulamak ve niçin ya da niye diye sormaksızın bu rivayetlere iman etmektir”[51] Bu ilke, nasıl olduğunu sorgulamaksızın kayıtsız-şartsız iman etme ilkesidir ve esma-i ilahiye ve sıfatı ilahiyeyi yorumlarken kullandığımız ilke de budur. Bu ilkenin bir diğer adıda tevkif ilkesidir ki, naslar varsa bunları olduğu gibi kabullenmek anlamına gelir. İbn-i Hacer, el-Sem’ani’den alıntı yaparak şöyle der:

        ”Bu konudaki (kader) bilginin yolu, teorik anolojileri ya da akıl yürütmeleri kullanmadan Kitap ve sünneti yorumlamaları (tevkif etmek) askıya almak ve tartışmaları bitirmektir. Teorik olarak         naslara dalan kimse, sapıtacak ve kafası karışacaktır. Ne zihnini düzeltebilecek ne de kalbini tatmin edebilecektir. Kader, Yüce Allah’ın sırlarından bir sırdır.” [52]

Allah bizim aklımızın kavrama kapasitesinin üzerinde olduğundan ”Kürsi”, ”Allah’ın eli”, ”Allah’ın herşeyi görmesi” gibi kavramları, bizim dünyevi aklımızla tam manasıyla anlamaya çalışmamız beyhudedir. Bu kelimeler bize tanıdık gelse de manaları basit gibi görünse de derinlemesine kavrayış tam manasıyla mümkün olamaz. Aynı şekilde, ”kalem”, ”Levh-i Mahfuz” ve ”amellerin yazılması” ibarelerinden asıl olarak anladığımız husus, kaderin var olduğu ve ona iman etmemiz gerektiğidir. Bunun ötesinde yapılacak herhangi bir sorgulama yapma imkanımız yoktur. Bu konuda ısrarcı olmak bizi hata yapmaya sürükler.

Emin olmak için rasyonel analiz ve felsefi düşünceler, meydanda at koşturmak ister. Ancak bazı mutlak ilahi gerçekler insan zihninin kavrama kapasitesinin üzerindedir. Körü körüne ve düşünmeden inanmaktan ve taassuptan uzak bir şekilde, bu meseleyi tam olarak anlayabilmek için, gayba ait gerçeklerden önce, duyularımızla algılayabileceğimizin ötesinde bilemediğimiz ve kavrayamadığımız geniş bir alan olduğunu kabullenerek, haddimizi bilmemiz ve küstahlıktan uzak durmamız gerekir.

Sonuç

Kadere iman, imanın altı rüknünden biridir. Hakkında en çok ihtilaf edilen ve tartışılan bu rükün, islamın ilk dönemlerinde mezheblerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Üzerinde anlaşılamayan husus, Allah’ın iradesi ile insan iradesi, Allah’ın yaratması ile insanın sorumluluğu, Allah’ın herşeyi bilen zaman ve mekan üstü ilmi ile insanın fiili ve mesuliyeti arasındadır. Kader ile insanın sorumluluğunu bağdaştıramayan kaderiye ve cebriye, birbirleriyle eksik malumatlı bilgilerle tartışıyorlardı. Kur’an ve sünnet ifrat ve tefritten uzak vasat bir yol izlemektedir. Allah, Rabbu’l-Alemin’dir. Alemlere hükmeden bir saltanata sahiptir. Meydana gelecek her şeyi önceden bilir. Sınırsız gücüyle onları yaratır. Aynı zamanda Allah, kıyamet gününe kadar insanlara salih amel işlemeleri için irade vererek, onları imtihana tabi tutmuştur.

Kalem, Levh-i Mahfuz ve amel defterlerinin edebi sembolleriylekaderin var olduğu bize Kur’an ve sünnette anlatılmaktadır. Allah değişmesi mümkün olmayacak şekilde herşeyi Levh-i Mahfuz’da takdir buyurmuştur. Ama, insan iradesi ve eylemlerine göre değişebilen yazılar Levh-i Mahv ve İspat’tadır. Yani eğer Allah bizim hakkımızda kötü bir kader takdir buyurmuşsa, bunu ona dua edip yalvararak ve salih ameller işleyerek değiştirme imkanı mevcuttur. Bizler, Allah’ın bize bahşettiği cüz’i iradeyle, Allah’ın bizim hakkımızdaki takdirine yön verebilmekteyiz. Sonuç olarak her insan için sonu cennet ve cehenneme varan iki yol takdir edilmiş ve ancak hangisine gidileceği insanın iradesine bırakılmıştır. Bu edebi mecazlar, farklı karmaşık felsefi bir tartışmanın ne olduğunu anlamanın en iyi ve en kolay yoludur. Bu meyanda alimler, bize, nesları tartışmayı durdurmamızı ve bu konu hakkında konuşmanın tehlikelerinden kendimizi korumamızı tavsiye etmişlerdir.

Tevfik Allah’tandır. Doğruyu en iyi Allah bilir.


[1]Dudley, John, Aristoteles’te Tesadüf Kavramı: Kazalar, Neden, Gereklilik ve Determinizm, Albany, SUNY Press, 2012, s.2

[2]Harald Atmanspacher ve Robert Bishop. Tesadüf ve Tercih Arasında: Determinizm Üzerine Disiplinlerarası Perspektifler, Thorverton, Imprint Academic, 2002, s.1-3.

[3]Bughā, Mustafa Dib, Muhyiddin Mestu, el-Vadıh Fi Ulumi’l-Kur’an, Şam, Daru’l-Kalemi’t-Tayyib, 1988, c.1, s.170.

[4]İbn-i Hacer, Ahmed Bin Ali el-Askalani, Fethu’l-Bari, Bi Şerhi’l-Buhari, Beyrut, Daru’l-Marife, 1959, c.11, s.477.

[5]Buruc 85/ 21,22

[6]Hacc 22/70

[7]Tirmizi, İman, 18. Tirmizi bunu sahih olarak nitelemiştir.

[8]Furkan 25/2

[9]Buhari, Kitab-u Bed’i’l-Halk, 19; Müslim, Kitabu’l-Kader, Bab-u Keyfiyyet-i Halki’l-Edemiyyi…, 1.

[10]Tirmizi, Kitab-u Sıfeti’l-Kıyame, 59. Tirmizi bunu sahih olarak nitelendirmiştir.

[11]Tahavi, Ahmed Bin Muhammed ve Ali bin Ali Bin Ebi’l-İzz, Tahavi’nin Akidesinin Şerhi, Beyrut, Müessesetu’r-Risale, c.1, s.79

[12]Tahavi, a.g.e., c.1, s.324.

[13]Ra’d 13/39

[14]Taberi, Camiu’l-Beyan An Te’vili’l-Kur’an, Beyrut, Müessesetu’r-Risale, 2000, c.16, s.480.

[15]Rahman 55/29.

[16]İbn-i Mace, Beyrut, Dar-u İhyai’t-turasi’l-Arabi, 1975, c.1, s.79.

[17]Taberi, Camiu’l-Beyan An Te’vili’l-Kur’an, c.23, s.39.

[18]İbn-i Hacer, Fethu’l-Bari, c.11, s.488

[19]En’am 6/164

[20]Tekvir 81/27-29

[21]İnsan 76/29,30

[22]İbn-i teymiye, Mecmuu’l-Fetava, Medine-i Münevvere,1995, c.8, s.459

[23]Taberani, el-Mucemu’l-Evsat, Kahire, Daru’l-Harameyn, 1995, c.6, s.163,

[24]İbnü’l-Kayyim el-Cevzi, el-Cevabu’l-Kafi, Fas, Daru’l-Ma’rife, 1997, c.1, s.54.

[25]Buhari, Edeb, 12

[26]Buhari, el-Edebu’l-Müfred, Riyad, Mektebetu’l-Ma’rife, 1998, c.1, s.34.

[27]Tirmizi, Kader,8. Tirmizi bunu hasen hadis olarak nitelendirmiştir.

[28]Tirmizi, Deavat, 9 Tirmizi bunu hasen hadis olarak nitelendirmiştir.

[29]Tirmizi, Vitir, 10. Tirmizi bunu hasen hadis olarak nitelendirmiştir.

[30]Müslim, Zikir, 16

[31]Taberi, Camiu’l-Beyan, c.12, s.482

[32]Taberani, el-Mucemu’l-Kebir, Kahire ve Riyad, 1983, c.9, s.171.

[33]Ebu Nuaym, el-İsfahani, Hilyetu’l-Evliya ve Tabakatu’l-Asfiya, Mısır, Matbaatu’s-Saade, 1974, c.4, s.103

[34]Buhari, Tıb, 30; Müslim, Selam, 100

[35]İbn-i Hacer, Fethu’l-Bari, c.10, s.185.

[36]Tirmizi, Zühd, 33; İbn-i Mace, Zühd, 14; Ahmed Bin Hanbel, 1/332. Tirmizi bunu hasen hadis olarak nitelendirmiştir.

[37]Gazali, İhya, Beyrut, Daru’l-Marife, 1980, c.2, s.62

[38]Müslim, Selam, 143

[39]Kehf 18/23,24

[40]İbn-i Teymiye, Mecmeu’l-Fetava, c.8, s.76

[41]Lane, Edward W. , Arabic-English Lexicon, Cambridge UK: The Islamic Texts Society, 1984, s. 2334.

[42]Müslim, Kader, 34

[43]Nevevi, Şerh-u Nevevi Ala Sahih-i Müslim, Beyrut, Dar-u İhay-i’t-Turasi’l-Arabi, 1972, c.16, s.216.

[44]Buhari, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63

[45]Buhari, Rikak, 51

[46]Buhari, Edeb, 101; Müslim, Elfaz, 4; Muvatta, Kelam, 3

[47]Bakara 2/117

[48]Tahavi, Metn-u Tahavi, Beyrut, el-Mektebu’l-İslami, 1993, c.1, 49,50.

[49]Tirmizi, Kader, 1

[50]Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, c.10, s.198.  

[51]Lalakai, Hibetullah Bin Hasan, Şerh-u Usul-i İtikad-i Ehli’s-Sunne Ve’l-Cemaa, Suudi Arabistan, Daru’t-Tibah, 2003, c.1, s.175

[52]İbn-i Hacer, Fethu’l-Bari, c.11, s.477

Avatar

Justin Parrott

Justin Parrott has BAs in Physics and English from Otterbein University, an MLIS from Kent State University, and an MRes in Islamic Studies from the University of Wales. He is currently Research Librarian for Middle East Studies at New York University in Abu Dhabi (NYUAD). Justin embraced Islam in 2004 at the age of 20. He studied Islam from a traditional perspective with local scholars and Imams. He served as a volunteer Imam for the Islamic Society of Greater Columbus until 2013. He is currently the faculty advisor and volunteer Imam for the Muslim Students Association at NYUAD.