Yaqeen Institute for Islamic Research
The-Issue-of-Apostasy-in-Islam-Hero-Image

İslam’da İrtidat Meselesi

Şeriat, bir kısmı, şartların değişmesine rağmen sabit kalan ve bir kısmı da şartların değişmesiyle değişen bazı kanunlardan oluşur. Şer’i hükümlerin çoğu, müslümanların kendi hayatlarında uygulayacakları ve bireysel hayatlarını düzenleyen şahsi meselelerle alakalıdır. Bazı hükümler de mahkemelerde yargıçların uygulaması içindir. Son olarak, üçüncü tür kurallar ise, yöneticilerin veya siyasi otoritenin, toplumun menfaatlerine uygun bir şekilde kullanması içindir. İslam’dan dönmeye karar veren müslümanlara uygulanan şeriat kuralları, üçüncü tür kurallara dahildir. Geçmişte, İslam toplumunun bütünlüğünü korumak için uygulanan bu önemli hedefe, günümüzde de ulaşılabilir kılmanın en iyi yöntemi, müslüman hükümetlerin irtidat için ceza verme haklarını kullanmalarıdır.

İslam’a yöneltilen en yaygın suçlamalardan biri din özgürlüğü ile ilgilidir. Yapılan eleştirilere göre problem şudur: İslam’da din özgürlüğü kesinlikle yoktur.

Hem İslam dini hem de İslam medeniyeti, modern Amerikalıları kızdıracak derecede bir dini hoşgörü üzerine bina edildiği için, bu eleştiri bazılarına çok tuhaf gelebilir. Öyleyse, bu eleştiriler ne hakkındadır? Kastettikleri şey, diğer dinlere tabi olanlara müsamahalı davranma meselesi değildir. Kendi dinlerini terk eden müslümanlar için uygulanan geleneksel islami cezadan bahsediyorlar. Arapçada ridde veya irtidat olarak bilinen bu kelime, İngilizce’ye genellikle ”arkaya döneklik” şeklinde tercüme edilir. (Bir dinden vazgeçmek veya ondan ayrılmak).

Recm ve el kesme meseleleri gibi, İslam’da irttidat meselesi de yalnızca provakatif manşetlerin ötesine bakmaya ve hukuk ilminin modernite-öncesi dünyada ve özellikle de İslam’da nasıl gelişim doğasını irdelemeye istekli olunursa anlaşılabilir. Bu ağır cezalarda olduğu gibi (Yaqeen Enstitüsünün, had cezalarına ilişkin yayını için buraya bakınız), İslam’da irtidat meselesi hakkındaki modern kafakarışıklığı, İslam’ın kutsal kaynaklarıyla ilgili olduğu zannedilen bazı temel kusurlardan ziyade, insanlık tarihindeki önemli gelişmelerle, yani modern toplumların yasalarında ve yönetiminde dinin etkisinin büyük ölçüde azalmış olmasıyla ilgilidir.

Her meselede olduğu gibi, kolaylık uğruna irtidat’a arkaya döneklik desek de, meselenin nirengi noktası, basit bir tercüme işlemidir. Peygamber Efendimiz (sav) zamanında ve müslümanların ilk dönemlerinde Arapça ridde ismi ve bu ismin kapsamı içinde yer alan fiil, kişinin, dinini değiştirmesini, kişisel bir tercih alarak değil, İslam toplumundan siyaseten uzaklaşmayı ifade eden toplumsal bir eylem olarak kabul edilmiştir.

İlginçtir,”irtidat” kavramının ingilizcedeki karşılığı olan ”apostasy” kelimesinin normal kullanımında eksik olan ”bir topluluğa ihanet edip karşı gelmek” anlamı, aslında, irtidatla ilgili sosyolojik araştırmalarda görünür hale gelir.

Laik ideolojiler olarak tanımlanan toplulukların yanı sıra dini grupları terk edenlerle ilgili pekçok çalışmaya göre, mürtedleri, sessiz sedasız terkedenlerden ayıran husus, mürtedlerin önceki kimliklerinin aktif muhalifleri haline gelmeleri, basit muhaliflerden daha ziyade hain olmalarıdır. [1] Aynı şekilde, İslam’da ridde ile ilgili bir sorun, bir kişinin vicdan özgürlüğünü kullanması ve artık dini takip etmemeyi seçmesi değildir. Asıl sorun, böyle bir kararın, siyasi anlam taşıyan bir kamu hareketi haline gelmesidir.

Modernizm Öncesi Çağda Din

Mezopotamya’daki ilk site toplumlarndan itibaren, insan toplulukları dini önemlibir esas olarak kabul etmiştir. Din, bireylerin ve toplumların çevrelerindeki fiziki dünyayı aşkın metafizik gerçekliğe olan bağlarını korumuştur. Aynı zamanda kişisel ve toplumsallığı da aşmıştır. Firavun’un antik Mısır’daki yönetimi, Konfüçyüs’ün ‘gökyüzünün altındaki düzeni’ veya Avrupa monarşilerinin kutsal hakkı adını ne koyarsanız koyun din, insan toplulukları ve onların kurdukları devletler içindeki siyasi ve toplumsal düzenin temelini oluşturmuştur. Roma imparatorları imparatorluğun tüm sakinlerini imparatorun kutsal iradesine kurban sunmalarını şart koşuyorlardı. Baskıcı ya da hoşgörüsüz değillerdi. İnsanlar istedikleri her tanrıya ibadet edebiliyorlardı. Ancak pax deorum’u (tanrı barışını), yani herkes için barış ve refah getiren maddi ve manevi düzeni korumaya yardım etmeleri gerekiyordu. İsrail Oğullarının Eski Ahit yasası, bu dini aidiyetin örtüşmesini ve bir kabile ve hatta devlet kimliğinin teyidini yansıtıyordu; İsrail’in Tanrı’ndan vazgeçerek başka tanrılara ibadet eden yahudiler recim cezasına mahkûm edildi (Beşinci Kitap13: 8-9; 17: 2-7).

İslam medeniyetini inşa eden müslümanlar, dinin bu eskiden kabul edilip yerleşmiş uygulamasını devralıp onayladılar. Müslüman siyaset teorisyenleri, din ile istikrarlı bir devlet arasındaki kuvvetli bağın dünyevi saadetin en önemli iki temeli olduğunu düşünmekteydiler.[2] “Din ve dünyevi egemenlik ikizlerdir” söylemi yaygın bir nakarat haline geldi.[3]

İslam medeniyetinde, gökkubbe altındaki dünyanın düzeni basitti. Müslümanlar, Allah’ın insanlığa nihai mesajını vahyettiğini düşünüyorlardı. Önceki peygamberlerden farklı olarak, bu son peygamber tüm topluluklara gönderildi ve mesajı, önceki peygamberlerin getirdiği açık öğretilere sızan yanlışlıkları düzeltti. İnsanlar için en hayırlı olan şey gayet açıktı: Tek bir ilaha ibadet etmek ve Hz. Muhammed (sav)’in, “her iki dünyada da (bu dünyada ve ahirette) mutluluğu” (Saadet-i Dareyn) sağlayan dinine bağlı olmak. Fakat Kuran-ı Kerim ve Hz. Peygamber (sav), insanlara bu yolları reddetme ve müslümanların yönetimi altında kendi inançlarını sürdürme hakkını da vermiştir. Müslüman alimler ve yöneticiler, görevlerini çok iyi anlamışlardı: İslam’ın ve ilahi yasaların hakimiyet alanını genişletmek, herkesi zorla İslam’a dönüştürmekle (bu neredeyse hiç gerçekleşmedi) mümkün olmaz ama ”Allahın adını yüceltmekle” (meşhur bir hadis)[4] ve mümkün olduğu kadar çok insanın Allah’ın gönderdiği son ilahi sistem altında yaşamasıyla gerçekleşebilir. Bu dünyanın düzeni, onu şekillendiren ve yöneten alimler ve yönetici elitlerin nazarında gayet açıktı. Hz. Peygamber (sav)’in dediği gibi, “İslam üstündür. Ona karşı üstünlük sağlanamaz”[5] Yüzyıllarca islam hakimiyetinde yaşayan ve bazı zamanlarda islam devletinde çoğunluk olan gayrimüslimler, kendi dinleri ve dini kanunlarıyla yaşamaya devam edebilmişlerdir.[6] İsteyen herkes İslam’a geçebilir ve müslümanların egemen sınıfına katılabilirdi. (Bu, hangi sistemin daha ayrımcı olduğu hakkında ilginç sorular ortaya çıkarmaktadır. Dini bir grubun yönettiği fakat girmek isteyen herkese tamamen açık olan bir sistem mi yoksa, bütün haklardan – veya herhangi bir haktan –  yalnızca bir ulus devletin vatandaşlarının yararlanabildiği ve vatandaşlığın kazanılmasının çoğunlukla zor veya imkansız olduğu bir sistem mi?) Fakat, egemen sınıfın aksine, ters yönde hareketi teşvik etmek, bunun için kamuoyu oluşturmak, hatta buna izin vermek ise tamamen farklı bir konudur.

Bu sistemin mantığına göre, İslam’ın üstünlüğünü sorgulamak, toplumsal düzenin altını dinamitlemek demekti. Sonuç olarak, tüm modern-öncesi müslüman hukuk mezhepleri, irtidat’ı ciddi bir suç olarak görüyordu. Müslüman alimlerin çoğunluğu, bazı önemli farklılıklara rağmen, onu had cezası gerektiren suçlar arasında saydılar (Hanefi mezhebindeki önde gelen alimler bu konuda istisnadırlar).[7]

Bu irtidat hadisesi, esas itibariyle müslüman hukukçuların açıkça tarif ettiği bir suç olarak değil, siyasi düzenin kendisini hedef alan bir tehdit şeklinde algılanmıştır. İrtidat zina ve cinayet gibi diğer ciddi suçlardan farklıdır. Çünkü bunda başkalarının haklarını ihlal yoktur. Bunun sebepledir ki, diğer suçların aksine, İslam’dan ayrılan bir kişi, bu kararından vazgeçerse, irtidat suçu kaybolur ve ceza uygulanmaz. Öte yandan, cinayet gibi bir suçta fail, yaptıklarından gerçekten pişman olsa bile, artık zarar verilmiştir. Bu yüzden mağdurun veya ailesinin şikayet hakkı vardır. Ünlü hanefi hukukçu Serahsi (ö.1096) İslam’dan ayrılıp küfre kucak açmanın büyük suç olduğunu söylemiştir. “Fakat bu suçlar insan (yani kul) ile Rabbi arasındadır. Bunların cezası ahirette verilecektir. Bu dünyada [irtidat için] verilecek cezalar, insanların ortak yararı için belirlenen siyasetlerdir. (siyasatun meşrua limesalihi’l-ibad)” diye eklemiştir. Bunu da ”İslam’dan döndüğünü defalarca ve ısrarla ilan eden kişi, kamu güvenliğine karşı saldırgan ve canice bir tehdit oluşturan kişiye benzemektedir” şeklinde açıklamıştır. Mürtedin. tehdit ettiği ortak yarar, şeriatın kendisi ve müslüman olsun veya olmasın korumayı taahhüt ettiği fiziksel bütünlük, mülkiyet, din, akıl, aile ve şeref hakkı gibi bütün haklardır.[8]

Serahsi’nin “politika” sözcüğünü ifade etmek için kullandığı siyaset kelimesi islam hukukun genel olarak işleyişini ve özellikle de irtidat meselesini anlamak için çok önemlidir. Siyaset kelimesi politika, yönetişim, idare hukuku ve hatta ceza hukuku olarak tercüme edilebilir. Fonksiyonları çeşitli olmasına rağmen, onları birleştiren husus, islam hukukunun çoğunun, bağımsız Müslüman hâkimler tarafından uygulanırken (aslında, siyasiistismar korkusuyla hakimler tarafından kıskançlıkla korunmuştur) siyasetin yöneticilere ve siyasi otoriteye bırakılmasıdır.

[9] Siyaset dış politika, askeri örgütlenme, bir müslüman devlette gayrimüslim azınlıklarla ilişkiler ve sıradan idari yasalar (mesela trafik kanunları) gibi, yetkili bir siyasi otoriteye aidiyeti net olan alanları içeriyordu. Vergi gibi diğer meseleler, hükümdarın belirli sınırları aşmaması koşuluyla siyasete dahildir.

Sonuç olarak, müslüman hukukçuların nihai karar için hükümdara bıraktığı, gasp veya önceden tasarlanmış cinayet gibi ceza hukuku alanları vardı. Serahsi ve diğer birçok müslüman fıkıhçıya göre, irtidat meselesi bu alana ait bir konudur. Siyaset hala Şeriatın bir parçasıydı ama, müslüman alimler ve hakimler tarafından değil mevcut yöneticiler tarafından uygulanmıştır. (gerçi, ceza hukuku gibi konularda siyasi makamların uyguladığı yasaların çoğunu müslüman alimler formüle etmekteydiler ve ceza mahkemelerinde neredeyse her zaman onlar bulunmaktaydılar. Bir hakim, onuncu yüzyılın ortalarında Mısır’da bir mürtedin idam edilmesi gerektiğine hükmedince, infazın gerçekleştirilmesi için halifeden izin alması gerekmişti. Birkaç yıl öncesine kadar, Mısır valisine hıristiyanlığa dönen bir müslüman arz edildiğinde, yargılama sadece hakimin değerlendirmesine göre yapılabilirdi.[10]

Siyasetin kapsamına giren her alanda, müslüman alimler şu temel ilkeyi teyit etmişlerdir: Yöneticinin “[kendi] alanı ile ilgili” politikaları, kamu maslahatına uygun olmalıdır.[11] Aşağıda açıklanacağı üzere, irtidat, diğer had suçlarından ve cinayet gibi suçlardan en az yönüyle ciddi anlamda farklıdır. Bir kişi, had cezalarından suçlu bulunduğunda, siyasi otorite cezayı uygulamak zorunda kalmaktadır. (Suç işlemesi halinde kendi kızını cezalandıracağına dair nebevi beyana dayanarak) [12] Bir cinayet işlendiğinde, siyasi otorite, mağdurun yakınları istediği takdirde suçlu kişiyi cezalandırmayı reddedemezdi. Çünk, kısas onların hakkıdır.[13] Burada yaptığımız çalışma göstermektedir ki; tam aksine, mürtedle alakalı muamele, tamamen siyasi otoritenin tasarrufuna bırakılmıştır.

Modern-Küresel Batı’da Dinin Yeni Rolü

Martin Luther’in papalık otoritesine (bundan taml beş yüz yıl önce) meydan okumasının ardından, Batı Avrupa yüz yıldan fazla süren korkunç bir mezheb savaşına girdi. Bu durum, savaşan hükümdarların, her devletin yöneticisinin hıristiyanlığın istediği herhangi bir mezhebini takip etmeyi seçebileceğini kabul ettikleri zaman nihayet sona erdi.

Yani, dini taleplerle dökülen kanlar ve yapılan tahribat, halkı, din olgusunu insanın şahsına ait özel bir mesele haline getirme yönünde kademeli bir hareket başlatmaya sevketmiştir. Hollanda Cumhuriyeti bu konuya liderlik etti. On altıncı yüzyılın sonlarında, farklı eyaletlerin her birinin resmi kiliseleri olmasına rağmen, muhalif bireylerin inançlarından dolayı ayrımcılığa veya zulme maruz bırakılamayacağına karar verildi.

Bu gelişmeler, Amerikalı Püriten Roger Williams (ö.1683) ve Aydınlanma felsefecisi John Locke (ö.1703) gibi bazı protestan teologlarda giderek büyüyen bir anlamda, bireylerin, hükümet veya vatandaşlar tarafından bir dine uymaya zorlanmasının, hem Tanrı tarafından hoş görülmeyeceği hem de felsefi açıdan saçma olduğu düşüncesini oluşturdu. Locke, birisini bir şeye inanmaya nasıl ‘zorlayabilirsin’ diye düşünmekteydi.

Bazı kişilerin, dinin kamusal etkisini ve devletle olan ilişkilerini kısıtlamak için gösterdikleri gayret ve çabalara rağmen, 1800’lü yılların ortalarında Batı Avrupa ülkelerinin birçoğunda, kanunlar ve siyasi sistemler, insanlara yasaklar koyar veya onlara bazı haklar verirken dini değerleri esas aldılar. ABD Anayasasının Birinci Değişikliği, federal hükümeti (daha sonra da eyalet hükümetlerini) herhangi bir dine destek vermeye ya da dinsel egzersizi kısıtlamaya zorlamamıştır. Zaten böyle bir çizgide yürümek her zaman zor olmuştur. Kilisenin ve devletin bu şekilde ayrılması, 1905’te resmileştirilen ve sadece kamusal alanda dini ayrımcılığa son vermekle kalmayıp aynı zamanda dini tamamen kamusal hayatın dışına itmeyi amaçlayan Fransa’nın laiklik sisteminde (aşırı secülerizm) en uç biçimini bulmuştur.

Elbette din ve devleti birbirinden ayırmak ya da devletin dini meselelerde tamamen tarafsız olmasını sağlamak oldukça zordur. Çünkü yasalar ve politikalar, onları oluşturan kültürlerin gölgesinde büyür ve o kültürleri yansıtır. Kültürler de dinlerden çok fazla etkilenir. Matthew Hale (ö 1676) “Hıristiyanlık İngiltere yasalarının bir parçasıdır” derken bunu kastetmiştir.

Devlet, resmi olarak dinin yasaları ve politikaları şekillendirmesine izin verme konusunda sınırlandırılmış olduğu halde, dinin tesiri hala belirgindi. 1818 yılında New York’ta hıristiyanlık karşıtı ifadelerini kamuya açıklayan bir adam, inançsızlıktan dolayı mahkum olmadı. Zira, dini özgürlüğü destekleyen bir devlette bu tür bir suçlama yapılmazdı. Ancak sanık, halkın değerlerini hakaretten hüküm giymişti.[14]

Bugün bile, batı Avrupa yasalarında, müslüman kadınların kamusal alanda peçe takmalarının, plajda tesettür mayosu giymelerinin ya da okullarda başlarını örtmelerinin ‘kamusal düzeni’ ihlal bahanesiyle yasaklanması, dini gerekçelerle ayrımcılık yapma konusunda, bu geleneklerin seküler devletleri bile nasıl etkilediğinin izleri olarak görülebilir. Başörtüsü veya peçenin doğasında tehlikeli olan hiçbir şey yoktur. Onlarca ülkedeki milyonlarca Müslüman kadın her gün bu elbiseleri giyiyor ve ne kendileri ne de hükümetleri kamu düzeni adına herhangi bir tehdit hissediyorlar. Dahası, (2016 yılında Fransa’daki ayrımcı peçe yasağından rahatsızlık duyan vatandaşlar tarafından kamuoyuna duyurulduğu gibi) batı ülkelerinde bile bazı rahibeler, saçlarını örtüyor ve sahilde bile aynı şekilde giyinebiliyorlar. Ayrıca, soğuk havalarda yün başlığı gibi yüz örtmenin seküler formları da bulunmaktadır. Fransız hukuku uzmanı bir bilim adamının, başörtüsü ve peçe üzerinde sürmekte olan Fransız dramasında gözlemlediği gibi, ‘kamu düzeni’ söylemi barışı, halk sağlığını ve kamu güvenliğini korumak gibi makul bir talep iken, din özgürlüğüne getirilen kısıtlamaları haklı çıkarmak ve meşrulaştırmak için kullanılan bir araç haline dönüşmüştür.[15]

Batı Avrupa’nın ve kolonilerinin resmi hayatında dinin tesiri azalınca, bunun yerini ulus-devletler aldı. 1800’lerin ortalarında, Batı Avrupalılar için önerilen temel kimlik biçimi artık hıristiyanlık ya da yerel veya bölgesel bir kültüre bağlılık değildi. Bu kimlik, sınırları homojen bir ulusal halk (Fransa, Fransızlar’ın yaşadığı yerdir), ulusal bir dil (yerel lehçeler ve fransızca dışındaki diller yok olmak zorunda kaldı) ve ulusal bir kader ile orantılı olarak belirlenmiş bir ulusun vatandaşlığıydı. Ulusal kimliğe sahip olup hukuki ve politik anlamda başka herhangi bir kategoriye tabi olmadıkları için bu ulus devletlerin tüm vatandaşları pratikte eşitti. Hatta uzun zamandır temel haklarından yoksun bırakılıp ötekileştirilenAvrupa’lı yahudiler bile, “eşit kabul edildiler” ve en azından resmi olarak 1800’lerin ortalarından sonlarına kadar tam vatandaşlık haklarına sahip oldular. Evli kadınların mülkiyete veya siyasi katılım hakkına (İsviçreli kadınlar, sadece federal seçimler için 1971’de oy hakkı elde etmiştir) sahip olmaları gibi, kadınların en doğal yasal haklarından mahrum bırakılmaları, 1800’lü yılların sonuna kadar ve hatta 1900’lü yılların ortalarına kadar doğal bir durum olarak görülüyordu. Bu durum, ulus devletlerin yeni düzeniyle çelişkili kabul edilmedi.

Bu, dinin giderek sırf şahsi ve vicdani bir meseleye dönüştüğü anlamına geliyordu. Hatta kamusal alanda hiç yer almaması, devlet (ABD) organları tarafından kontrol edilmemesi ve de desteklenmemesi gerektiği düşünülüyordu. Her iki durumda da, kişilerin kamusal hakları üzerinde dinin herhangi bir etkisinin olmadığı varsayılıyordu. Vatandaşların haklarına devletin bakış açısını dinin etkilemesine izin vermek, vatandaşların, sorumluluklarını algılama ve kendilerini bu dünyadaki konumlandırma şekline dair sözde en iyi iddiaya sahip olan ulusal kimliğe meydan okuma kabul edilmeye başlandı.

Başta on dokuzuncu yüzyılın ortalarındaki Mısır, daha sonra düvel-i muazzamanın Osmanlı İmparatorluğu gibi çokuluslu devletlerden ortaya çıkardıkları ya da Hindistan (Churchill’in meşhur sözüne göre Hindistan, sadece coğrafi bir terimdir) gibi yeni “uluslar” adı altında birbirlerine bağladıkları diğer ulus devletler ve nihayet dünyanın geri kalanı, bu konuda öncülük eden batı Avrupa’yı yakından izledi. Dinin (teorik olarak) özel hayatın dışında hiçbir rolü olmadığı ya da ulusal bir kimliğe görsel olarak bağımlı olduğu ulus devletlerin bu yeni dünyası, islam ve hıristiyan medeniyetlerinin modernizim öncesi “ilahi düzeni” nin tam tersi idi.

İslam Hukuk Geleneğinde İrtidatın Cezası

İslam’ın yasal düzenine ve Hz. Muhammed (sav)’in topluluğuna (ümmetine) ait olduğuna inanan çeşitli krallıkların ve halkların ana çatısı olan Daru’l-İslam’ın genel ve evrensel düzeninde, irtidat için verilen kanuni cezanın şiddetli olması şaşırtıcı değildir. Kısmen, başka yerlerde açıkça belirtmiş olduğumuz gibi, etkili bir kontrol ve kolluk kuvveti olmayan modern öncesi hukuk sistemleri, caydırıcılık eksikliğini telafi etmek için ağır cezalar uygulamak zorunda kalmıştır. Fakat islam hukuk geleneğinin irtidada yönelik tavrını şekillendiren ana husus, düzen ve kimliğin nasıl anlaşıldığı idi. Bu husus, irtidat hakkındaki kuralları Kuran’da veya Peygamber’in öğretilerinde yer alan herhangi bir açık emirden daha fazla etkiledi.

Sünni ve Şii İslam’ın bütün klasik mezheblerinde islamdan dönen kişiye (mürted) verilen ceza ölüm olmuştur. Aynı zamanda hukukçular sadece .

 yöneticinin bu cezanın uygulanmasını emredebileciğini ve bu kanunsuzluğu cezalandırabileceğini de kabul etmişlerdi. (tıpkı sadece bir mahkeme ya da nitelikli bir hakimin herhangi bir kişiyi inkarcı ilan edebileceğini kabul ettikleri gibi). İrtidatla ilgili kurallar öncelikle Sahih-i Buhari’deki üç hadis üzerine bina edilmiştir. Birincisi: Sahabilerden İbn-i Abbas (ra), Peygamber Efendimiz (sav)’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: ‘Kim dinini değiştirirse onu öldürün”.[16] İkincisi: Muaz Bin Cebel (ra), Ebu Musa el-Eş’ari (ra) adlı diğer bir sahabiye şöyle demiştir: Mürtedi idam etmek, Allah’ın ve peygamberinin buyruğudur.[17] Üçüncüsü: Hz. Peygamber (sav), bir müslümanın ancak cinayet, zina veya irtidat suçlarından dolayı idam edilebileceğini söylemiştir.[18]

Bu rivayetler, hadislerin harici deliller ışığında okunmasına mükemmel bir örnek teşkil eder. Öncelikle; Peygamber Efendimiz (sav)’in ”dinini değiştiren herkesi öldürme” emri ilk akla gelen anlamıyla anlaşılmaz. Çünkü din değiştirip islama girmenin suç olmadığı açıktır. Tam tersine istenen bir durumdur. Ve yine Hıristiyanlıktan Budizme geçiş gibi, islamdan başka bir dinden yine islamdan başka bir dine geçmek decezai bir netice doğurmamaktadır. Bu nedenle hadis, yalnızca islamı terk edenlere bir ikaz olarak anlaşılmalıdır.[19]

Aynı şekilde, Kuran’da açıkça belirtildiği gibi, bir kişinin kalben inanmaya devam ettiği halde, kendisini korumak için diliyle islamı inkar etmesi suç değildir. shala kalbine inandığı sürece İslam’ı birinin güvenliği korkusuyla dışlamak bir suç değildir. (Nahl 16/106). Son olarak, irtidat yalnızca, bunu yapan kişi akil-baliğ ise ve hanefi mezhebine ve diğer mezheblere göre sarhoş değilse cezalandırılır.[20] Bu sınırlandırmalar açıkça görülmektedir. Ama öncelikle yukarıdaki hadis gibi ifadelerin sözlük veya ilk anlamlarına göre anlaşılmaması gerektiği açıktır. Bu hadislerin, yoruma açık olduğu bellidir. Örneğin, müslüman alimler, yetkililerin yalnızca sesli ifade edilen irtidatla ilgilenmeleri gerektiği, insanların şahsi hayatlarındaki dini pratikleriyle ilgilenmemeleri gerektiği konusunda müttefiktirler. Şeriatın genel ilkesinden yola çıkarak, yasalar niyet okuması yapmamıştır. Peygamber Efendimiz (sav), Üsame Bin Zeyd’i uyarmış ve parçalamadıkça birinin kalbinde ne olduğunu anlayamayacığını söylemiştir.[21] Nebi (sav) kendisine ”İnsanların kalplerini araştırma ve onları açma” emri verilmediğini söylemiştir.[22] İmam Şafi (ö. 820) Peygamber Efendimiz (sav)’in, kalben dini terkettiğini veya hiç iman etmediğini bildiği halde insanlara zahiri imanlarına göre muamele ettiğini kaydetmiştir. Allahu Teala, bir kişinin gizli mürted olduğunu bildirmesine rağmen, o kişinin zahiren islama bağlı görünmesi bile, o kişinin canını ve malını dokunulmaz kılmıştır.[23]

Bu prensip, fıkıh literatüründe “Şer’i hükümler zahire göre verilir. Kalbteki niyetler Allah’ı ilgilendirir” şeklinde vecizeleşmiştir. (Nahnu nahkumu bizzahir. Allahu yetevelle’s-serair).[24] Bireyin özel inancının durumunu kasten görmemezlikten gelmek, şeriatın gizliliğe saygı duymak, tecessüsten (başkalarının haklarını ihlal etmeyen ve gizli olarak yapılan suçları araştırma) kaçınmak ve ayıbı örtmek (başkalarının haklarını ihlal etmediği sürece gizli bir ayıp için kendini susturacak bir mazeret üretme veya gözlerini o ayıba kapatma) gibi daha genel bir ilkesine riayet etmek demektir. Bu kavramların kaynağı, tecessüsü yasaklayan (Hucurat 49/12) Kuran ve had cezası gerektiren bir suç işlediğini itiraf etmeye çalışan bir kişiyi defalarca görmezden gelen Hz. Peygamber (sav)’in sünnetidir.[25] Hz. Peygamber (sav), “İnsanların bir sırrını veya ayıbını açığa çıkarırsanız, onları mahvedersin” diyerek uyarıda bulunmuştur.[26] Bunların hiçbiri islamın, samimiyete ya da insanların kalbi inancından kaynaklanan zahiri davranışlara öenm vermediği anlamıona gelmez. Fakat yasaları ilgilendiren kısım, sadece ölçülebilen ve imanın dışa vurumu olan zahiri davranışlardır. Bunun dışındaki hiç bir mesele kesinlikle cezalandırılamaz. Müslüman alimler, irtidatla ilgili iki ayrıntı hakkında da ihtilaf etmişlerdir. Birincisi: Hanefi mezhebi, kadın mürtedlerin öldürülemeyeceklerini, ancak hapsedilebileceklerini savunan diğer hukuk mezhebleri ile farklılık göstermektedir. Bunu, hanefiler tarafından güvenilir kabul edilen ”islam’dan ayrılan kadınların öldürülmesini yasaklayan” bir hadise dayandırmaktadırlar. Ancak, müslüman alimlerin büyük çoğunluğu bu hadisi güvenilmez bulmakta ve bu yüzden had cezalarında erkek ve kadına eşit muamele ilkesine uymaktadırlar.[27]

İkincisi, alimler, irtidat eden kadınlara tövbe etme şansı verilip verilmeyeceği konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Üç sünni mezheb yargının onlara bir imkan vermesini mecburi kılmış ve hanafiler de bunu kabul etmiştir.[28] Müslüman alimlerin büyük çoğunluğu, Peygamber Efendimiz (sav)’in mürtedlere, düşüncelerini değiştirme imkanı verdiğini ifade eden, ikinci halife Hz. Ömer (ra) gibi ravilerin rivayet ettiği pek çok hadis-i şerife istinaden mürtetlere dine geri dönme imkanı verilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Çoğu fıkıh alimi, üç günlük süre veya üç defalık imkan vermiştir. İmam Ahmed Bİn Hanbel (ö. 855) ve Ebu Hanife ise (ö. 767) mürtede tövbe etmesi için bir ay süre verilmesi gerektiğini söylemişlerdir.

Ünlü alim İbn-i Hazm (ö 1064), Hz. Ömer’den rivayet edilen bir beyana ve ilk dönem hukukçularından Nehai’nin (ö. 717) verdiği bir karara istinaden, mürtede sonsuza dek geri dönmek isteyip istemediğinin sorulması gerektiğine dair bir görüş bildirmiştir (Yustatabu ebeden. Vela yuktelu). (Nehai, muhtemelen mürtede her seferinde tövbe etme şansı verilmesi gerektiğini kastetmişti).[29]

İrtidat ve İlk Dönem Müslümanların Uygulamaları

İlk dönem islam cemaatinin, irtidat anlayışı, daha sonraki fıkhi mezheblerin kesinleşmiş kararlarından çarpıcı biçimde farklılık göstermektedir. Bu, Peygamber Efendimiz (sav)’in kendi kararlarında daha belirgindir. Kurtuba’lı meşhur alim İbn-i Tala’ın (ö. 1103) da belirttiği gibi, Efendimiz (sav)’in ibadet etmediği için tek bir kişiyi bile idam ettiğine dair güvenilir bir delil yoktur.[30] Habeşistan’a hicret eden sahabilerden biri olan Ubeydullah Bin Cahş, islamdan ayrılıp hıristiyan olunca Peygamber Efendimiz (sav), onun cezalandırılmasını emretmedi.[31] Peygamber Efendimiz (sav), Kureyş ile yaptığı Hudeybiye Antlaşması uyarınca, islamı terkedecek kişilerin Medine’den Mekke’ye gitmeye karar vermeleri halinde başlarına bir zarar gelmeyeceğini açıklamıştır. Bu antlaşmada irtidat bir ceza öngörülmemiştir. Gerçekten, vefatından bir gün önce Peygamber Efendimiz(sav)’e gelip islam’a sadakat sözü veren bir adam, yemininden vaz geçmek isteyince Efendimiz (sav), onu serbest bırakmıştı.[32] İmam Şafii, asr-ı saadet döneminde Medine’de, bazı kişilerin iman edip daha sonra irtidat ettiğini belirtmiştir. Daha sonra tekrar iman etmişlerdi. Ancak Allah Rasulü (sav), onları öldürmemişti.[33]

Bu, ilk halifeler devrinde de aynı derecede açıktır. Güney İran’da bir savaş sırasında Bekir Bin Wail kabilesinden altı kişi irtidat edince, ordunun komutanları onları öldürdüler. Halife Hz. Ömer, bundan haberdar edildiğinde, komutanları azarlamıştı. Eğer durum kendisine arzedilseydi, adamları çıktıkları kapıdan bir şekilde içeriye geri sokacak bir yol teklif edeceğini veya onları hapsedeceğini açıkladı.[34]  Emevi halifelerinden Ömer bin Adülaziz (ö. 720), Kuzey Irak’taki yeni müslüman olmuş bir grubun irtidat ettiği söylendiğinde, zımmi bir gayrimüslim azınlık olarak önceki statülerine geri dönmelerine izin vermiştir.[35] İslam’ın ilk dönemlerinde sabır ve hoşgörünün en kötü örnekleri olan Hariciler bile, daha sonraki alimler tarafından, irtidat meselesinde kısmen de olsa yanlış anlaşılmış görünüyorlar. Büyük günah işlerken gördükleri diğer müslümanları öldürme sebepleri, genellikle, bu kişileri mürted kabul ettikleri düşüncesiyle açıklanır. (Onların kendilerinden menkul çıkarımlarına göre; büyük günah işleyenler gerçekten iman etmiş olsalardı, o günahları işleyebilirler miydi?). Fakat ilk dönem harici bir kaynağa göre, hariciler, onları, mürtedler gibi saf ve basit görmekten daha çok, Allah’ın kanunlarını küçümseyen kişiler olarak görüyorlardı.[36] Müslüman orduları, 673-674 yıllarında Buhara şehrini fethettikten sonra, bu şehrin sakinleri islama girip, Arap orduları şehirden ayrılınca daha önceki Zerdüşt inançlarına geri döndüler. Ordu disiplini yeniden kurmak için geri dönmeliydi. Bunun için birilerinin ölmesi hiç önemli değildi.[37]

Tabii ki, islamın ilk döneminde irtidat sebebiyle idam edilenler olmuştur. Ancak, detaylı bir şekilde anlatılan olaylarda öne çıkan husus, bu hadiselerin kamusal niteliğidir. İrtidat suçu, gizli bir şekilde değil, söz konusu kişinin kamuoyuna açıkladığı bir duyuru ile gerçekleşir. Halife Hz. Ali’nin (ra), hıristiyanlığa döndüğü için Müstevred el-İcli adlı bir adamı idam ettiğini anlatan meşhur bir olay bu duruma örnek olarak verilebilir. Bu olayla ilgili rivayetler genel olarak pek çok üslüman alime göre güvenilir olmasa da, bu vak’ada Müstevred’e verilen cezanın sebebi dinden dönmesi değil, bunu alenen Hz. Ali’nin yüzüne çarparak ilan etmesidir.[38]

Arap hıristiyanların, müslümanların yönetimi altındaki hıristiyan azizlerin kahramanca maceralarını ayrıntılı olarak anlattığı kitaplarla ilgili yakın tarihli bir çalışma mürtedin sadece kamu düzeni için tehdit olarak algılanması halinde cezalandırıldığı izlenimini güçlendirmektedir. Bu hıristiyan ‘Azizlerin Yaşamları’ çalışması, islamın ilk döneminde hıristiyanlığı benimsemiş birkaç müslümanı anlatmaktadır. Bu hikayelere göre her mürted / aziz yeni inancını kamuya itiraf etmiş ve daha sonra her biri idam edilmiştir. Mürtedin idam edilmediği, onuncu yüzyıldaki Mısır’daki bir olayda ceza verilmeyen kişi, rahipler tarafından islamı alenen reddetmek zorunda bırakıldığı söylenen bir adamdı.

Ama o kişi, idam edilmedi ve hiçbir zaman idam edilmezdi de (mürtedin öz babası, kendi oğlunun öldürülmesini isteyen bir mektubu halifeye yazmasına rağmen).

Aslında bu adam hayatına bir keşiş olarak devam etmiş, bir manastır kurmuş, hıristiyan bakış açısıyla islama dair eleştirini yazmış ve bu eleştiriler günümüze kadar ulaşmıştır.[39] Müslüman devletlerin modern öncesi dönem boyunca irtidatla ilgilenme şekillleri, sadece irtidat suçu kamusal alana taşınınca benzer endişeleri göstermektedir.

Ünlü bir Arap şair olan Ebu A’la Maarri (ö. 1058) kehanetler ve resmi dinler hakkında alenen şüphe ederdi. Hac ibadetiyle alay etmiiş ve ”Dünyada iki tür insan var: Beyinleri olan ve dinsiz insanlar ya da dini olan ve beyinsiz insanlar” şeklinde yazılar yazmıştı. Maarri, ortaçağ islam dünyasındaki çok sayıda ünlü ‘özgür düşünür’ gibi, doğal nedenlerden ölmişti.[40]

Memlükler döneminde (1260-1517), irtidat veya diğer sapkınlıklar sebebiyle altmış kişinin idam edildiği vakaların incelendiği yakın tarihli bir çalışmada da benzer bulgular ortaya çıkmaktadır. Dinden döndüklerini ilan ettikleri için idam edilenlerin çoğunluğu, 1383 yılındaki iki koptik hıristiyan ve 1379 yılındaki bir grup hıristiyan örneklerindeki gibi, önce islamı seçip daha sonra da islamı terkettiklerini halka açık bir şova dönüştüren hıristiyanlardı. İkinci olayda, cezalandırılmadan önce tövbe etmeleri için kendilerine pek çok defa imkan verilmişti.[41]  Daha sonraları, Osmanlı Devleti zamanında islamiyeti bırakıp hıristiyanlığa geçen ve hatta rahip olan bir kişi, tevbe etmesi için mahkemede yargıç önüne çıkarılmıştı. Hakim, adama kahve teklif ikram edince (muhtemelen Türk kahvesi), adam kahveyi hakimin yüzüne fırlatmış ve islamı kötülemeye başlamıştı. Bunun üzerine yargıç, adamın deli olduğuna karar vermişti. Ancak adam kamusal alanda islama üç defa hakaret ettikten sonra adam idam edilmiştir.

Modern Zamanda İrtidatın Yeniden Yorumlanması

Dinin rolünün milliyetçilikten ve batı sekülerizminden etkilenen toplumlardaki görünüşü ile ilgili muazzam değişiklikler, bazı müslüman akademisyenleri, şeriatın irtidatla ilgili birikimini araştırmaya sevketmiştir. İslamdaki irtidat suçunun, bireysel inançları gözetmekten daha ziyade, devleti ve toplumsal düzeni koruma meslesi olduğu düşüncesi, 1940’larda Güney Asya’lı müslüman aktivist ve entelektüel Ebu Ala el-Mevdudi (ö. 1979) tarafından ifade edilmiştir. Mısır’lı Maḥmud Şaltut (Ezher Şeyhi, ö. 1964) ve Yusuf el-Karadavi gibi son dönem alimler ve Irak kökenli Amerikalı akademisyen Taha Cabir Alvani (ö. 2016) gibi modern akademisyenler, yeni bir değerlendirme yaparak, dini kimlikle ilgili bağlamlarda değerlendirilen irtidatın, bir devlet meselesi olmadığını öne sürdüler.[42]İrtidat meselsindeki asıl suç unsurunun, bunu kamuya ilan edip, kamu düzenini itiraf ve ilan yoluyla bozma tehdidi olduğu sonucuna varmışlardır. Bu kamusal bir meseledir. İslam hukukunun dikkat etmesi gereken, kişilerin din değiştirme konusunda vicdanlarına uyarak şahsi bir karar almasıyla ilgili değildir.

İslam hukuk tarihinde gizlenmekten veya gerçekleşmemiş olmaktan daha ziyade, irtidatın, müslüman hukukçuların ve devletlerin halkın şahsi dini seçimlerine ne kadar az ilgi gösterdiklerini açıklayan, toplumsal tehlike olarak görülen yönü tam da budur. Yine bu durum, yüzlerce müslüman hukukçunun tamamının, Kuran’ın dini seçim özgürlüğü üzerine tekrar tekrar dile getirdiği ifadelerle çok net bir şekilde çelişki içinde görünen bir kararı neden onayladıklarını da açıklıyor. Kuran, islamı kabul ettikten sonra, onu terk edenleri, iyiliklerinin bu hayatta ya da sonraki hayatında hiçbir anlamı kalmayacakları konusunda uyarmakta ama, dünyevi bir cezadan söz etmemektedir (Bakara 2/ 217). “İman edip sonra inkar eden, sonra tekrar iman edip tekrar inkar eden ve inkarda derinleşip kökleşen” kişilere bile, Kur’an tarafından herhangi bir dünyevi ceza verilmemektedir. Bunun yerine Allah ” onları asla bağışlamayacağı ve kurtuluşa varacak bir yola yönlendirmeyeceği” uyarısını yapmaktadır (Nisa 4/ 137). İrtidat suçuna ölüm cezası verilmesine en ters manaya dikkat çeken Kur’an ayeti ”Dinde zorlama yoktur: Doğru eğriden, hak bâtıldan seçilip ayrılmıştır” beyanıdır (Bakara 2/ 256).

Müslüman hukukçular tarafından, irtidat bahsinin kanun kitaplarında nereye konulacağıyla ilgili tercihler göstermektedir ki; onları ilgilendiren asıl mesele, irtidatın kamusal niteliği ve siyasi düzeni nasıl etkilediğine dair değerlendirmeleridir. Şafii mezhebinin temel kitaplarından biri olan Ebu İshak Şirazi’nin (ö. 1083) Mühezzeb’i irtidat konusunu had cezaları içinde değil, isyanla (el-buğat) ilgili konu başlığı altında listelemiştir. Hanefi mezhebinin meşhur fakihleri, Serahsi, İbn-i Humâm (ç. 1457) ve İbn-i Sâ’atî (ö. 1295) irtidatkonusunu devletlerarası siyaset (kitâb-i sirar) bölümünde ele almışlardır, kriminal cezalar bölümünde değil. İbn Hümâm, “inançsızlık suçuna bir ceza olarak değil, savaşın zararını önlemek için mürtedi ölümle cezalandırmak gerekiyor. Çünkü inaçsızlığın en büyük cezasını Allah verecektir” derken bunu açıkça ifade etmektedir.

Şaltut ve diğer alimler, mürtedi ölümle cezalandırmak için uzun süredir delil olarak kullanılmış olan aynı hadislerde tezlerine güçlü bir delil buldular. Peygamber Efendimiz (sav), mürtede layık gördüğü ölüm cezası, kişilerin islama inanmaktan ve gereğini yerine getirmekten vazgeçtiği şahsi kararlarıyla ilgili değil, o kişilerin, islam düşmanlarının saflarına katılarak islam toplumuna ihanet etmeleriyle ilgilidir. İrtidata ölüm cezası verilmesinin en önemli delillerden biri, İbn-i Abbas’tan rivayet edilen Peygamber Efendimiz (sav)’in “Kim din değiştirirse onu öldürün” diye emrettiği hadistir. Ancak bu hadis, islamdan dönmekle kalmayıp daha sonra islam inancına aykırı vaazlar verip yazılar yazan ve halife Hz. Ali’ye meydan okuma fırsatı kollayan (zındıklar veya kafirler diye nitelenen mürted) kişilerle alakalı bir bağlamda İbn-i Abbas tarafından zikredilmiştir.[43] Yaptıklarını anlatmak için kullanılan Arapça irteddu fiili, islamın ilk dönemlerinde, islam toplumuna karşı aleni bir siyasi ayrılma ya da ayaklanma hareketi olarak anlaşılmıştır. Bu nedenle, Hz. Ebubekir’in hilafeti (632-634) boyunca iki yıl süren meşhur ridde savaşlarına verilen ridde ismi, bu kavramın imandan dönme ve isyan edip islam devletinden ayrılma teşebbüsü manalarının bir kombinesi olduğunu göstermektedir [44](Hadislerde her iki anlamda da kullanılmıştır.).

Hadis’in, irtidatın hükmüne delil olan ikinci ana parçası da benzer bir izlenim bırakmaktadır. PeygamberEfendimiz (sav), bir müslümanın cinayet, zina veya islamı terketme suçundan dolayı cezalandırılması dışında öldürülemeyeceğini söylediğinde mürtedi “dininden çıkan ve toplumu terkeden” biri olarak nitelendirir (et-Tariku lidinihi ve el-murafiku licemaatihi)[45].

 Veya başka bir rivayette de

“Allah’a ve Resûlüne savaş açan” kişi olarak nitelendirmiştir.[46]

İrtidat suçu için delil olarak kullanılan ve siyasi bir manaya hamledilemeyecek tek hadis, Ebu Musa el-Eş’ari ile Muaz Bin Cebel arasında cereyan eden, iman edip daha sonra dinden dönen yahudi bir adam hakkındaki konuşmadır. Ancak bunun nedeni, bu rivayetin siyak-sibakıyla alakalı bir bilginin bulunmamasıdır. Üstelik, daha sonra halife Hz. Ömer’in, Ebu Musa el-Eş’ari ve Muaz Bin Cebel’in kararından haberdar edildiğine ve hoşnutsuzluğunu dile getirdiğine dair ifade bulunmaktadır: “Onu üç gün hapsedip, her gün bir somun ekmekle besleyerek, ondan tövbe etmesini isteyemez miydiniz? Belki tövbe eder ve Allah’ın dinene tekrar geri dönerdi?” demiştir.[47]

Şaltut bu kanıtlara bakarak, islamın imansızlığı (küfür) ölümle cezalandırmadığını söylemiştir. Ölümle cezalandırılabilecek şeyin, “müslümanlarla savaşmak, onlara saldırmak ve onları dinlerinden ayırmaya çalışmak” olduğu sonucuna ulaşmıştır.[48]

Bu nedenle Yusuf el-Karadavi gibi alimler, irtidat cezasını modern ihanet suçuna benzetirler.[49] Karadavi, bir kişinin islama inanmayı bırakma kararına hiçbir ceza verilemeyeceğini, zira Kuran’da net bir şekilde ifade edildiği gibi “dinde herhangi bir zorlama olmadığını” söylemiştir (Bakara 2/ 256). Sadece dinden çıkmakla yetinmeyip islam toplumunun istikrarını baltalamaya yönelik aleni bir kalkışmaya girişenler ridde ile suçlanabilirler. Karadavi, irtidatı ikiye ayırmış ve ”mütecaviz irtidat (ridde-i müteaddiye)” ile ”gayr-ı mütecaviz irtidatı (ridde-i kaşira)” farklı değerlendirmiştir. İslamı terkeden ve başkalarını buna veya toplumun istikrarını bozmaya teşvik eden kişi irtidat cezasının muhatabıdır. Sadece islamı terkeden ve başklarını teşvik etmeksizin diğer bir dine iman eden kişi kendi haline bırakılır.[50]

Günümüzde Müslümanlar İrtidatı Nasıl Değerlendirmeli?

Önemli bir anlamda. Müslümanların mürted meselesi ile nasıl davrandıklar gerektiği sorusu, ne kadar ‘islami” konular gerçekten küresel, insani konular olduğunu izah eder. Yarım asırdan daha önce yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ndeki ifadelere göre “Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak dinini veya inancını tek başına veya içinde bulunduğu cemaatle birlikte, kamusal veya özel alanda değiştirmeyi de içerir… “(Madde 18). Ancak aynı bildirgenin 29. maddesi, bildirgenin ortaya koyduğu insan haklarının “sadece ahlaki değerler, kamu düzeni ve demokratik bir toplumdaki genel sosyal sorumluluğun gereklerini yerine getirmesi” için sınırlandırılabileceğine hükmetmektedir. Madem ki din özgürlüğü inanılmaz derecede önemli olsa da yine de kısıtlanabilmektedir, öyleyse kısıtlamanın zaman ve şekline kim karar verebilir? Yine kültürler, siyasi sistemler ve dini gelenekler arasındaki farklılıkların bu kararı nasıl etkileyeceğini kim belirleyebilir?

İlginçtir, uzaktan bakınca, teorik açıdan, modern-öncesi İslam geleneği ile modern insan hakları vizyonu yapısal olarak benzemektedir; her ikisi de kamu düzeni ve genel ahlakın korunmasını, bazı dini özgürlüklerin kısıtlanabilmesinin sebebi kabul eder. Şeriat söz konusu olduğunda, hem kamu düzeni hem de ahlak, açıkça dini (özellikle islami) kaynaklardan türetilmiştir. Fakat Batı’da kamu düzeni ve ahlak anlayışı tarih boyunca hıristiyanlık tarafından şekillendirildiği ve bu etki bugün de kısmen de olsa devam ettiği için, birçok batılı ülkede dini özgürlüklerin sınırlandırılmasının gerekçeleri genelde önyargılıdır. Bu kısıtlamalar, batılı ve hıristiyan değerler tarafından şekillendirilen kamu düzeni ve ahlak kurallarına göre şekillendirilmiştir.

Bunu ABD’de mormon, müslüman ve çok evliliğe izin veren diğer dinlerle ilgili davalarda görüyoruz. Bugün bize çok garip gelse de 1890 ABD Yüksek Mahkemesi Davis v. Beason davası, bir kişinin uygulamasa bile inançları yüzünden cezai müeyyidelerle karşı karşıya kalabileceği prensibini ortaya koymuştur. Mahkeme, uygulamasalar bile çok eşliliğe inandıklarından dolayı mormonların yasal ayrımcılığa maruz bırakılmaktan korunması gerektiği düşüncesini reddetmiştir. Yargıç Field şunları yazmıştır: “İki eşlilik ve çok eşlilik Amerika Birleşik Devletleri yasaları ve tüm uygar ve Hıristiyan ülkelerin kanunları gereğince suçtur ve onları savunmayı bir dini inanç olarak adlandırmak, insanlığa hakarettir.” Çok eşlilik ABD’de öyle nefret edilen bir durumdur ki, buna inanmak bile ciddi bir şekilde cezalandırılabilmektedir.

ABD tarihindeki temel hakların kısıtlanması, “polis yetkileri” olarak bilinen ya da eyaletlerin kamu düzenini, güvenliği ve hatta ahlâkı koruma hakları adı altında kanunlara yerleşmiştir. Yukarıda değinilen New York davasına benzer şekilde, bu durum ABD mahkemelerinin “eyaletler’in kumar oynamayı, alkol tüketimini, fahişeliği, sebt günü çalışmayı ve başkalarının haklarını ihlal etmeyen diğer faaliyetleri yasaklamasını” onayladığı anlamına gelmektedir.[51] Aynı durum, Avrupa’da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin devletlere ”takdir hakkı” tanıması veya devletlerin bazı milli hassasiyetleri veya kendilerine özgü şartları nedeniyle insan haklarını sınırlandırmasına izin vermesi adı altında görülebilir.[52]

Tabii ki, toplanma veya evlilik gibi hakların kısıtlanması ile dinden döndüğü için bir kişinin ölümüne hükmetmek arasında büyük bir fark mevcuttur. Fakat Peygamber Efendimiz (sav)in ve Hz. Ömer ve Ömer Bin Abdulaziz gibi halifelerin kararları ve irtidatın kavramsallaştırılma şekli, hanefi mezhebine göre irtidat için takdir edilen cezanın bila kayd u şart uygulanması gereken tartışmasız ve net bir ceza olmadığını gösteriyor. Cezanın ne olması gerektiği ve uygulanması gerekip gerekmediği esasen siyasi bir karardı ve tam da bu nedenle, tüm ilgili kişilerin hakları ve çıkarları tartışıldıktan sonra hükümdar takdirine bırakılmıştır. Peki bugün uygulanacak en iyi siyasi tedbirler nelerdir ve hangi tedbir ve uygulamalar müslümanların çıkarınadır Kanunları, din özgürlüğü için koruma sağlayan devletlerde yaşayan müslümanlar için bu mesele gayet basittir. Basit olmasının sebebi müslümanların ikamet etmeye başladığı ve kanuni dokunulmazlıkların tadını çıkarttıkları bu ülkelerdeki bu tür yasal korumalardır. Bu devletlerde yaşayan kendi vatandaşlarımız tarafından oluşturulan zımni veya apaçık anlaşma ve teamülleri, başkalarının din özgürlüğünü baltalamak suretiyle ihlal etmek hiçbir şekilde kabul edilemez.

Müslüman çoğunluklu ülkelere gelince…İslamdan çıkmayı yasaklamak veya islamdan çıkanları cezalandırmak için bazı yasal kısıtlamalar yapmak gerçekten gerekli mi? İnsan hakları hukuku perspektifinden bakacak olursak, kişinin kendi dinini seçme hakkını hukuk camiasının ne kadar önemli gördüğünü düşündüğümüzde, bu tür yasaların kesinlikle gereksiz olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, bir hususu da hatırdan çıkarmamak ve devamlı hatırlamak çok önemlidir; İnsan hakları konusundaki bu perspektif, batının aydınlanma tecrübesine, dini özel alana hapsetme ve devleti, dinin faaliyet alanından uzaklaştırma kararıyla çok ilintilidir.

Peki, din ve devlet ayıran batı tarzı bir tavır sergilemeyen ülkeler ne olacak? Örneğin Fas, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi ülkeler kendilerini anayasal olarak islam devleti ilan ettiler. Peki ya dini inanç, uygulama ya da açıklamaları, kamu düzenini önceleyen kaygılarla yakından ilişkili olarak gören Rusya gibi devletler ne olacak? (Bir eleştirmen, ülke yöneticilerinin “inancı kişisel bir mesele olarak değil, ulusal kimlik ve güvenlik için hayati bir müessese olarak gördüğünü yazmıştır. Yöneticiler, vatandaşların, kendi kişisel tercihlerinin sebep olabileceği aşırılık ve taşkınlıklardan korunmaları gerektiğine inanmaktadırlar.)

Zihinleri biraz daha karıştırmak için, bir kişinin kamuya kapalı bir şekilde sadece şahsi bir dini tercih sebebiyle yaptığı irtidat değil de bilakis, neden bunu yapmayı seçtikleri konusunda kamuya açık bir bildirinin yayınlandığı irtidat hadisesini düşünürsek ne olur Burada sorun daha da karmaşıklaşıyor. Eğer mürted kamusal alanda islamı terk ettiğini açıkça savunuyor veya dini kötülüyorsa, sorun din özgürlüğü alanından konuşma özgürlüğü alanına doğru genişliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni ölçü alacak olursak, devletlere, konuşma özgürlüğü üzerinde dini özgürlüklerden daha fazla kısıtlama yapma hakkı verildiğini söyleyebiliriz.

Burada bir hususu daha dikkat edilmesi gerekmektedir: Kilisenin ile devletin ayrılması ve kamu düzeni ve güvenlikle ilgili temel ifadelerin dinden soyutlanması, beşeri coğrafyada tüm toplumları eşit derecede etkileyen biyolojik bir aşama değildir. Rusya’da Ortodoks gelenekçiliğin yeniden doğuşu, Çin’in ”evrensel değerlere” karşı düşmanlıkta kazandığı zafer ve dünyanın her yerinde yaygın bir şekilde onlarca yıl süren ”İslam-Batı” gerilimi, bu aşamanın evrensel olmadığını, sadece batılı aydınlanma tecrübesini yansıttığını göstermektedir.

Ayrıca bu tutumlar istikrarlı da değildir. 2015 yılında İngiltere hükümeti, “demokrasi, hukukun üstünlüğü, bireysel özgürlük, karşılıklı saygı ve farklı inanç ve düşüncelere müsamaha” gibi temel İngiliz değerlerine sesli ya da aktif muhalefet” anlamına gelen dini aşırılıkları cezalandırma yasalarını görüşmekteydi. Öyleyse, müslüman bir ülke de “temel değerlerine” karşı çıkmak gibi davranışları kısıtlayan yasalar koyabilir mi?

Eğer İngiltere hükümeti müslümanların insanları oy kullanmamaya çağırmasını, yasal müeyyide gerektiren bir durum olarak değerlendiriyorsa, o zaman müslüman bir ülkede başkalarını ibadet etmemeye ya da Peygamber Efendimiz (sav)’e inanmamaya çağıran vatandaşa ne olacak? İslamı terkettiğini aktif olarak ilan eden ve başkalarını da kendisine katılmaya davet eden bir vatandaş, İngiliz hükümetini endişelendirenlerle karşılaştırılabilecek bir ‘aşırılıkçı’ hareket olarak görülürse buna ne diyeceksiniz? Bütün devletler, toplumlarının temel değerlerini korumak için kanunlar çıkarabilirlerse, bir müslüman devlet de bunu yapmak için dinden dönmeye dair kanun çıkaramaz mı?

Malezya, irtidat üzerinden islami hassasiyetleri modern bir yasal çerçeve içerisine sokmaya çalışan ilginç bir ülke örneği sergilemektedir. Ülkenin resmi dini islamdır, ancak anayasası, diğer dinlerin “barış ve uyum içerisinde” yaşanabileceğini garanti etmektedir (Malezyalıların yaklaşık% 40’ı müslüman değildir). Irk, din ve siyaset açısından tartışmalı bir ülke olmasına rağmen, Malezya eyaletlerinin bir kısmı irtidata karşı muamelelerinde kendi yaklaşımlarını yürürlüğe koymuştur. Örneğin Malezya’nın Malacca eyaletinde mürted, rehabilitasyon için 180 güne kadar hapsedilir. Malezya’nın Negri Sembilan eyaleti farklı bir yaklaşım sergilemektedir: İslamı terketmek isteyenler izin için başvurmaktadırlar. Kararlılıklarını belirlemek için görüşme yapıldıktan ve islama geri döndürmek için nasihat edildikten sonra, mürtedlere izin verilir (1998-2013 yılları arasındaki başvuruların % 17’si kabul edilmiştir).[53]

İrtidat Kanununun Sonuçları

Bugün müslümanlar hangi küresel politikaları desteklemelidir? Din özgürlüğü konusundaki tartışmalar çok çekişmeli çünkü, farklı taraflar meseleyi çok farklı açılardan ele almaktadır. Batıda etkili olan özgürlükçü model, halkın neye inandığı meselesine hükümetin müdahale etmesinin iki nedenden ötürü yanlış olduğu fikrine dayanır. Birincisi, Avrupa’nın kanlı tarihi bu müdahalelerin devamlı bir şekilde muazzam bir şiddete neden olduğunu gösteren örneklerle doludur. İkincisi, dini inanç, bir kişinin kalbine zorla sokulamayacak bir düşünce olarak görümektedirr ve Allah zorla kabul ettirilmiş bir inançtan razı değildir. İman, özgürce ve içtenlikle ortaya konmalıdır.

İslamın bu mesele bakış açısı, dini kimliği sadece bir vicdan meselesi değil aynı zamanda hayatın bütününü kuşatan kamusal bir fenomen olarak gördüğü için farklılık arzetmektedir. Allah’ın bizi hesaba çekeceği iman ve niyetler, tabii ki kalbilermizdedir. Kişi iman etmeye zorlanamaz. Zaten ikrah ile kabul ettirilen bir imanın bir anlamı da yoktur. Bu yüzdendir ki Allah Rasulü (sav) ”Ameller niyetlere göre değerlendirilir” buyurmuştur. Ancak insanların Allah’a, salih amellere, adalete yakın, küfür ve günahtan uzak bir şekilde yaşayabilmeleri için uygun bir sosyal ve politik ortam şarttır. Ve bu sosyal ve politik ortam insanların niyetlerine göre değil, dışa dönük davranışlarına göre şekillenmektedir. Bireylerin kalplerindeki problemleri veya inanç kayıplarını halka açıklamaya uygun ortam hazırlamak, toplumu samimi bir inanca teşvik eden bir yöntem değildir. Toplumun farklı parçalarını birbirine bağlayan önemli bağları yok etme riski taşır.

İnsan hakları ve bireysel özgürlüklerle ilgili konular dünyanın pek çok yerinde ilgi çekmekte ve cazip görünmektedir. Fakat bu konular, aynı değerleri paylaşmayan veya bunların uygulanma şeklini onaylamayan bazı kişilere hiç de cazip gelmemektedir. Dünyadaki bütün insanlar, din özgürlüğünün temel bir hak olduğunu kabul etmiş olsa bile, bu hakkın kamu düzeni ve ahlaki değerlerle ilgili hassasiyetlerle nasıl dengeleneceği konusunda ciddi bir anlaşmazlık olacaktır. Dahası, batı dışındaki pek çok kişi, insan hakları söylemini batılılaşmanın ve batının emparyel arzularının ambalajı kabul ettiği için insan haklarına saygı taleplerini reddetmektedir. İslamda mürtede verilen ölüm cezasını savunan müslümanların böyle bir düşünceye sahip olmaları kesinlikle tesadüf değildir. Bütün bu nedenlerden dolayı, insan hakları söylemi etrafında şekillenen tartışmalar, düşüncelerini değiştirmeye çalıştıkları pek çok müslümanı harekete geçiremeyecektir.

Tüm katılımcılar tarafından kabullenilen asgari müşterekleri esas alan müzakereler daha yararlı ve işlevsel olabilir. İŞİD’in kendisine karşı gelen herkese karşı uyguladığı korkunç şiddet hem islam hukuku açısından hem de insan hakları hukuku perspektifinden sıkıntılıdır. Fakat bunun da ötesinde, islamın korumaya çalıştığı önceliklerin önemi de kusursuz bir şekilde kanıtlanmıştır. İŞİD’in, mürted ilan ettiği kişilere uyguladığı ağır cezalar, hem gayrimüslimler hem de müslümanlar arasında küresel olarak benzer bir tiksintiye sebep olmuştur. Şaka gibi ama, duyumlarıma göre müslüman çoğunluklu ülkelerde ve batıda, islam adına yapılan şiddet nedeniyle inanç krizleri yaşamış, hatta bunlardan bazıları inancını tamamen kaybetmiştir. İŞİD’in mürtedleri idam etmesi gibi hadiseler, bu krizlerin en büyük sebebidir.

Şeriatta, mürtedi cezalandırmanın amacı, müslümanların imanını ve isalm ülkelerindeki kamusal düzenini korumaktır. Eğer mürtedi cezalandırmak müslümanları dinlerinden uzaklaştırıyorsa, öyleyse bu politika kendi amacına zarar veriyor demektir. Mürtede sert cezalar uygulanan ”kutsal düzenin”, bizim tehlikeli ve problemli dünyamızda desteklenmesi pek mümkün görünmemektedir.


[1]Bkz. Simon Cottee, Mürtedler: Müslümanlar İslam’ı Terkettiklerinde (Londra: Hurst, 2015), s.13-16.

[2]Ebu Hasan El-Maverdi, Edebü’d-Dünya ve’d-Din, ed. Muḥammad Ḥasan Süleyman (Kahire: Dâr Fârûk, 2008), s.183-184.

[3]‘Ahd Ardishīr Sasaniler’in son dönemlerinde üretilmiştir; Beate Dignas and Engelbert Winter, Geç Antik Çağ’daki Roma ve İran (Cambridge: Cambridge University Press, 2007), s.211. Ayrıca bkz. İhsan Abbas, ed.,’Ahd Ardishīr (Beyrut: Dar Ṣadir, 1967), s.30.

[4]Sahihh- Buhari, Ayakta Namaz Kılan Kişi Babı, Sahih-i Müslim, Kim Allah Adını Yüceltmek İçin Savaşırsa Babı.

[5]Bu hadîs, herhangi bir ana hadis koleksiyonunda yer almamakla birlikte, İbn-i Hacer gibi bazı âlimler tarafından zayıf, başka bazı alimler tarafından da hasen veya sahih kabul edilmiştir. Bkz. Abdurrauf el-Münavi, Feyzu’l-Kadir, ‘Camiu’s-Sağir, ed. Hamdi el-Damardaş Muhammed, c.13, (Mekke: Nizar Mustafa el-Baz Yayınev, 1998), 5: 2547.

[6]Örneğin, müslümanlar tarafıdan fethedildikten 230 yıl sonra bile Irak’ın sadece% 50’si, İran’in ise sadece % 40’ı müslümandi. Richard Bulliet, “İslam’a Geçiş ve İran’da Müslüman Bir Topluluğun Ortaya Çıkışı” Nehemia Levtzion, ed., İslam’a Dönüşüm (New York: Holmes & Meier, 1979), 31; idem, Ortaçağda İslam’a Geçiş (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1979), 85.

[7]Bkz. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, c. 14, Daru’l-Fikr, Şam 2010, 5. Baskı, s.714-715.

[8]Şemseddin Serahsi, Mebsut, 30 Cilt, (Beyruti Daru’l-Marife), c. 10, s.110. Bu görüş için Ramon Harvey’e borçluyum. Bkz. https://ramonharvey.com/category/islamic-jurisprudence/

[9]700’lü yılların ortalarında Mısır’da şaşırtıcı bir olay meydana geldi. Beni Adülkulul kabilesndeni bir grup, bir erkeğin kabile kadınlarından biriyle evlendiğini, akrabası (velileri) olarak itirazda bulunup, yargıç İbrahim Ruayni (ö.771) önünde protesto ettiler ve hakimin evliliği iptal etmesini istediler. Yargıç, Allah’ın izin verdiği fiilleri yasaklamayacağını ve kadının koruyucusu (velisi) onay verdiyse, evliliğin sabit olduğunu söyledi. Erkekler davayı, hakime evliliği iptal etmesini emreden valiye taşıdılar Hakim reddetti. Bkz Muḥammad b. Yusuf el-Kindi, Kitâb-i Wulāt wa kitāb al-quāt, ed. Rhuvon Guest (Beyrut: el-Aba, 1908 ve Leiden: Brill, 1912), s.367.

[10]İbn-i Hacer, Ref’u’l-İşr An Quati’l-Mişr, ed. Ali Muhammed Ömer, (Kahire, Mektebetü’l-Hanci, 1988), s.275-276, 283.

[11]Et-Tasarruf ale’r-Raiyye menutun bi’l-Maslaha, Abdulkerim Zeydan, Veciz fi Şerhi’l-Kavaidi’l-Fıkhiyye, Beyrut, Müessesetu’r-Risale, 2001, s.120-123.

[12]Sahih-i Buhari, Kitabu’l-Hudud, Kerahiyyetu’ş-Şefaah fi’l-Hadd İza Urida Ale’s-Sultan.

[13]Abdulvehhab Şa’rani, el-Mizanu’l-Kübra, Kahire, Mektebet-u Zehran, Tarihsiz, 1862 Kahire Baskısı, s.159

[14]Sarah Barringer Gordon, “Amerika Yasasında Din”, Oxford Uluslararası Hukuk Tarihi Ansiklopedisi, ed. Stanley Katz (Oxford: Oxford University Press, 2009), c.5, s.115.

[15]Rim-Sarah Alouane, “Din Hürriyeti ve Fransa’da Toplumsal Düzenin Dönüşümü”, İnanç ve Uluslararası İlişkiler Gözden Geçirmesi 13, no. 1, 2015, s.32.

[16]Buhari, Cİhad ve Siyer Kitabı, La Yuazzebu Biazabillah Babı

[17]Buhari, İstitabetu’l-Mürteddin ve’l-Muanidin ve Qıtalihim Kitabı, Mürtedin Hükmü Babı

[18]Buhari, Diyetler Kitabı; Müslim, Kitabu’l-Kasama ve’l-Muharibin.

[19]Muvatta, Kitabu’l-Aqiya, Babu’l-Qaa Limen İrtedde Mine’l-İslam

[20]Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, c.6, s.174-182

[21]Müslim, Kitabu’l-İman, Bab-ı Tahrimi’l-Katil Ba’de an Kale La İlahe İllallah

[22]Beyhaki, Sünen-i Kübra, ed. Muhammed Abdulkadir Ata, 11 Cilt, Beyrut, Daru’l-Kütübü’l-İlmiyye, 1999, c.8, s.341.

[23]Beyhaki, a.g.e., c.8, s.341

[24]İmam Şafii, “[Hakimin] kararının zahire dayandığının bilin. O, Allah’ın meşru kıldığı şeyleri yasaklamıyor. Sadece Allah, kalpte olanı (batıni) yargılayabilir. Zira, sadece Yüce Allah kalbimizdekileri bilebilir” diyerek, mürted’e verilen cezanın ancak zahiri ifadelere göre uygulanabileceğini belirtmektedir. Şafii, Kitâbü’l-Umm, ed. Rıfat Fevzi Abdulmutalib, Mansura, Daru’l-Vefa, 2001, c.7, s.416

[25]Buhari, Kitabu’l-Muharibin Min Ehli’l-Küfri ve’r-Ridde, Bab-u İza Eqarra bi’l-Had; Müslim, Kitabu’t-Tevbe, Bab-u Kavluhu Teala İnne’l-Hasenat tüzhibne’s-Seyyiat.

[26]Ebu Davud, Sünen, Kütabu’l-Edeb, Bab-u fi’n-Nehyi Ani’t-Tecessüs.

[27]Bu hadislerle ilgili daha fazla açıklma için bkz.: İbn-i Hacer, Diraye, ed. Abdullah Haşim Yemani, Beyrut, Tarihsiz, c.2, s.136-138; Lisanu’l-Mizan, 6 Cilt, Haydarabad, Dairetu’l-Marifeti’l-Osmaniyye, 1330/ 1912, c.3, s.323.

[28]Fıkıh Ans., Kuveyt, Evkaf Bakanlığı, 1983, c.3, s.175.

[29]İbn-i Hazm, el-Muhalla, Beyrut, Dar-ı Afak-ı Cidde, Tarihsiz, c.11, s.191; Beyhaki, Sünen, c.8, s.343.

[30]Muḥammed Bin Ferec el-Kurtubi İbn-i Talla, Akiyat-u Rasulillah, (Daha çok el-Ahkam adıyla bilinir), ed. Faris Fethi İbrahim, Kahire, Dar-u İbn-i Haysem, 2006, s.24.

[31]Bu bilgi, İbn İshak’ın Sire’sinde, Taberi’nin Tarih’inde ve Hakim’in Müstedrek’inde geçmektedir. Bu haber hakkında ciddi bir analiz için bkz. http://www.ahlalhdeeth.com/vb/showthread.php?t=5614

[32]Buhari, Kitabu’l-Ahkam, Men Nekada Bey’aten Babı.

[33]Beyhaki, Marifetu’s-Süneni Ve’l-Asar, ed. Abdu’l-Mu’ti AminKal’aci, Kahire ve Halep, Daru’l-Vai, 1991, c.12, s.250.

[34]Bu rivayet Said Bİn Mansur’un Sünen’ininde bulunmaktadır. (ed. Habiburrahman el-A’zami, Beyrut, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Tarihsiz, c.3, s.226-227). Ayrıca, Beyhaki’nin Sünen’inde de bulunur. (c.8, s.337-341). Yusuf El-Karadavi, Hz. Ömer’in idamı onaylamama sebebinin mürtede verilen ölüm cezasını kabul etmemesi değil, savaş halinde bazı hadlerin uygulanmaması gerektiğini savunmasıdır. (Yusuf el-Karadavi, el-Uriyye’d-Diniyye Ve’t-Taaddudiyye, Beyrut, Mektebetü’l-İslamiyye, 2007, s.46.

[35]Abdurrezzak San’ani, Musannef, ed. Habiburrahman A’zami, 11 Cilt, Beyrut, Mektebetu’l-İslamiyye, 1403/1983, c.10, s.171.

[36]Patricia Crone ve Fritz Zimmermann, Salim Bin Zakvan’ın Mektubu, Oxford University Press, 2001, s.90, 93-94

[37]Ebubekir Muhammed Bin Cafer Narşaki, Tarık Buhara, ed. Amin Abdulmecid Bedevi, Kahire, Daru’l-Maarif, 1960, s.73.

[38]Bu rivayet Abdurrezzak San’ani’nin Musannef’inde bulunmaktadır. Albani bunun zayıf olduğunu söyler. Bkz. Muhammed Nameyreddin Albani, Silsilatu’l-Ehadis, Riyad, Mektebetu’l-Maarif, 2004, c.13, Bölüm 1, s.942-943.

[39]Christian Sahner, “Zamana Karşı Kürek Çekmek: Erken İslam Döneminde Hıristiyanlığa Dönen Müslümanlar”, American Oriental Society Dergisi, 136, no. 2, 2016, s.280-282.

[40]P. Smoor, İslam Ans., el-Maarri Maddesi, İkinci Baskı, ed. P. Bearman, Th. Bianquis, C.E. Bosworth, E. van Donzel, W.P. Heinrichs. Ayrıca bkz. <http://dx.doi.org.proxy.library.georgetown.edu/10.1163/15733912_islam_COM_0599P. İlk internet yayın tarihi: 2012. Bir şiirde el-Ma’arrī şunları yazmıştır:

Yüzlerini ineklerin idrarıyla yıkayan;

Chosroes’a ve takipçilerine hayret ediyorum

Ve kan sıçramasını, yanan kurbanların kokusunu seven;

Bir Tanrı’dan bahseden Yahudilere,

Ve aşağılanan, zulüm gören, ancak misilleme yapmayan bir Tanrı’ya olan Hıristiyan inancına;

Ve çakıl taşı atmak ve bir taşı öpmek için (diğer bir deyişle Kabe’deki siyah taşı).

Dünyanın her tarafından yola çıkanlara,

İnançları ne kadar şaşırtıcı!

Tüm insanlar, ne yani, gerçeği göremiyorlar mı?

Bkz. Mecid Fahri, İslam Felsefesi, İlahiyat ve Mistisizme Kısa Bir Giriş, Oxford: Oneworld, 1997, s.36.

[41]Amalia Levanoni, “Memlük Dönemi Suriye ve Mısır’ında Tekfir Bölümü, İslam’da İnançsızlık Suçlamaları, ed. Camilla Adang, Hasan Ansari, Maribel Fierro ve Sabine Schmidtke, Leiden, Brill, 2015), s.156, 163-65, 170.

[42]Bkz. Taha Cabir Alwani, İslam’da İrtidat, Herndon, VA, Uluslararası İslami Düşünce Enstitüsü, 2011, s.25-41.

[43]Ahmed Bin Hanbel, Müsned, Meymeniyye Baskısı, c.1, s.282; Buhari, Kitab-u iİtitabeti’l-Mürteddin, Bab-u hukmi’l-Mürted.

[44]Buhari, Kitab-u Ehadisi’l-Enbiya, Bab-u ve’zkur fi’l-Kitabi Meryem; Ahmed Bin Hanbel, Müsned, c.2, s.528 buna örnek verilebilir.

[45]Buhari, Kitabu’diyat, Bab-u Kavli’llahi Teala İnne’n-Nefse Bi’n-Nefsi…; Müslim, Kitabu’l-Kasama Ve’l-Muharibin…, Bab-u Ma Yubahu Bihi Demu’l-Muslim.

[46]Buhari’de bulunan bu ikinci rivayetle ilgili olarak Ebu Kilabe şu yorumu yapmaktadır: Peygamber Efendimiz (sav), bu üç sebep haricinde kimsenin öldürülmemesini söylemiş ama, ”toplumdan ayrılmak”, ”Allah ve Rasulüne (sav) savaş açmak” şeklinde anlaşılmıştır. Bkz. Buhari, Kitabu’t-Tefsir, Bab-u Sureti’l-Maide…, Kitabu’d-Diyat, Bab-u’l-Kasama; Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Hudud, Babu’l-Hukmi Fi Men İrtedde. Tirmizi’de et-târiku li-dînihi (Dinin terkeden kişi) ifadelerini içeren bir rivayet vardır ama, bu ifadeler Tirmizi’nin, müzakerenin sonuna eklediği kendi yorumudur. Bu hadislerin Buhari ve Müslim ve diğer kitaplardaki asıl rivayetlerinin tamamında, ”dinin terkeden” ifadesinin ek olarak ”topluluktan ayrılan” ifadesi de yer alır. Bu hadisin hem daha az güvenilir hem de daha az meşhur bazı rivayetleri, “İslam’tan sonra küfür için” ve “İslam’dan sonra irtidat için” ifadelerini de içermektedir. Bu ifadelerle yapılan rivayetler için bkz. Ebu Davud, Sünen, Kitabu’d-Diyat, Babu’l-İmam Ye’muru Bi’d-Dem; Tirmizi, Kitabu’l-Fiten, Bab-u Ma Cae La Yahillu Dem-u İmriin İlla Bi İhda Selase.

[47]Muvatta, Kitabu’l-Akiya, Bab-u Men İrtedde ani’l-İslam.

[48]Mahmut Şaltut, İslam, Akide ve Şeriat, Kahire, Daru’ş-Şuruk, s.281.

[49]Bkz. Karadavi, Din Özgürlüğü, s.36-37, 46-53.

[50]Karadavi, Din Özgürlüğü, s.36-37, 46-53.

[51]Randy E. Barnett, Polis Gücünün Yerinde Kullanımı, s79 Notre Dame Law Revue 485 (2004).

[52]Bkz http://www.echr.coe.int/Documents/FS_Freedom_religion_ENG.pdf, özellikle Larissis ve Diğerleri – Yunanistan 1998 ve Kosteski – “Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti” davaları 2006. Takdir hakkının sınırlarının daha açık uygulamaları için, http://www.echr.coe.int/Documents/FS_Hate_speech_ENG.pdf adresindeki nefret dolu konuşma metnine bakınız. Takdir hakkıyla ilgili daha fazla bilgi için Avrupa Konseyi’ndeki bu kaynağa bakınız. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başkalarının haklarını ve özgürlüklerini korumak için, Şahin davasında ise kamusal düzeni korumak için Türkiye ve İsviçre hükümetleri tarafından başörtüsü takmayı yasaklamak için alınan tedbirlerin meşru olduğuna karar vemiştir. Rapor şu şekildedir: “Her iki durumda da, mahkeme geniş bir takdir hakkını kabul etti. Çünkü peçe gibi bir örtü kullanmanın 9. maddede yer alan korumaya dahil olup olmadığına dair toplumda bir fikir birliği ya hiç yoktur veya çok azdır. Farklı etkenlerle uyum testini uygulayan mahkeme yine aynı sonuca ulaşmıştır: Dini sembollerin giyilmesini nasıl ele alacağına dair Avrupa Konseyi’nin ortak kararının eksikliği, devlet yetkililerinin eylemlerini haklı kılıyor. Böylece geniş bir takdir hakkını elde ediyorlar. ABD’deki din özgürlüğü davalarına göre ise, önemli olan belirli bir uygulamanın, bir dinin parçası olarak bazı dini otoriteler tarafından onaylanması değil, söz konusu kişinin bu uygulamayı kendi dini inancı olarak kabul etmesidir.

[53]Mohd. Al Adib Samuri ve Muzammil Quraishi, “İrtidat Müzakereleri: Malezya’da İslam’dan Ayrılmaya Başvurmak”. İslam ve Hıristiyan-Müslüman İlişkileri 25, n. 4 (2014): s.513-14.

Avatar

Dr. Jonathan Brown

DIRECTOR OF RESEARCH | Dr. Jonathan A. C. Brown is a Director of Research at Yaqeen Institute, and an Associate Professor and Chair of Islamic Civilization at Georgetown University. He is the editor in chief of the Oxford Encyclopedia of Islam and the Law, and the author of several books including Misquoting Muhammad: The Challenges and Choices of Interpreting the Prophet's Legacy.