Yaqeen Institute for Islamic Research
Slavery-And-Islam-Hero-Image

Kölelik ve İslam Bölüm 1 – Kölelik Proplemi

İslam’da kölelik var mı? İnsanlar bu soruyu sorduğunda, genellikle kölelik meselesine İslam’ın bakışının izaha muhtaç olduğunu varsaymaktadırlar. Herkes köleliğin ne olduğunu bildiğini zannediyor. Ama aslında, durum bunun tam tersi. İslamın bakış açısı az öok bellidir. Gerçek sorun, kölelik terimi ile neyi kastettiğimize karar vermektir. Kelimeyi araştırıp, onu tanımlamaya çalıştıkça, varsayımlarımızın ve hatta sözlerimizin hatalı olduğunu anlıyoruz. Kölelik ile kastettiğimizi düşündüğümüz şey, Amerikan tecrübemizden farklıdır. Köleliği, insani bir olgu olarak düzeltmey çalıştığımız zaman, kendimizi, bize kendi varsayımlarımızı yansıtan aynalarla dolu bir salonda buluruz. Hepimiz köleliğin ne olduğunu bildiğimizi düşünüyoruz, fakat kölelikle karşılaştığımızda, onu gerçekten de tanıyabilir miyiz?

Tarih boyunca köle olgusunu araştırdığımızı varsayalım. Büyük Doktor Who hayranları olarak, uzayda ve zamanda gezinmemizi sağlayan TARDİS’e (zaman ve uzay makinesine verilen isim) binip bir yolculuğa çıktığımızı hayal edin. İlk durağımız, köleliğin yaygın olduğu egzotik bir çöl. Yaşlı bir adam oturup çay içerken, ev işleri yapan bazı hizmetçilerin olduğu bir malikaneyi ziyaret ediyoruz. Bütün hizmetçilerin ten rengi siyah. Tembel tembel çay içen adam, birdenbire, kendisine hizmet eden genç bir adama bağırıp, ona sineklikle sert bir şekilde vuruyor. Bütün bu insanların kim olduğunu öğrenmek için sabırsızlanıyoruz. Neyse ki, TARDİS, tüm dilleri direkt olarak beyninize çevirebiliyor. Çay ikram eden adamlardan birine adını soruyoruz. Adının Safran olduğunu ve evde çalışan ”iyi bir ailenin bir ferdi” olduğunu söylüyor. Beş yıldır bu evde çalışıyormuş. Bize, bir yıl içinde evden ayrılıp kendi çay dükkanını açabilecek kadar para biriktirebileceğinden bahsediyor. Yıpranmış genç adam hakkında şunu diyebiliriz: “Ah, zavallı çocuk… O, yaşlı adam ölene kadar burada kalacak.”

TARDİS’e dönüyor ve bu sefer, geniş bir imparatorluğun güçlü başbakanıyla buluşmak için zaman ve mekan yolculuğuna çıkıyoruz. Başbakan onlarca silahlı askerle korunan taht odasına girerken, çevremizdeki dinleyicilerin sessiz fısıltılarındaki korku ve ürpermeyi hissediyoruz. Bir ses fısıldıyor: “Başbakanın 80 milyon altını var”. Başka biri de ”O, kralın kızı ile evli” diyor. Başbakan ve muhafızlarının hepsi açık tenli ve düz saçlı. Dilekçe sunan ve hak arayan insanların çoğunun ten rengi ise, daha koyu ve daha solgun.

Başbakanla görüştükten sonra, şimdi daha soğuk bir ülkeye gidiyor ve saat fabrikasında çalışan biriyle tanışıyoruz. Adam, hayatından nefret ediyor. Bu yüzden onu da yanımıza alıp götürmeyi kabul ediyoruz. Ancak fabrika sahibi onun ayrılmasını engelliyor ve adam cezaevine atılıyor.

TARDIS’te yine başka bir ülkeye gidiyoruz. Yoldan geçerken, sıcak güneş altında, eli silahlı beyaz bir adamın izlediği, fırçaları temizleyen, ayakları prangalı ve bir zincirle birbirlerine bağlanmış, siyah tenli gençler görüyoruz.

Köleliği araştırırken TARDİS’in bizi aldığı yer neresiydi? Ziyaret ettiğimiz ilk yer, 1400’lü yıllarda Mekke şehriydi. ‘Yumuşak ve narin’ (köle) bir adam olan Safran, zengin bir erkeğin evinde köleydi ve sahibdenin özgürlüğünü geri almak için taksitli bir anlaşma (sözleşme) yapmıştı. Rakik tabiri, Safran gibi köleler için kullanılan standart bir terimdir. Kötü hizmetinden dolayı azarlanan vegörünüşte sonsuza dek o eve bağlanan genç adam, aslında o zengin adamın oğlu idi.

Ziyaret ettiğimiz ikinci yer, 1579 yılı Osmanlı İmparatorluğu başkentiydi. Bakan ise, üç padişah döneminde imparatorluğun sadrazamı ve fiilen yöneticisi olan Sokullu Mehmet Paşa‘ydı. Ziyaretimiz sırasında, yaklaşık 20 yıldır imparatorluğun en zengin ve en güçlü adamlarından biriydi.

Ayrıca padişahın kölesi idi. Bosnada doğmuştu, tıpkı padişahın kölesi olan diğer tüm muhafızları gibi.[1]

Bir saat fabrikasında çalışan adamla tanıştığımız topraklar 1860 İngiltere’sidir. İşçi özgür olmasına rağmen, İngiltere’de o zamanlarda cari olan iş kanunlarına göre işe gelemeyen bir işçi, işvereninden çalmaktan suçlu bulunur ve yargılanır ve bir suçlu olarak cezalandırıldı. Ziyaret ettiğimiz son yer, köleliğin yasadışı olduğu bir bölgedir: Yerel şerifin, prangalı gençler grubuna nezaret ettiği 2004 yılı Arizona kırsalı.

Tanımlama Problemi: Kölelik

Yolculuğumuzda karşılaştığımız insanlardan hangilerinin köle olup hangilerinin olmadığını nasıl bilebiliriz? Günümüzde çoğu batılı, köleliği fiziksel bozulma, sıkı çalışma ve şiddet ile ilişkilendirdiği için muhtemelen genç adamın tokatlandığını ve zincirlenmiş işçilerin köle olduğunu düşünürdü. Muhtemelen ‘yumuşak ve narin’ adamın köle olduğunu düşünmezdik., Çünkü bize, yakında kendine ait başka bir işe geçeceğini söyledi. Köleliği, muhtemelen hayat için tamamen bir organ kaybıyla ilişkilendiriyoruz. Sadrazamın bir köle olduğuna kesinlikle ihtimal vermezdik. Zira imparatorluğun her tarafında hayat ve ölüm üzerindeki muazzam zenginlikleri ve gücü net bir şekilde kullanıyordu.

Kölelik fenomenini ararken, gerçekte tam olarak neyi ölçü alıyoruz?  Önemli olan ‘köle’ etiketi mi? Yoksa bu etiket arkasındaki fiili durum mu? Çin’in Manchu Qing hanedanının (1644-1912) asker ve idarecileri, teknik olarak hanedanın köleleriydiler (aha) ve bununla gurur duymaktaydılar. Köle unvanı, daha sonraları Qing Çin’de Mançu kökenli herkese genişletildi. Ancak kelimenin kölelik uzaktan yakından alakası yoktu.[2] 1800’lü yıllara kadar, Osmanlı İmparatorluğu’nun üst idaresi, teknik açıdan kul (padişahın imtiyazlı kölesi) olarak sınıflandırılan, hür emsallerinden daha güçlü ve muteber kişilerin elindeydi.[3]

İngilizce’de sözlük anlamı itibariyle ‘köle’ şeklinde anlaşılan bir kelime, acaba mutlaka köle anlamına mı geliyor? Aslında ingilizcede ‘köle’ anlamına gelen ”slave” kelimesi, ortaçağ latincesinde, Avrupalı ​​köle tüccarlarının on üçüncü yüzyıla kadar yüklerini taşıyan Balkanlar’daki Slav halkları için kullanılan Sclavus kelimesinden gelmektedir. Köle kelimesnin ingilizcedeifade ettiği temel sözlük anlamı ”yasal olarak başka bir şahsa ait olan ve o kişi için ücret ödemeden çalışmak zorunda olan kişi” demektir. Kölelik kelimesinin anlamının, insanları diğer insanlara ait olan bir eşya seviyesine indirgenmesi, kavramın Batı’da nasıl anlaşıldığının önemli bir göstergesi olmuştur. 18 ve 19. yüzyıllarda köleliğin sona erdirilmesi hareketi başladığında, kölelik karşıtı kişilerin, köleliği nasıl algıladıkları çok önemliydi[4]. Fakat bu tanımın kökleri, aslında, Batı mirasının köklerine, insanları iki kategoriye ayıran Roma kanunlarına kadar uzanır. Roma kanunlarında insanlar, hürler (özgür bir kişi, ‘yasal olduğu sürece’ istediğini yapma hakkına sahiptir). ve başkalarının malı olarak var olan köleler şeklinde ikiye ayrılmaktaydı.

Aslında köleliği mülkiyet ve işletme gibi kavramlarla tanımlamak bile, cevaplardan daha çok, yeni sorulara sebep olmaktadır. Mülkiyet kavramı ne ifade eder? Amerikan kanunlarında, mülkiyeti bir “haklar demeti” olarak düşünüyoruz: Kullanma hakkı, hariç tutma hakkı, yok etme hakkı ve satma hakkı gibi. Bazen bir sahipte bu hakların sadece bir kısmı vardır. Çoğunlukla önemli kısıtlamalar bulunur. Bazen de sahip, bu hakların tamamına sahip olur. Mesela muhtemelen biz, çocukları, oyuncaklarının ‘sahibi’ olarak düşünmüyoruz. Çünkü net bir şekilde (ideal anlamda) onların kontrolü altında değiller Ancak Amerika’daki çocuklar, kendilerine verdiğimiz oyuncaklara yasal anlamda ”sahiplik” yapmaktadırlar. Bununla birlikte, mülkiyet hakları tam değildir. Çünkü bu haklarını kullanma hakları aileleri tarafından oldukça kısıtlanmıştır.

Mülkiyet, gerçek kontrulleri uygulamak gibi ilişkileri nasıl hayal ettiğimizle ilgilidir. Ünlü sosyal tarihçi Orlando Patterson’ın da belirttiği gibi, sahip olduğumuzu söylediğimiz kişi veya nesneler, aslında sadece bizim örf ve adet kurallarımızla ilgili bir meseledir.[5] Modern Amerikalılar, çocuklarına “sahip olma” düşüncesi için canlarını verebilirler. Ancak Roma ve ortaçağ Avrupa’sı dönemleri boyunca, anne-babalar, borçlarını ödemek için çocuklarını alacaklılara köle olarak satabilirlerdi ve satmışlardı da. Dahası, çocuklarını terk eden fakir ebeveynler, Avrupa’daki köle piyasası için düzenli bir kaynaktı.[6] Bununla birlikte, tüm bu çocuklar yasalara göre teknik açıdan hayatlarına ‘özgür’ bireyler olarak başlamışlardı. Yasal olarak kimseye ait değillerdi. ABD’de, boşanma sırasında açıkça görüldüğü gibi, kadınlar ve kocalar birbirleri vebirbirlerinin emekleri üzerinde çok sayıda hak iddia etmektedirler.[7] Ama evlilik asla bir mülkiyet ilikisi konseptinde değerlendirilmez. Çin İmparatorluğunun erken dönemlerinde adetler biraz farklıydı. Orada, kocalar (özgür!) eşlerini olağan bir şekilde vasiyetnamelerinde sahip oldukları bir mülk olarak listelemiş, onları bir arkadaşına miras bırakabilmişlerdir.[8] İnanması zor ama 1760-1880 yılları arasında (Sadece bir veya bir buçuk asır önce) 218 İngiliz erkek kendi eşlerini satmak için müzayede yapmışlardı. Üstelik, bu müzayedeleri gazete reklamlarıyla ilan ediyorlardı.[9]

Bir insana ”sahip olmak” tam olarak ne demektir? O kişi üzerinde eksiksiz bir kontrole sahip olmak anlamına mı geliyor? Küçük çocuklarımız üzerinde tam kontrole sahibiz, ancak bir sandalye veya bir kalemden farklı olarak, hukuki sonuçları olmaksızın onlara fiziksel olarak ciddi zarar veremeyiz. Aslında, mülkiyet ve kontrol arasındaki bu ayrım köleliği tanımlamak için pek işe yaramamaktadır. Günümüzde çocuklarımıza karşı muamelelerimizde olduğu gibi, müslümanların, kölelerini öldürmesi veya ciddi şekilde incitmeleri yasaktı. Bunu yapanlar, şeriat yasalarına göre cezalandırılırlardı. Görüldüğü üzere, bazı durumlarda. mülkiyet kavramı köleliği anlamlandırmada tamamen işlevsiz olabilmektedir. İmparatorlukdönemindeki Çin’de kölelik vardı. Ancak mülkiyet manasında düşünülmemişti. İnsanlar, Çin yasalarında ”eşya” olarak kategorize edilemediği için, köleler, teknik nedenlerden ötürü yasal olarak “temellük” edilemezdi.[10]

İşletme/sömürü bağlamında ele aldığımızda kölelik, birisinin emeğinin karşılığını vermemek anlamına mı gelir? Sokullu Mehmet Paşa, osmanlı padişahının mülkiyetinde olan bir köleydi, fakat aynı zamanda sadrazam olarak yaptığı çalışmaların ücretini almaktaydı. Safran, efendisine aitti, ancak kısmen de olsa, boş vakitlerinde, başka yerlerde kazandığı ücretleri kullanarak, kendi özgürlüğünün bir kısmını satın alabilmişti. Efendisinden hiç para almıyordu ama, sahibi onun yeme, içme ve barınma ihtiyaçlarını gideriyordu. Bu anlamda, köle, sahibinin kendi oğlundan farksızdı. Her ikisi de temel ihtiyaçlarının sağlanması bakımından bağımlıydılar ve bu ihtiyaçlarının giderileceğine inanıyorlardı.

Genelde köleliğin, özgürlükle zıt bir ikilemde olduğunu düşünüyoruz. Peki acaba özgürlük tam olarak ne anlama geliyor? Hukuk bilimci Vaughan Lowe, Rousseau’nun insanın doğal özgürlük durumu ile ilgili meşhur anlayışını tersine çevirerek “İnsan zincirler halinde doğar; ancak her yerde kendisini özgür zanneder” demiştir.[11] Neredeyse hiçbir insan, başkalarına ve topluma bağımlı olmaktan tamamıyla azade değildir. Hemen hemen herkes yiyecek alabileceği parayı kazanmak için çalışmak zorundadır. Mekke’de ziyaret ettiğimiz evdeki oğul teknik açıdan özgürdü. Ancak ihtiyaçlarını güdermesi için, babasının tam desteğine bağımlıyı. Ya babasına itaat etmek ya da onun öfkesiyle yüzleşmek yüzleşmek zorundaydı. Eğer kötü ahlaklı babasından kurtulmak için evinden kaçsa, bildiği ve sevdiği herkes tarafından boykot edilecekti. Bu arada, adamın kölesi akşamları kendi parasını kazanabilecek ve yakında efendisinden özgürlüğünü satın alabilecekti. Bu durumda özgür olan hangisidir?  Oğul mu köle mi?

Batı’da özgürlük anlayışımız teorik anlamda, özgür insanların demokratik cumhuriyetin yasal bir sınıfını oluşturduğu Eski Yunan ve Roma’dan devralınmıştır. Özgür bir kişi, kanunların yasaklamadığı herşeyi yapmakta serbestti. Diğer insanların tamamı ise köleydi. Fakat eski zamanlarda bile, özgürlüğün bu yasal tanımı, bir bilim adamının belirttiği gibi, “sözde bir argüman “dan ibaretti. Çünkü gerçekte Yunan ve Roma dünyasında bu anlamdai çok az insan ” özgür “idi. Hemen hemen herkes, güçlü sosyal, ekonomik ve hatta yasal bağlar tarafından sınırlandırılmıştı.[12] Şaka gibi ama, teorik anlamda bile olsa, bu özgürlük anlayışı sadece liberal demokrasilerde geçerlidir. Otokrasilerde – belki de insanlık tarihindeki toplumların çoğunda – neredeyse hiç kimse bu anlamda özgür değildir.[13]

Özgürlük tek bir çizgide ilerlememiştir. Genelde ilişkiseldir. Söz konusu ilişkiye bağlı olarak genişler veya daralır. Antik ve ortaçağ Akdeniz dünyasında (hem Avrupa hem İslam medeniyetlerinde). bir kölenin kusursuz itaati mutlak değildi. O, topluma değil, tamamen ve sadece efendisine itaat ederdi. Dolayısıyla Roma’lı ve daha sonra da Bizans’lı köle sahipleri, dükkanlarını işletmeleri ve sayısız ”hür” müşterilerle ve müteahhitlerle görüşüp müzakere etmek suretiyle, ticaretlerinin halka bakan yüzleri olmaları için kölelerini kullanmışlardır.[14] Köle, Roma ya da Konstantinapol / İstanbul sokaklarında merdivenin en düşük basamağı değidil. Sahibi güçlü ya da zengin bir kişiyse, köle de kamu hayatında bu bağlantısının statüsünü kullanırdı. Kölenin statüsü, efendisinin statüsüne bağlıydı.

Biz Köleliği Nasıl Değerlendiriyoruz – Amerikan Ticari Köleliği

Buraya kadar verilen bilgilerden anlaşıldığı üzere, kölelikle ilgili her mesele çok karmaşıktır. Kölelikle ilgilenen tarihçilerin ve antropologların karşılaştıkları en büyük zorluklardan biri de, üzerinde çalışabileceklerii zaman ve mekanda, tek bir kölelik uygulaması olup olmadığıdır.[15] Detayları farklı olsa da, tarih boyunca ortaya çıkan köleliğin var olduğunu ve onu görsek hemen tanıyacağımızı kabul etmek bize cazip geliyor. Ancak, tabii ki, TARDIS’deki hayali gezimizin de bize gösterdiği gibi, kölelik kavramını, İngilizcedeki ”slavery/köle” sözcüğünün, bizim kendi kültürel kodlarımızdaki anlamına göre algılamaktayız. Amerikalı olarak bizler kölelik hakkında düşündüğümüz zaman, hemen ”Kölelikte 12 Yıl” ve ”Kökler” adlı yapıtlar aklımıza gelmektedir. İmajları ve izleri zihnimizde kalıplaşmıştır: Merhametsiz köle tüccarları tarafından esir edilen, evlerinden ve birbirlerinden koparılan, ticari bir meta gibi köle gemilerinin havasız ambarlarına doldurulan, açık arttırmalarda çiftlik sahibi beyazlara sığır gibi satılan, ve bu sahipleri tarafından hayatlarının geri kalanında acımasızca çalıştırılan, ezilen ve kırbaçlanan Afrika’lı erkek, kadın ve çocuklar. Kültürel hafızamızda kölelik “Amerika’nın orijinal günahı” dır: Bir kişinin, istemediği halde, zorla, emeği üzerinde mutlak hakkı olacak ve onu doğal özgürlüklerinden ve ailesinden mahrum edecek bir başka kişinin temellük ettiği bir meta statüsüne indirgenmesi.

Zorla Çalıştırma Çeşitleri

Şimdiye kadarki bölümde görmüş olduğumuz gibi mülkiyet, özgürlük ve sömürü grinin farklı tonlarında gelmekte ve farklı modellerde var olmaktadır. Tarihçiler ve sosyologlar, köleliği diğer zorla çalıştırma biçimlerinden veya zoraki kölelikten ayıran bir şey olarak gerçekten konuşabilir miyiz diye kısaca bu yelpazedeki kategorileri tanımlamaya çalışmışlardır. Köleliğin dışında “bağımlılığın devamlılığı” na giren ana kategoriler şunlardır:[16]

  • Serflik: Avrupa’da, bu gelenek eski Yunan’a kadar uzanıyor. Çoğunlukla çiftlik işçileri olan emekçiler, çalışmalarından elde ettikleri gelirlerin yanı sıra kendi giysilerine, aletlerine, hayvanlarına sahip olma bakımından özgürdüler. Ancak yaşadıkları ya da sahiplerinin götüreceği araziye bağlıydılar.[17] Avrupa’daki serflik, statü atlayarak özgür köylülüğe evrildi ve Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerinde barbar savaş esirleri, kölelikten çok farklı olmayan “yarı-kölelik” sınıfına dönüştü.[18]  İngiltere’deki derebeylik uygulamasında yaklaşık 1600’lü, İskoçya’daki ve Almanca konuşulan topraklardaki maden sahalarında 1800’lü yıllara kadar devam etmiş olsa da, 1300’lerdeki büyük veba salgını sonrasında Batı Avrupa’nin çoğunda serflik kayboldu. Serflik, 1600 yılların sonlarında ve 1700’lerin başında çiftçilik ve hizmetçilikle yer değiştiren serflik Rusya ile çok ilişkilidir .[19]
  • İşveren/ İşçi İlişkisi: Batı Avrupa’da serflik yok olduktan sonra, yerini işçi ile arazi sahibi / işveren arasındaki ilişkiye bıraktı. Bununla birlikte, modern bir işçi sözleşmesi kavramımızın aksine, bu sözleşmeyi aksatmak ceza gerektiren bir suçtur. Nihayet, yalnızca Kuzey Amerika’daki İngiliz kolonilerinde, 1700’lü yıllarda bir özgür işgücü düşüncesi ortaya çıktı ve bu, 1875 yılına kadar İngiltere’ye ulaşacak bir yol bulamadı.[20]
  •  Borç köleliği: Zoraki işçiliğin en yaygın formlarından biridir. Bir kişi borcunu ödeyemediğinde alacaklıya köle olur. Batı tarzı kölelik modelimizin son derece seyrek olduğu Güneydoğu Asya’da bu oldukça yaygındı.[21]
  •  Sözleşmeli İşçilik: Bu tür işçilik, borç köleliğine benzemekteydi ve tarihte çok yaygındı. Bir kişi, belirli bir süre için, bazı hizmetler veya ön ödeme karşılığında, belirli bir süre için emeklerini ve bazı özgürlüklerini feda etmeyi kendi iradesiyle kabul eder. Bu borç köleliğinden farklıdır; çünkü kişi emeklerini ve bir dereceye kadar özgürlüğünü iradi olarak teslim eder.

Bu kategoriler sabit ya da kesinlikle değişmez değildir. Köleliği diğer mecburi emek biçimlerinden ayıran net bir çizgi bulmak çok zorlaştıracak şekilde birbirlerine karışmışlardır. Örneğin İskoç maden işçileri, genelde üzerlerinde işverenlerinin isimleri bulunan yaka takmaktaydılar. Muhtemelen bunu köleliğe daha yakın buluruz.[22] 1776’dan önce İngiliz kolonisi olan Kuzey Amerika’ya göç edenlerin üçte ikisini oluşturan İngiltere’li sözleşmeli işçiler satılabilir, ölesiye çalıştırılabilir ve yanlış davranışları için dövülebilirlerdi. Evlenmeleri yasaktı ve en azından Virginia’da, kaçmaya çalışanlar sakat bırakılabilirlerdi. Meriland’de ise bunun cezası ölüm idi.[23]

 Kolonyal Amerika’da kölelik daha kötüydü, üstelik kalıcı hale gelmişti. Öte yandan, Osmanlı İmparatorluğu’nda 1400’lü yılların başlarında savaşta esir edilen insanlaar, padişahın sahip olduğu toprakları işlemek üzere ülkenin farklı bölgelerine yerleştirilmişlerdi. Teknik olarak köle olmalarına rağmen, durumları serfliğe daha yakındı. Bu köleler, nesiller boyu süren aileler kurup işledikleri arazileri çocuklarına miras bırakabildiler. Ancak bir hane reisi, çocuk sahibi olamadan ölürse, mülkiyeti imparatorluk hazinesine kalırdı. Daha sonra, Osmanlı şehirleri sanayileştikçe fabrika sahipleri köle işgücünü tercih ettiler, çünkü köleler, başka yerlerdeki mevsimlik işler için fabrikayı terkedemezlerdi. Bu kölelerle, kölelerin taksitlerle kendi özgürlüklerini satın aldıkları mukatebe sözleşmelerini kabul ederek, fabrika sahipleri kölelerin verimliliğini en üst düzeye çıkarmaktaydılar.[24] Sonuçta, köleden ziyade işçi/ işveren ilişkisi içerisinde belirli bir süre ücretli olarak çalışan işçilere benziyorlardı.

Tercih etme şekli itibariyle köleliği, diğer mecburi emek türlerinden ayırdedebiliriz.  Sözleşmeli işçiler bu sözleşmeleri kendileri imzalamıştır. Normalde bir insan köle olmayı istemez, değil mi? Ama gerçekler çok daha karmaşıktır. Amerika kıtasındaki köleliğin dışında, ”gönüllü kölelik” pek nadir değildir.[25] Ming hanedanlığı zamanındaki Çin’de bir çok yoksul kiracı, kira ödeyemedikleri zaman kendilerini köle olarak satmışlardır.[26] 1724 yılında Rus Çarı köleliği kaldırdı ve Rusya’daki bütün köleleri, serflere dönüştürdü. Zira serfler vergi ödemekten kaçınmak için kendilerini köle olarak takdim ediyorlardı. Çünkü serflerin vergi ödemesi gerekiyordu. Kölelerin vergi ödemesi gerekmiyordu.[27] Daha önceleri, on beşinci yüzyıl Moskova Dükalığı’nda, bilim adamlarının kullandığı”sınırlı hizmet sözleşmesi köleliği” terimi daha yaygın idi. Bu tür bir sözleşmede bir kişi zengin bir insandan bir yıl vadeyleborç alır. Vadesi geldiğinde aldığı borcu aynıyla öder. Ek olarak faiz ödemek yerine bir yıl boyunca borç veren kişiye çalışır. Borçlu, borcunu bir yılda geri ödeyemezse, borçverenin kölesi olur. Hem de çoğu zaman, bu kölelik hayat boyu devam eder. Bu kölelik tipi, Rusya’daki diğer bütün kölelik türlerinin yerini almıştır. Bunun yanında, köleliğe benzese de kölelikten farklı olarak efendilerinin fiziksel olarak zarar veremeyeceği sözleşmeli işçilik de

vardı[28].

Sözleşmeli işçilerden veya köylülerden farklı olarak, köleleri, yasal korunma hakkı çok az olan veya hiçolmayan insanlar olarak düşünebiliriz. Bu genelde doğru idi. Mesela Ming Hanedanlığı zamanında Çin’de kölelerden ”insan değil” diye bahsedilirdi. Mülk sahibi olamama, evlenememe ya da yasal olarak çocuk yapamamanın yanında onlardan birini öldürmek de yasal olarak bir ceza gerektirmemekteydi.[29] Sulawesi’deki (bugünkü Endonezya) Toraja halkı arasında, mali bir suçtan suçlu bulunan bir efendi yerine, kölelerinden birinin idam edilmesi mümkündü.[30] 1847 yılında Güney Carolina’da bir hakim,”Kölene magna carta ne de ortak yasadan istifade edebilir. Kölenin yasası, sahibinin söyledikleridir” demiştir.[31]

Ancak hukuki gerçekler genellikle çok karmaşık değildir. Yasaların arkasında genllikle sosyal gerçekler de vardır. Roma yasalarında köleler, hakları olmayan insanlar olarak kavramsallaştırılmıştır. Teorik olarak, idam edilmemiş olan savaş esirleri oldukları için, zaten yasal olarak ölü kabul edilmekteydiler.[32] Roma Cumhuriyeti döneminde (M.Ö. 6-1. yüzyıllar) sahibinin, kölelere karşı davranışlarını kısıtlayan herhangi bir yasa yoktu. Fakat bu yasalar, kölelerle özgür insanları ayırt etmede işlevsizdi. Çünkü, o zamanlarda Roma’da aile reisleri, ailelerindeki her erkek, kadın ve çocuğun ”hayatı ve ölümü” üzerinde karar verme yetkisine sahip idi.[33] Ancak, genişleyen Roma İmparatorluğu’ndaki köle sayısı arttıkça, onları korumak için yasalar yürürlüğe girdi. İmparator.

Hadrian (ö.138 MS) zamanında, mahkeme kararı olmaksızın bir köleyi öldürmek gibi aşırı cezalandıralar yasaklanmıştır. İmparator Antoninus Pius (ö.161 M) ve daha sonra da İmparator Konstantin (ö.337 MS), kölesini soğukkanlılıkla öldürmesi veya aşırı cezalandırılması durumunda, köle sahibinin cinayetten sorumlu olduğunu net bir şekilde ortaya koymuşlardır. Yine İmparator Justinianian’ın (565 CE.) yayınladığı yasada da, bir sahibin, kölesine uygulayabileceği şiddet, terbiye için kullanılabilecek makul bir miktarla sınırlandırılmıştı.[34]

Amerika’nın ilk zamanlarında,, on üç koloninin ırk ve köleliği düzenleyen ve zaman zaman güncellenen kanunları vardı. Güney’deki on eyalette kölelere kötü muamele etmeyi yasaklayan köle yasaları olmasına rağmen, kötü muamele, itaatsizlik veya isyan sebebiyle sahibinin kölesini cezalandırırken uyguladığı şiddet bağlamında yorumlanmıştır. İsnad edilen suçun ağır olduğu durumlarda, ceza olarak uzuv kesme, kısırlaştırma ve idama izin verilmiştir. Ayrıca mahkemede tanık olamayacakları için kölelerin herhangi bir yargılamaya itiraz etme hakları da yoktu. Herşeye rağmen, Kuzey Carolina ve Virginia’da köle sahibi bir grup beyaz, köleleri öldürdükleri ya da onlara zulmettikleri için idam edilmişti.[35]

İşlevsiz Tanımlamalar

Önde gelen bir kölelik uzmanı olan David Davis, “Kölelik hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, onu tanımlamamız o kadar zor olur” demiştir.[36] Köleliğin tarih ötesi tanımını bulmak gerçekten zordur. Osmanlı’daki kölelik araştırmalarında uzman bir bilim adamının da belirttiği gibi köleliği, küresel bir olgu olarak kabul ettirmek yerine, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nda tanımlanabilen bir olgu olarak görmek zordur. (Her ne kadar kendisi, Osmanlı topraklarındaki kölelik uygulamasında derece farkını kabul edip tür farkını ayrı kabul etmediğini vurgulasa da.).[37] Nur Sobers-KHan, Osmanlı İstanbul’unda

köleliği gözlemlemiş ve tüm Akdeniz coğrafyasını bırakın, tek bir şehirde bile köleliğin aynı algılandığını söylemenin mantıksız olacağını ifade etmiştir.[38] Akademisyenler nereden başlanacağı konusunda bile anlaşmıyor. Marksist bir paradigmadan yola çıkan birçok tarihçi köleliği salt ekonomik bir fenomen olarak açıklamaya çalışmıştır. Diğerleri, özellikle de İslam dünyasındaki kölelik uzmanları, köleliğin çoğu zaman sosyal bir olgu olduğunu vurgulamaktadır. Köleliğin tanımı yapılırken üç kavram öne çıkmaktadır. Aile dışı bir yabancı olarak köle, bir meta olarak köle ve bir şiddet objesi olarak köle.[39] Fakat günümüzde insanların kölelikle yaygın bir şekilde bağdaştırdığı her şeyi içeren bir tarif için, bu tanım neredeyse işlevsiz olacak kadar belli belirsiz olmalı ve müphem kalmalıdır. Yani kölelik bazı sosyal bilimcilere göre “bir grubun bir diğeri için mecburi çalışması”dır.[40] Diğerleri, kölenin her zaman ötekileştirilmiş olduğunu öne sürmüştür.[41] Davis’e göre, insanlık tarihindeki uygulanmalara göre, kölelik ancak aşırı sosyal “indirgeme” olarak tanımlanabilir. Çünkü hiyerarşi ne olursa olsun, köle her zaman en alt tabakada bulunmuştur.[42]

Bazı bilim adamları, kölelik için ekonomik, hukuki ve sosyal statü açılarından daha b tanıelirginmlar önermişlerdir. Bir tanesi, köleliğin siyasi şiddet veya savaşta esir düşme vesilesiyle kendisini yeniden üretebilmesi şeklinde karakterize edilen bir sömürü biçimi olduğunu savunmaktadır.[43]

Kölelikle ilgili en kapsayıcı, en özel tanımlama, her zaman köleliğin üç özelliğini vurgulayan Orlando Patterson’dan gelmektedir: Birincisi, kölelik, eninde sonunda şiddet uygulanan sürekli bir otoriteyi içerir. İkincisi, kölelik, hem alt hem üst kuşaklarda akrabalık bağlarının yok edilmesiyle, sahiplerinin izin verdiği durumlar dışında köleleri aile ve toplumdan koparan, doğuştan gelen bir ötekileştirilme ve yabancılaştırılma halini içerir. Köleler, hiçbir koruma veya imtiyaz hakkına sahip değildirler ve hiçbir şeyi çocuklarına aktaramazlar. Sonuç olarak, köleler onur ve haysiyetten mahrum bırakılmaktadırlar.  Köleler “doğuştan yabancılaştırılmış, onur ve haysiyetlerinden mahrum bırakılmış, kesintisiz bir şiddet uygulayan otoriteye mahkum edilen kişiler” olarak tanımlanmaktadır.[44]

Fakat Patterson’un tanımı köleliği ilişkilendirdiğimiz bağlamlardaki pek çok örneğe uygulanamaz. Örneğin köle kelimesi, dokuzuncu ve onuncu yüzyıl başlarında Abbasi halifelerinin Türk köle askerleri gibi, bazen özgür insanlar için de kullanılabilmekteydi. Osmanlılarda kölelik sistemli hale gelmeden önce bile, Mısır ve Suriye toprakları Memlükler (kelimenin gerçek anlamıyla ‘köleler’) Devleti tarafından idare edildi (MS. 1260-1517). Türk ya da Kafkasya savaş ağalarının Memlük hanedanı, askeri eğitimlerini tamamladıktan sonra serbest bırakılsalar da, askeri köle tecrübesi ile tanınan askeri iktidar elitlerine yeni köle askerleri dahil ederek kendisini nesilden nesile yenilemiştir.[45] Herhangi bir kişiye ait olmaktan daha ziyade kendi kendilerinin efendileri olan bu insanlar, devlete ve topluma egemen oldular. Patterson, İslam medeniyetindeki bu köle elitlerinin hala etkili olmadığını savunuyor, çünkü onların kaderlerinin hâlâ efendilerinin iradelerine bağlı olduğunu iddia ediyordu. Fakat Abbasi Türk, Mısır Memlüklü ve Osmanlı yeniçeri köleleri kendi düşüncelerine ciddi manada ters hareket eden efendilerini sık sık infaz edebilmiştir.

Köle olarak tanımlananlar, her zaman doğuştan yabancılaştırılmış kişiler olarak düşünülmemelidir. Örneğin Bizans imparatorluk köleleri, mal sahibi olabilmekte ve mülklerini çocuklarına miras bırakabilmekteydiler.[46] Aynı şekilde imparatorluk topraklarına yerleştirilmiş olan Osmanlı köleleri de, mülklerini nesiller boyu çocuklarına miras bırakabilmişlerdir. Bir çocuğun annesinin çocuğun statüsünü belirlediği Roma köleliğinin aksine, Şeriata göre efendisine çocuk doğuran kadın köle, efendisi öldüğünde çocuğu gibi özgür olurdu. Ölene kadar da efendi, o kadın kölesini satamazdı. Doğuştan çocuğundan uzaklaştırılmak bir yana, özgür bir erkeğe doğurduğu çocuğun statüsü, annenin özgürlüğünü sağlamaktadır. Elbette Sokollu Mehmet Paşa gibi emperyal köleler, Osmanlı topraklarındaki şeriat kanunlarına göre, ölümleri üzerine mallarının hazineye iade edilmesi anlamında yabancılaştırılmışlardı. Fakat gerçekte, imparatorluğun Sokollu gibi seçkin bir kölesi öldüğünde, devlet memurları ile mirasçılar arasında bir müzakere usulü oluşmuştur. Bu kölelerin birçoğunun birikmiş ve gizlenmiş, muazzam zenginlikleri bulunduğundan, devlet, bu zenginliğin büyük bir kısımnı hukuki sorunlar yaşamadan hazineye geri almak için küçük bir kısmını mirasçılarla pazarlık etmekte bir beis görmemiştir.[47] Bu uygulamada kölenin doğuştan yabancılaştırılmış olması, mülklerini varislerine miras bırakma hakkından tamamen mahrum edilmesi yerine düzensiz bir emlak vergisi işlevine bürünmüştür. Ayrıca servetin doğuştan yabancılaştırılmasını engellemek için başka kolay yollar da vardı. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki birçok zengin vatandaş gibi, imparatorluk köleleri de servetlerini vakfedebilir ve vakıflarında kendi soylarına faydalanma hakkı verebilirlerdi.[48]

Dahası, Osmanlı imparatorluk kölelerinin çocukları servetlerini çocuklarına geçiremedi Çünkü, onlar ölünce servetleri imparatorluk hazinesine iade edilmişti. Ancak çocukları, annelerinin statüsünün yanı sıra, babalarının da iktidara yakın olma ayrıcalıkları muhafaza etmişlerdi. Örneğin Sokullu Mehmet Paşa’nın eşi, padişahın kızıydı. Dolayısıyla oğulları da yüksek makamlara ulaşmıştır. Daha da ilginci, çoğu zaman, Osmanlı imparatorluk köleleri, yeni kazandıkları güçlerini akrabalarının statülerini yükseltmek için Balkanların Hıristiyan bölgelerindeki orijinal aileleri ile olan ilişkilerini devam ettirmişlerdir.[49] Sokullu Mehmet Paşa kardeşini Balkanlar’da Ortodoks Patriği olarak atadı ve daha sonra da kuzenini Sadrazamlığı altında istihdam etti.[50] Yine on sekizinci yüzyılın sonlarında, Mısır’ın Osmanlı idaresinden sorumlu olan Çerkez köle elitleri, Kafkasya’daki aileleri ile yakın ilişkilerini sürdürmüş ve hatta onlarla ziyaretleşmeye devam etmişlerdir.[51]

Bazen aile bağlantılarını sömürmek amacıyla, köleleştirme yapılmaktaydı. Örneğin, teknik olarak köle olmalarına rağmen, on sekizinci yüzyılda Cezayir’lerin Osmanlı deniz kuvvetleri tarafından ele geçirilen Hıristiyan Avrupalılar, köleden daha çok rehineye benziyorlardı. Aileleriyle mektuplaşabilirler ve efendileri talihliyse, aileleri onları serbest bırakmak için fidye ödeyebilirlerdi. Bu arada, mülk sahibi olabilirler, para kazanabilirler (kahvecilik gibi seçkin işlere atanlar, kendi ülkelerinde olduğundan daha iyi yaşayabilirler) ve özgür bireyler gibi topluma karışabilirlerdi.[52]

İslam’da Kölelik: Politik bir Soru

İslam’da köleliğin nasıl olduğunu incelemeden önce (bir sonraki makaleye bakınız), bunun boşlukta sorulan bir soru olmadığını unutmamalıyız. İki asırdan fazla sürmemiştir. Konuşmalar ve tartışmalardaki, ‘Ne yani, bu köleliğin iyi olduğu anlamına mı geliyor?’ tepkisi, farklı değerlere hoşgörüyü savunan birine karşı kullanılacak en büyük koz olmaktadır. Ahlaki açıdan net bir şekilde kötü olan ve bu kötülüğü çok yaygın bir şekilde bilinen bir örnekği hatırlamak için kölelik, ideal bir örnektir. İnsan uygulamalırının Hitler’i olan köleliği kim savunabilir ki? Ancak bütün önemine rağmen, ‘kölelik’ sözcüğü nadiren tanımlanmaktadır. Bu anlamda, terörizm kelimesine çok benzer. Onun gücünün kaynağı, taşıdığı anlamı ve manevi kınamanın ardındaki varsayımlardır. Ancak oldukça yetersiz bir şekilde tanımlanmıştır.

Terörizm kelimesi gibi, kölelik de gece haberlerinde gördüğümüz politika haberlerinden daha ziyade, doğal olarak güç meselesiyle ile iç içe geçmiş olması anlamında son derece derin politik bir konudur. Nasıl kölelik uygulaması, bazı insanların başkaları üzerinde aşırı bir otaritesi egzersizi ise, aynen öyle de, kölelik dilini kullanmak da başkalarına karşı ahlaki otorite iddiasında bulunmaktır. Kötü çalışma şartları, çocuk seksi ticareti, zorla evlendirme ve organ ticareti gibi acımasız veya kabul edilemez biçimde sömürücü iş uygulamalarını sona erdirmenin savunucularının, “modern kölelik” gibi olgulara atıfta bulunmaları sürpriz olmayacaktır. Sözleşmeli işçilik veya çocuk işçiliği gibi başka tanımlar yerine ‘kölelik’ kelimesinin kullanılmasının nedeni açıktır: Kölelik, insanları harekete geçiren ve bir amaç için destekleyen duygusal bir reaksiyona sebep olmaktadır. Öğrencilerden rock yıldızlarına kadar, köleliğe son vermeyi kim istemez ki?

Bu tür uygulamalar gerçekten de kınanması gereken yanlışlar olsa bile, ”modern” kölelik tabirini kullanınca tanıdık bazı sorunlarla karşılaşıyoruz. ”Modern köleliğe” karşı savaşan aktivistlerin kullandığı kölelik tanımlarını (Mesela ‘Eğer kaçamıyorsanız’ köleliği) kabul edip bunları yalnızca batı tarihine uygulasaydık, bu standartlara göre neredeyse hiç kimsenin özgür olmadığını görürdük.[53] Bazı bilim adamlarının gözlemlediği gibi, modern köleliği sona erdirmek için en önde gelen aktivistler, bu etiketi Amerikan ceza sisteminde suçluların zorla çalıştırılmalarına uygulamadılar.[54] Hiç kuşku yok ki bu, ciddi manada siyasi bir tercihtir. Çünkü rock yıldızları ve öğrenciler, ABD hükümetini sürmekte olan kölelikle ilişkilendirmeye pek heves etmeyeceklerdir. Bu nedenle, günümüzde haklı sebeplerle zikredilse bile, ‘kölelik’, hem tetiklediği duygusal tepki hem de insanların zaman ve mekanına kendi karar verdikleri sansür için kullanılan derin politik bir kelimedir.

Köleliğin siyasi yapısı, İslam ve batı tarihinde özellikle vurgulanmaktadır. On sekizinci ve hatta on dokuzuncu yüzyıl boyunca, Batı Avrupa (özellikle İngiliz) zihin dünyasında müslüman korsanlar tarafından Atlantik ve Batı Akdeniz’de kaçırılma korkusu ciddi bir problemdi. Gerçekten de binlerce İngiliz ve Amerikalı köle olarak kaçırılmaktaydı. James Bond’un Kim Basinger’i Arap köle müzayedesine benzer bir yerden kurtardığı Never Say Never Again (1983) ve Liam Neeson’ın kızını önce insan kaçakçısı (müslüman) Arnavut tacirleden, sonra da kadın düşkünü bir Arap şeyhten kurtardığıTaken (2008) gibi filmlerde bu korkunun kültürel kodlarını hala görebilmekteyiz.

Ancak, ‘modern kölelik’ teriminin seçici kullanımı gibi, bu konuşma da batının ahlaki üstünlüğü ısrarında seçicidir. Avrupa ve Amerikalılar, müslüman korsanlar tarafından kaçırılmayı ve köleleştirilmeyi reddetmekteyken, aynı dönemde Avrupalıların, Osmanlı Devleti’ndeki müslümanları köleleştirmesi oldukça artmıştı.[55]  Batı kültürüne ait hatıralarımız daha da seçicidir. Beni Seven Casus (1977) filminde, Bond Arap Şeyh arkadaşının haremini ziyaret ettiğinde ve kadınlardan biri kendisine sunulduğunda (Şeyh ”Doğu’da hazineleri ayrıntılı bir şekilde incelemeli” derken, batılı sinemaseverler muhtemelen hiç öfkelenmemişlerdir. 2015 yılında İngiliz gazetelerden o zamanki sıradan vatandaş Donald Trump’a kadar birçok kişi tarafından, kuzey İngiltere’deki müslümanların, genç beyaz kızları seks kölesi olarak ayarttığı iddiası papağan gibi tekrar edilmekteydi. Bazı müslümanlar bunu yapıyordu, ancak medyada çıkan pek az haberde suçluların çoğunluğunun aslında beyaz erkek olduğu belirtiliyordu.

[56]

Sonuç: Şartlara Odaklan, Kelimelere Değil

Kölelik kelimesi, en masum sebeple bile zikredildiğinde politiktir. Ayrıca köleliğin algılanmasını şekillendiren siyasi güçler, çoğu zaman insanların aşırı sömürülmesine karşı savaşan diğer insanların en iyi çabalarını bile kösteklemişlerdir. On dokuzuncu yüzyıldaki kölelik sistemi karşıtları, köleliği insanlara kısmen mal-mülk gibi muamele etmek şeklinde tanımlamayı tercih etmişlerdi. Çünkü eğer köleliği aşırı yoksun bırakma ya da sömürme olarak tanımlarlarsa, kölelik yanlısı olan muhalifler İngiltere ve Amerika sanayi şartlarını işaret edecekler ve “özgür” işçilere kötü muameleyi öne çıkaracaklardı.[57]  Köleliğin, insanın mülkiyet olarak ele alınmasıyla var olduğunu vurgulayan kölelik sistemi karşıtları, teknik açıdan insan sahibi olmak yasadışı bir hale geldiğinde serbest bırakılan aynı kişilerin istismar edilmesine itiraz etmeyince unutuldular. Kölelik karşıtı İngilizler, 1830’larda Hint Okyanusunda köleliğe son vermeyi başardılar. Fakat daha sonra işçilerin, köleler gibi aynı korkunç koşullarda ve aynı yüksek ölüm hızıyla Hindistan’dan Doğu Afrika’ya taşınmaya devam edildiklerini gördüler. Onlar köleden ziyade sadece ‘amele’ olarak adlandırılmaktaydılar.[58] Günümüzde, diğer insanlara yasal olarak sahip olma hakkının küresel çapta yasaklanmasından sonra, sömürücü emek üzerine kamuoyunu harekete geçirmek isteyen, yeni kölelik karşıtları olarak nitelendirilen aktivistler, köleliği ”uzaklaşamamak” olarak yeniden tanımladılar.[59]

Sonuçta, ‘kölelik’ kelimesi doğru iletişim için çok kullanışlı olmayan pek çok şeyi ifade edebilir. Genellikle köleliği düşündüğümüzde kastetmediğimiz şeylere değinmiş olabileceğimiz gibi, bu düşüncelerimiz kölelikle ilişkilendirdiğimiz şeylerle alakalı olmayabilir. Bu nedenle, kölelik kelimesi bir kategori veya kavramsal araç olarak sınırlı bir kullanıma sahiptir. Öyleyse, insanoğlunun emeğinin aşırı sömürülmesi ve haklarından aşırı derecede mahrum bırakılması hakkında konuşmak çok daha yararlı olacaktır. Kölelik bulunsun veya bulunmasın her toplumda, emek sömürüsü ve haklardan mahrumiyet durumları bulabiliriz. Bir kelimeye ya da kötü tanımlanmamış bir kategoriye takılmak yerine, şartları düzenlemek ve insan haklarını korumakiçin aşırı bozulmayı önlemeye çalışmak daha faydalı olacaktır. Son olarak, bir sonraki yazımızda da ifade edeceğimiz üzere, Şeriat’ın yapmayı hedeflediği şey de tam olarak budur.


[1]Osmanlıların elit kölelik geleneği, imparatorluk kölelerinin (çoğunlukla hadımlar) ordu ve yönetimde yüksek mevkilere yükselebileceği geç Roma ve Bizans İmparatorluklarından miras kalmış olabilir; Youval Rotman, Bizans Köleliği ve Akdeniz Dünyası, Tercüme: Jane Marie Todd (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2009), 104; Cam Grey, “Geç Roma Dünyasında Kölelik”, Cambridge World History of Slavery: Cilt I Antik Akdeniz Dünyası, Editör. Keith Bradley ve Paul Cartledge (Cambridge: Cambridge University Press, 2011), s.499.

[2]Pamela Kyle Crossley, Cambridge Dünya Kölelik Tarihi, “Modern Çin Erken Döneminde Kölelik” Cilt 3, MS 1420-1804, Editör, David Eltis ve Stanley Engerman (Cambridge: Cambridge University Press, 2011), s.200.

[3]Christoph K. Neumann, Son Dönem Osmanlı Toplumunda “Ahmet Cevdet Kimi Temsil Etmektedir?”, Ed. Elisabeth Özdalga, 117-134. Londra: Routledge, 2005), s.117.

[4]David Brion Davis, Köleliğin Sınırlarına Meydan Okumak (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2003), s.17-18.

[5]Orlando Patterson, Kölelik ve Sosyal Ölüm (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1982), s.22.

[6]Grey, “Geç Roma Dünyasında Kölelik”, s.496; Rotman, Bizans Köleliği, s.174-76.

[7]Patterson, Kölelik ve Sosyal Ölüm, s.22.

[8]Crossley, “Erken Modern Çin’de Kölelik”, s.191.

[9]Julia O’Connell Davidson, Modern Kölelik: Özgürlüğün Kenar Boşlukları (New York: Palgrave Macmillan, 2015), s.162.

[10]Crossley, “Erken Modern Çin’de Kölelik”, s.187.

[11]Vaughan Lowe, Uluslararası Hukuk: Çok Kısa Bir Giriş (Oxford: Oxford University Press, 2015), s.1.

[12]Burada Youval Rotman’ın, Bizans Köleliği, s.19’dan alıntı yapmaktadır.

[13]Rotman, Bizans Köleliği, s.17-18.

[14]Rotman, Bizans Köleliği, s.97-98.

[15]Joseph C. Miller, Tarih Açısından Kölelik Sorunu (New Haven: Yale University Press, 2012), s.12.

[16]David Eltis ve Stanley Engerman, Cambridge Dünya Kölelik Tarihi, c.3’deki “Bağımlılık, Hizmet ve Zaman ve Mekandaki Zorla Çalıştırma”.

[17]Richard Hellie, “Rus Kölelik ve Serfliği, 1450-1804,” Cambridge Dünya Kölelik Tarihi, c.3, s.276-77.

[18]18 Cam Grey, “Geç Roma Dünyasındaki Kölelik”, s.484-6.

[19]19 Hellie, “Rus Köleliği”, s.284, 292-93.

[20]Eltis ve Engerman, “Bağımlılık, Hizmet ve Zorla Çalıştırma” 7; Davidson, Modern Kölelik, s.68. İngiltere’de bu konu, Amerikan kolonilerinin sınırlı bir şekilde benimsediği Esnaf Yasasına göre yönetildi.

[21]Kerry Ward, “Güney Doğu Asya’da Kölelik, 1420-1804,” Cambridge Dünya Kölelik Tarihi, c. 3, s.165-66.

[22]Eltis ve Engerman, “Bağımlılık, Hizmet ve Zorla Çalıştırma”, s.6.

[23]Kenneth Morgan, Kuzey Amerika’da Sömürge ve Kölelik (New York: New York University Press, 2000), 8-9, 20; David Galenson, “Amerika’da Köleliğin Yükselişi ve Düşüşü: Ekonomik Bir Analiz” Journal of Economic History 44, no. 1 (1984): s.4.

[24]”Bu tarım sistemini istikrarlı bir şekilde tutmak Osmanlı Devletinin çıkarına idi”; Hakan Erdem, Osmanlıda Kölelik ve Sona Ermesi, 1800-1909 (New York: St. Martin’s Press, 1996), s.12-13, 15.

[25]Stanley Engerman, “Farklı Zamanlarda ve Yerlerde Kölelik”, American Historical Review 105, n. 2 (2000): s.481

[26]Crossley, “Erken Modern Çin’de Kölelik”, s.189.

[27]Hellie, “Rus Köleliği”, s.284, 293.

[28]Hellie, “Rus Köleliği”, s.279-280. Yazar, Rus sözleşmesi ile antik Pers kültürü (Yunan yazarları tarafından belirtildiği gibi) arasındaki benzerliğe dikkat çekmiştir.

[29]Crossley, “Erken Modern Çin’de Kölelik”, s.191.

[30]Ward, “Güneydoğu Asya’da Kölelik”, s.171.

[31]Lawrence M. Friedman, Amerikan Yasa Tarihi, 2. baskı. (New York: Simon & Schuster, 1985), s.225,

[32]W.W. Buckland, Roma Kölelik Yasası (New York: AMS, 1969, 1908 Cambridge U Press baskısının yeniden basımı), s.2-3.

[33]Yan Thomas, “Özgür Necisque Potestas: Le Père, La Cité, La Mort”, Publications de l’École Française de Rome (1984): s.499–548. (1984): s.499-548.

[34]Buckland, Roma Kölelik Yasası, s.36-38.

[35]Kenneth Morgan, Sömürge Kuzey Amerika’daki Kölelik ve Sömürge, s.35, 77; Ira Berlin, Binlerce Kişi Gitti: Kuzey Amerika’da İlk İki Yüzyıl Kölelik (Cambridge, MA: Belknap Press, 1998), s.116; Paul Finkelman, “Kölelik: Amerika Birleşik Devletleri Yasası”, Oxford Uluslararası Hukuk Tarihi Ansiklopedisi, 5: s.258-262; Friedman, Amerikan Yasasının Tarihi, s.225-226.

[36]David Brion Davis, Kölelik ve İnsan Gelişimi (Oxford: Oxford University Press, 1984), s.8.

[37]Ehud Toledano, Osmanlı Döneminde Ortadoğu’da Kölelik ve Kaldırılması (Seattle: University of Washington Press, 1998), s.164-65; Toledano, Sessiz ve Yok: İslami Ortadoğu’da Kölelik İlişkileri (New Haven: Yale University Press, 2007), s.21.

[38]Bakınız: Nur Sobers-Han, Asma Köleler: Galata Mahkemesi Kayıtlarında Zorunlu Çalışmalar ve Azat Etme, 1560-1572 (Berlin: Klaus Schwarz Verlag, 2014).

[39]Martin Klein, Zincirleri Parçalamada “Giriş”: Modern Afrika ve Asya’da Kölelik, Esaret ve Kurtuluş, ed. Martin Klein (Madison: University of Wisconsin Press, 1993), s.4-5.

[40]Rodney Coates, Blackwell Encyclopedia of Sociology’da “kölelik”, ed. George Ritzer (Oxford: Blackwell, 2007).

[41]A. Testart, “Borç Köleleştirilmesinin Kapsamı ve Önemi,” Revue Française de Sociologie 43 (2002): s.176.

[42]Davis, Kölelik ve İnsani Gelişme, s.17-19; Brenda Stevenson, Kölelik Nedir? (Malden, MA: Polite, 2015), s.8.

[43]Claude Meillassoux, Köleliğin Antropolojisi (Londra: Athlone, 1991).

[44]Orlando Patterson, Kölelik ve Sosyal Ölüm, (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1982), s.7-8, 13.

[45]Nasır Rabbat, “Ortadoğu ve Afrika’daki Köle Elitleri Arasında ”Mısır ve Suriye’deki Memluk Saltanatındaki Memluk Kavramının Değişimi” ed. Miura Toru ve John Edward Philips (Londra: Kegal Paul, 2000), s.89, 97.

[46]Rotman, Bizans Köleleri, s.104.

[47]Bakınız Ali Yaycıoğlu, http://www.econ.yale.edu/~egcenter/Yaycioglu%20-%20Wealth adresinde “Zenginlik, Güç ve Ölüm: Osmanlı İmparatorluğunda Sermaye Birikimi ve İmparatorluğun El Koyma Hakları (1453-1839)” % 20Death% 20and% 20Güç% 20% 20November% 202012.pdf.

[48]Leslie Pierce, Ahlak Hikâyeleri: Antep Osmanlı Mahkemesinde Hukuk ve Cinsiyet (Berkeley: California Press Üniversitesi, 2003), s.315; Toledano, Sessiz ve Yok, s.25; Ebru Boyar ve Kate Fleet, Osmanlı İstanbulunun Sosyal Tarihi (Cambridge: Cambridge University Press, 2010), s.147-48.

[49]Drad Ze’evi, “Kölem, Oğlum, Rabbim: Orta Doğu ve Afrika’da Köle Elitleri” nde İslami Ortadoğu’daki Kölelik, Aile ve Devlet, s.75. Metin Kunt’un “Onyedinci Yüzyıl Osmanlı ‘da Etnik-Bölgesel Dayanışma, “Uluslararası Orta Doğu Araştırmaları Dergisi 5, no. 3 (1974): s.233-39.

[50]Veinstein, G., “Soḳullu Meḥmed Pasa”, İslam Ansiklopedisi, İkinci Baskı, Düzenleyen: P. Bearman, Th. Bianquis, C.E. Bosworth, E. van Donzel, W.P. Heinrichs. 21 Kasım 2016’da çevrimiçi danışmanlık <http://dx.doi.org.proxy.library.georgetown.edu/10.1163/1573-3912_islam_SIM_7090> İlk önce çevrimiçi yayınlandı: 2012

[51]Daniel Crecelius ve Gotcha Djaparidze, “On Yedinci Yüzyılın Sonlarında Mısır’daki Memlükler İle Anavatanları Arasındaki İlişkiler,” Doğu Bölgesi’nin Toplumsal ve Ekonomik Tarihi Dergisi, sayı: 45, no. 3 (2002), s.326.

[52]Christine E. Sears, “Cezayir’in Bondage Kentinde: Karşılaştırmalı Bağlamda Kentsel Kölelik”, Kölelik Araştırmaları Yeni Yönergeleri, ed. Jeff Forret ve Christine E. Sears (Baton Rouge: Louisiana State University Press, 2015), s.203, 207, 211.

[53]Julia O’Connell Davidson, Modern Kölelik: Özgürlüğün Kenar boşlukları (New York: Palgrave Macmillan, 2015), s 3, 6, 22-23, 37-39, 69, 169.

[54]Davidson, Modern Kölelik, s.100

[55]William Clarence-Smith ve David Eltis, “Beyaz Esaret”, s.139, 144.

[56]thestar.co.uk/news/majority-of-rotherham-child-exploitation-suspects-are-white-claims-new-report-1-739263

[57]Davidson, Modern Kölelik, 33.

[58]Davidson, Modern Kölelik, 32.

[59]Kevin Bales, Global Köleliği Anlamak (Berkeley: California Press Üniversitesi, 2005), s.52-54.

Avatar

Jonathan Brown

Dr. Jonathan A. C. Brown is a Director of Research at Yaqeen Institute, and an Associate Professor and Chair of Islamic Civilization at Georgetown University. He is the editor in chief of the Oxford Encyclopedia of Islam and the Law, and the author of several books including Misquoting Muhammad: The Challenges and Choices of Interpreting the Prophet's Legacy.