Yaqeen Institute for Islamic Research
living-abrahams-legacy-relevance-of-rites-and-rituals-in-the-modern-age-hero-image

Hz. İbrahim’in (as) Mirasını Yaşamak: İbadetlerin Modern Çağa Uygunluğu

Müslümanların, her yıl dünyanın dört bir tarafından akın akın yöneldiği Mekke’de ifa edilen hac ibadeti (Kurban mevsiminde Mekke’yi ziyaret) ile ilgili görüntüler, dünyanın dikkatini çekmeye devam etmektedir. Milyonlarca hacının yılın aynı mevsiminde, Dünya’nın aynı noktasında buluşup aynı ibadetleri eda etmeleri ve bu ibadetleri yaparken senkronize bir şekilde hareket etmeleri, insanlarda hem büyük bir hayret ve şaşkınlığa sebep olmakta hem de bu insanların zihninde, hac ile ilgili ciddi bir merak duygusu uyandırmaktadır. İnsanlar kendilerine sık sık, ”Hac neden bu kadar önemlidir?” ve ”Hac ifa edilirken gerçekleştirilen tavaf, sa’y, şeytan taşlama ve Arafat’ta vakfe gibi dini şeair ve menasik bu çağda, günümüzde ne gibi bir amaca hizmet etmektedir?” gibi sorular sormakta ve bu sorularına mantıklı cevaplar aramaktadırlar.

Şu anda okumakta olduğunuz bu makaleyi yazmamızın amacı, öncelikle hac ibadeti eda edilirken sergilenen hareket ve fiillerin çeşitli faydalarını müzakere etmek, daha sonra da bu sembolik hareketlerin ifade ettiği manaları tam olarak kavramaya çalışıp, bu ritüellerin önemini dikkatinize arz etmektir. Bu araştırmamız sırasında antropoloji- sosyoloji, psikoloji, teooloji- ilahiyat, hukuk- fıkıh, kutsal kitap yorumu- tefsir ve en önemlisi de İslam tasavvvuf ve maneviyatı alanları arasında mekik dokuyacağımız ilmi bir seyahate çıkacak ve konuyu ariz ve amik bir şekilde etraflıca inceleyeceğiz.

Ritüeller Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

Modernite açısından bakıldığında, dini gelenekler de diyebileceğimiz ibadetler veya bu ibadetlerdeki sembolik hareketler, -islam özelinde konuşacak olursak- şeair-i islamiye, sanayileşmenin yardımı ve aydınlatmasıyla, modern toplumun kurtulduğu, bilimin geri kaldığı, eski karanlık devirlerden günümüze miras kalmış, anlamsız etki ve izlerdir. Bu ritüeller neden anlamsızdır? Çünkü içinde bulunduğumuz modern çağda insanların birçoğu için en büyük erdem ve fazilet maddi kazançtır. İnsanın, elde etmek için uğrunda emek verip ter dökeceği tek kutsalı da para ve zenginliktir. Meseleyi böyle bir bakış açısından ele alınca ritüeller; akla mantığa ters, tamamen gereksiz, elle tutulur maddi bir getirisi olmayan, amaçları ekonomik ve teknolojik kalkınmayla daha iyi elde edilebilecek lüzümsuz hareketler ve uygulamalar olarak algılanmaktadır.

Catherine Bell’in belirttiğine göre, “Modernizasyonun artmasıyla doğru orantılı bir şekilde, gelenek-göreneklerin ve ritüellerin öneminin giderek daha da azaldığı konusundaki yaygın görüş, 19. yüzyılın ortalarından itibaren, herkes tarafından kabul edilmeye başlanan, sosyolojik bir realite haline gelmiştir.”[1] Bu şekildeki önyargılı bir bakış açısına göre ritüeller, ontolojik olarak akla ve mantığa ters kabul edilir. Schilbrack’ın bu konu hakkında söyledikleri incelenecek olursa, onun da bu minval üzere düşündüğü görülür: “İlkel düşünen zihinler ve gelişimini tamamlayamamış akıllar, karşı karşıya kaldıkları korkularını aşmak ve anlamakta gerçekten zorlandıkları durumların makul bir açıklamasını yapabilmek için sığınabilecekleri adetlere, geleneklere ve sembolik ritüellere ihtiyaç duyarken, bizler aklımızın olgunlaşması ve modern bilimin de gelişmesiyle eşya ve hadiseleri daha iyi değerlendirebildiğimiz için bu ritüelleri uygulamaktan vazgeçtik.”[2]

Metafizik alemi kabul etmeyen ve aklı gözüne inmiş, aleme sadece beş duyusu ile bakan materyalist eğitimli herhangi bir kişi, fiziki alemde incelenebilecek hususlarla ilgili olmadığı için, ritüelleri mantıka aykırı kabul edecektir. Ritüellerin mantıksız olarak algılanmasının sebeplerinden bir diğeri de, maddiyata önem vermemesidir. Para, zaman ve enerji gibi kaynakları, maddi bir getirisi olmayan alanlara sarf etme düşüncesi, mantıksız ve çağ dışı bir uygulama olarak kabul edilmektedir.[3]

Bununla beraber, akademisyenler bu düşünceyi, değer yargılarının ritüellerle ilişkisini ifade etmek için kullanılan, basite indirgenmiş bir anlatım tarzı olarak görmeye başlamışlardır. Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren, her geçen gün artan sayıda sosyolog, ritüellerin insan hayatının her alanındaki temel işlevine dikkat çekerek, sekülerleşmenin sebep olduğu bu tezi reddetmektedir. Ritüellerin fıtri bir ihtiyaç olduğu ve insanların değişmesiyle birlikte bunların da yok olmayıp, sadece değiştiği fikri benimsenmektedir.

        Farklı ritüelleri uyguluyor olsalarda da her toplumda, ritüeller mutlaka bulunur. Endüstrileşmiş toplumlardaki pek çok insan, düzenli olarak mabedlere gitmeyi terk etmiş veya         ibadetlerini ihmal etmiş olsalar da, bu durum ritüellerin tamamen reddedildiği anlamına gelmez. İşin aslı şudur: Geleneksel ritüeller topluma veda ederken, yerlerini politik, sportif, müzikal, tıbbi, akademik ve benzeri yeni tür ritüellere bırakmıştır.[4]

Aslında, ritüeller her toplumun ruhuna derinlemesine nüfuz etmiştir ve yalnızca dini uygulamalarda değil sosyal, politik ve hatta sıradan pek çok günlük faaliyette bile onların tezahürlerini görmek mümkündür. Mesela bütün toplumlarda bulunan en yaygın ritüellerden biri olan el sıkışmayı düşünün? Tokalaşma ne anlama gelmektedir ve neyi sembolize eder? Belki de gizlenmiş silahların olmadığını ifade etmek için icad edilmiş çok eski bir gelenek ve ritüeldir. Buna ilaveten, bu hareket nezaket, iyi muamele, saygı, şeref, güven, çatışmamazlık ve barış gibi çift taraflı bir kabullenmeyi de simgelemektedir. Düşündüğümüz pek çok mesele ve hissettiğimiz bir çok duygusal durum, dil ile uzun uzadıya ifade edilmek yerine, tek bir basit hareketle sembolize edilmiştir.

Baktığımız hemen hemen her yerde ritüelleri ve sembolik hareketleri görmek mümkündür: Örneğin, mitinglerde, yürüyüşlerde, şenlik ve festivallerde, kutlamalarda, taç giyme törenlerinde, açılışlarda vesaire… Günlük hayatın normal akışı içinde, evlilikler ve cenazeler için mutlaka sembolik törenler yapılmaktadır. Cenaze ve nikah gibi törenleri yapmamak, hayatın tabii seyri içindeki bu anlamlı olayların önemini tamamen reddetmek şeklinde algılanmaktadır. Karşılıklı hediyeleşmek, iltifat etmek, taziye ziyaretine gitmek, evde misafir ağırlamak, akrabaları ziyaret edip onlarla sıla-yı rahim yapmak, haftasonunu dinlenmeye ayırıp sadece hafta içi çalışmak, çocuklara ninni söylemek veya onlara tekerlemeler söyletmek ve benzeri hadiselere bakınca, neredeyse bütün insani faaliyetlerde ritüellerin, belirgin bir oynamaya devam ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ritüellerin önem arz etmesinin ve insan hayatının merkezinde esaslı bir şekilde yer almaya devam etmelerinin temel sebebi, sözlü iletişimin ötesine geçip daha derinler anlamlar ifade edebilmeleridir. Ritüeller, insanların, ortak bir anlayışı ve müşterek değer ölçülerini birbirleriyle paylaşmalarına izin verir. Yine ritüeller belirli bir olayın, varlığın veya ilişkinin önemini karşılıklı olarak kabullenmeye yardım eden, inanılmaz derecede çok yönlü bir iletişim imkanı sağlar. Bell’in belirttiği gibi; ”Sosyal bilimci uygulama teorisyenleri, ritüelleri, otoriteyi açıklayan araç olmalarından daha ziyade, otorite ile teslimiyet arasında ilişki kurmak için nasıl bir araç görevi gördüğünü incelemektedirler.”[5]

Pierre Bourdieu’nun çalışmalarından istifade eden Schilbrack, ritüelleri, toplumu harekete geçiren ve insanların içine işleyen derin dürtülere dinamizim veren, sosyal bir “kalk borusuna” benzetmektedir.[6] Ritüeller bu anlamda protesto eylemlerine benzetilebilir. Yani ritüelin kendisi, toplanma ve şarkı söyleme yöntemiyle, katılımcıların derinlikerindeki his ve duyguları bir kez daha canlandırabilir veya yeniden tazeleyebilir.

Bu nedenledir ki; ritüeller bizim sosyal hayatımızın, göz ardı edilemeyecek, önemli bir parçası olarak kalmaya devam edecektir. Hayat için bir amaç belirleyebilme, yaşamı daha anlamlı hale getirebilme, derin duyguları değiştirebilme veya harekete geçirebilme yeteneği, insan fıtratına dercedilmiş, yok edilmesi mümkün olmayan bir güçtür.

Manevi Alandaki Ritüeller: İbadetler

Katılımcılar için hayatı anlamlandıran bir amaç inşa etme ve onların içindeki derin duyguları uyandırıp harekete geçirmede en güçlü potansiyele sahip ritüeller, maneviyatla ilgili ritüeller yani eda etmekle emrolunduğumuz ibadetlerdir. Kelimelerle ifade etmekte zorlandığımız halleri ibadetlerle açıklamaya çalışırız. İbadetler sayesinde, anlatacağımız pek çok durumu, karmaşık duygularımızı, erdemle ilgili kavramları yoğunlaştırılmış anlık hareketler halinde ifade etme imkanı buluruz. İnsanlık tarihi boyunca elde edilen bilgi birikimini aşan ve bizim sözlü iletişim sınırlarımızın ötesine geçen haller, sadece manevi uygulamalar ve dini ibadetlerle elde edilir ve sadece bunlarla ifade edilebilir.

Ritüelleri mantıksız ve akla ters olarak açıklayan modern tanıma geri dönecek olursak, şunu çok rahat ifade edebiliriz: Bu dar görüşlü algı, genel olarak maveraya kapalı gözlerin, gerçekleştirilen hareketlerin manevi önemini kavrayamamasından dolayı, bir ibadette yer alan fiziksel hareketlerin ve rutin davranışların ötesini görememesinden kaynaklanmaktadır. Kur’an, bir hayvanın kurban edilmesi ibadetini anlatırken tam da bu konudan bahseder: ”Onların etleri veya kanları Allah’a ulaşmaz. Fakat sizin takvanız O’na ulaşır.”[7] Kurbanın kanını akıtma fiili, Allah’a yaklaşmayı hedef alan manevi bir temrinin özü değil, sembolik bir şekilden ibaret olan dış kabuğudur. Asıl önemli olan mesele ise, kişinin kendisine sevimli gelen zenginlik ve serveti Allah için sarfedip, zamanının bir kısmını O’na ayırması ve bedeni gücü ile Allah için gayret göstererek, ilahi iradeye boyun eğdiğini ifade etmesidir. İbadetlerin şekilleri, insanın içinde olan duygu ve düşüncelerin dışa yansıyan sembolleridir. Aslında Allah, ibadetleri bizim maneviyatımızın birer göstergesi olarak nitelendirmektedir: ”Kim Allah’ın şeairine hürmet ederse, şüphe yok ki; bu, kalplerin takvasındandır.”[8]

Tam aksine, aynı fiiller ifa edilmiş olsa bile, ibadetin ayrılmaz bir parçası olan huşu ve hududan uzak kalınan ve halis niyetin bulunmadığı durumlarda, bu fiiller, Allah katında makbul bir ibadet statüsünü elde edemez. Zira Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) iki farklı hadisinden birinde, “Kim batıl konuşmaları ve bunlarla amel etmeyi terketmezse, bilsin ki; Allah’ın, o kişinin yeme- içmeyi terketmesine ihtiyacı yoktur”[9], bir diğerinde de, ”Oruç tutan öyle kimseler vardır ki; oruçtan yanlarına kalan kar, sadece açlıktır. Ve yine gecesini ihya eden öyle kimseler de vardır ki; elde ettikleri tek şey uykusuzluktur.”[10] buyurmaktadır.

Ritüel ve ibadetlerin en önemli özelliklerinden biri de devamlı tekrar edilen bir karaktere sahip olmalarıdır. Ama bir şeyin devamlı tekrar etmesi onun anlam ve önemini azaltmaz. İnsanlar eşlerine defalarca ”Seni seviyorum” demiyor mu? Bu iltifat ne kadar çok tekrar edilirse edilsin, sevgiyi değersiz kılmaz ve onun önemini azaltmaz. Tam aksine bu cümle ne kadar çok tekrar edilirse, karı- koca arasındaki sevgi ve muhabbet de o kadar artar.  Aynı şekilde, muhabbetullaha delalet eden ifadelerimiz, ibadetlerimiz, dualarımız, “Elhamdulillah” ve “Subhanallah” vesaire gibi tesbihlerimiz de böyledir. Bu ibadetler, devamlı tekrarlansa da önemini kaybetmez. Dikkatli ve bilinçli bir şekilde eda edilen bu ibadetler, maneviyatımızı güçlendirir ve bizim evc-i kemalat-ı insaniyeye kanat çırpıp, marifetullah ve muhabbetullah ufkunda tulu etmemize imkan sağlar.

Her ne kadar, insan aklının kavrama kapasitesini aşkın olsa da, açıkça görülüyor ki; ibadetler, bütün insanların iki cihan saadetini temin etmek ve onların manevi derecelerini yükseltmek gibi, gayet mantıklı hedefler için emr buyurulmuştur. Öte yandan, müslümanların akla ters, mantığa aykırı ritüeleri ibadet niyetiyle de olsa icra etmeleri yasaktır. Diğer bir deyişle, fıtrata uygun olmayan ve dinin emretmediği fiillerle ibadet etmeleri yasaktır. Mesela, asr-ı saadette yaşanan bir vak’ada olduğu gibi, saçma sapan ritüeller, Allah’ın kainatın temadisi ile ilgili yarattığı kevni kanunların nasıl işlediği konusunda, batıl inançlara sahip olanların dikkatini çekmiştir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ashabına, ay ve güneş tutulmalarının herhangi bir kişinin doğumu veya ölümü ile ilgili olmadığını söylemiştir. Manevi açıdan mantıksız olan ritüelleri uygulayan bu kişiler, dini delillerle ispatlanmamış ritüellerin ilahi bir kaynak tarafından emredildiğini iddia ederler. (Örnek olarak, batıl adetleri nedeniyle yasaklanacak belirli hayvanların işaretlenmesi ile ilgili putperest Arapların ritüellerini açıklayan En’am suresinin 138. ve Maide suresinin 103. ayetlerine bakınız. Allahu Teala, ikinci ayetin fezlekesinde “Onların çoğu, akıllarını kullanmazlar” buyurarak, ibadetlerin fıtraten akla ve mantığa ters olmaması gerektiğini belirtir.)

 

İslama Göre İbadetlerle Hedeflenen Gaye

İslami ritüeller, ya da daha yerinde bir tabirle ”ibadetler”, müslüman kelam ve fıkık alimleri nazarında her daim önemli bir konu olmuştur. Bununla birlikte, çoğu İslam alimi, ibadetlerin amaçlarından ziyade işlevselliği ile ilgilenmiştir. Fıkıhçılar, ibadetlerin sınıflandırılmasına ve şeklen doğru eda edilmesi ile ilgili hususlara odaklanırken, kelamcılar ise bu ibadetlerin öncelikle itikadi esaslarla ilişkisini incelemişlerdir. Bu durum, ibadetlerin temel amacının önemsiz veya değersiz olduğu anlamına gelmez. Bundan daha ziyade muhtemelen konu hakkında fazla ihtilaf olmaması sebebiyle, sanki sessiz bir konuşmaymış gibi görülüyor. Bu konudaki yazıların göreli kıtlığını kabul etmekle beraber, tezkiye-i nefis (ruhun arındırılması) ve tasavvuf alanındaki eserlerin bazıları, ibadetlerle alakalı her uygulamanın altında yatan temel etkenleri vurgulamaya gayret etmiştir.

Aslında, hacdaki bazı şeair ve bazı menasiki nazar-ı dikkate alıp, özellikle de hac farizasını ifa etmenin müminlerin kalbinde uyandırdığı manevi hazları düşündüğümüz zaman, bizi islami ibadetleri eda etmeye yönlendiren asıl gayenin önemini daha iyi anlayabiliriz.

İbadet kavramı, hizmetçi veya köle anlamına gelen ”abd” kelimesiyle aynı kökten gelir. Lisanu’l-  Arab’a göre, abd kelimesi, tevazu ve itaat etme kavramları ile ilgili olup, eski bir arapça tabir olan ”et-Tariku’l- Ma’bed” ifadesiyle veya üzerinde kölenin devamlı yürüdüğü, bu yüzden de düzleşen yol kavramıyla ilişkilidir.[11]

Burada zikredilen ilişkiden dolayı, islam alimleri, ”a-b-d” kökünden türeyen ubudiyet (kölelik) ve ibadet (dini pratik) kavramlarının tamamını bu manalara göre izah etmişlerdir. Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Allahu Teala eğer dileseydi, dindarlığı ve sadakati anlatmak için başka kelimeler de kullanabilirdi. Ama yine de O, kendisi ile müminler arasındaki ilişkiyi açıklmak için ”a-b-d” kökünden türeyen kelimeleri tercih etmiştir.

İbn Teymiyye (ö. 728 H) bu konuyu açıklarken şöyle bir izahta bulunur: Belli bir şekle ve rutine bağlı eda edilen ibadetler, kişinin Allah’a olan sevgisini izhar etmesinin ve bu sevginin gereğini yerine getirmesinin mücessem halidir. Ayrıca yine kişinin Zat-ı Uluhiyete yönelik edep, hürmet ve itaatini de gösterir. Buna manaya göre kul, Allah aşığı mütevazi kişi demektir.[12] Bu açıklamaları yorumlayan İbn-i Kayyım (ö. 751 H) şöyle der: Rutin ve şekli ibadetler, aşkın en yüksek mertebesidir. Popüler bir tabirle, ”Aşk, onu iradesiz bir meta gibi kul köle etmiştir. İşte gerçek aşk da bu ilahi aşktır.[13]

Yukarıdaki her iki tarifte de görüldüğü üzere İslam alimleri, ibadetlerin, insanın özünde var olan duyguları, yaratılış gayesine uygun bir şekilde harekete geçirmekle alakasını ortaya koymuşlardır. Bu da demek oluyor ki; Eğer şeklen yapılan ibadetler, insandaki (muhabbetullah, marifetullah, takva gibi) hisleri harekete geçirmiyorsa tam anlamıyla eda edilmiş olmazlar.

Aslında, Ebu Hilal el-Askeri’nin (ö. 390 H) belirttiği gibi, “Marifet ufkuna ulaştırmayan hiçbir fiil, ibadet sayılmaz.”[14] Yani, duygusal bir bağ olmadan eda edilen, ihlas ve samimiyetten yoksun ibadetler, maneviyattan ve ruhtan mahrum ritüellerdir. Bu yüzden namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ya da hacca gitmek gibi islami ibadetlerin tamamı, kulun kalbine derinden işlemeli ve onun içindeki manevi hisleri harekete geçirmelidir. Ama bir hususu daha akılda tutmakta fayda mülahaza ediyorum: İbadetlerimizde ihlas ve samimiyeti tam olarak yakalayamamış veya huşu ve hududan mahrum kalmış olsak bile, yine de pes etmemeli ve bu seviyeye ulaşmak için elimizden gelenin en iyisini yapmaya devam etmeliyiz.

Aslında ibadetler de ritüeller gibi semboliktir. Fıkıh alimleri günlük beş namaz ibadeti eda edilirken vücudun alacağı şekil ve yapılacak hareketlerle ilgili meselelerde ihtilafa düştüklerinde, eğer o konuda herhangi bir nas mevcut değilse, genellikle hangi hareket ve duruş, Allah’a boyun eğmeyi daha iyi sembolize ediyorsa, o hareket ve duruşu tercih etmişlerdir.

Aslında subhanallah demek dilimizin lisan-ı kal ile tesbihi olduğu gibi, namaz da vücudumuzun lisan-ı haliyle aynı şekilde bir tesbihtir. Secde ederken lisan-ı halimizle Allah’ın rububiyet-i ilahiyesini ve O’nun bir oluşunu kabul ettiğimizi ifade etmiş oluyoruz. Tıpkı kelime-i şehadet getirip lisan-ı kal ile Allah’ın tek ilah olduğunu ilan ettiğimiz gibi.

Hac: Hz. İbrahim’in (as) Mirası

Kuran’daki hac farizası ile ile ilgili ayetlerde, Hz. İbrahim (aleyhisselam)’a merkezî bir konum verilmiş, O’ndan defalarca bahsedilmiştir. Ayetlerde anlatıldığı üzere Hz. İbrahim (as), Allah’ın tevcihiyle Mekke’ye yönlendirilmiş, Beytullah’a yani Ka’be’ye gönderilmiştir.[15] Ayrıca, Mekke’li Araplar’ın atası

olan oğlu Hz. İsmail (as) ile birlikte Ka’be’nin duvarlarını inşa ile vazifelendirilmiştir.[16] Hadis kitaplarında Hac menasiki, açıkça Hz. İbrahim’in (as) sünnetinden miras kalan bir uygulama (irs-i İbrahim) olarak zikredilmektedir.[17]

Hz. İbrahim (aleyhisselam)’ın hayatını anlamadan, haccın tavaf, vakfe vesaire gibi şeair ve menasikini tam manasıyla anlayıp kavrayabilmek kesinlikle mümkün değildir. Bu şeair ve menasik aracılığıyla, hacılar kendilerini ortak bir tarihle özdeşleştirebilir ve Hz. İbrahim (aleyhisselam)’ın ve ailesinin mirasına bağlayabilirler.

Bu yüzden olsa gerek, Hz. İbrahim (aleyhisselam)’dan kalma hanif dinini terkedip putlara tapan müşrik cahiliye Araplar’ı bile, değiştirerek de olsa, hac ibadetini devam ettiriyorlardı. Zira Hz. İbrahim (aleyhisselam)’ın risaletine ters bir şekilde icra etseler de bu ibadet, müşrikleri, ataları olan Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (aleyhimesselam)’a bağlayan çok kuvvetli bir rabıta idi.

Zaten hac farizasındaki şeair ve menasikin en önemli hedeflerinden birisi de, ortak bir tarih ve geleneği hatırlama ve müşterek bir toplulukla aynileşme becerisidir. Haccın şeairini görüp menasikini icra eden mü’minler, içinde bulundukları zamanın dar kalıplarını aşar, kendilerini Hz. İbrahim (aleyhisselam) ile birlikte şeytan taşlarken, Hz. Hacer ile beraber Merve ve Safa arasında sa’y ederken, Hz. İsmail (aleyhisselam) ile birlikte Kabe’nin sütunlarını inşa ederken hayal eder ve adete tarih boyunca Beytullah’ı tavaf eden milyarlarca mü’min kardeşleriyle omuz omuza ve kol kola ibadet ediyormuş gibi düşünüp, bu manevi atmosferi doyasıya yaşar ve bu ortak mirası kendilerine mal ederler.

Kur’ân-ı Kerim’de hacle ilgili ayetlerde nazara verilen kıssanın bir bölümünde Hz. İbrahim (aleyhisselam)’ın diğer insanları hac farizasını eda etmeye davet için görevlendirilen ilk insan olduğu anlatılır.[18] Bununla birlikte, Hz. İbrahim (aleygisselam), Kur’an’da kendi yakın ailesinden başka neredeyse hiç takipçisi olmayan bir peygamber gibi de takdim edilmektedir. Kur’an, Hz. İbrahim (aleyhisselam)’ın yalnızlığına atıfta bulunurken, O’nu ”tek başına bir ümmet” olarak tanımlar.[19]

Yine de, Hz. İbrahim (aleyhisselam)’ın hac çağrısı, nesiller ve asırlar boyu cevaplanmış, dünyanın her köşesinden milyonlarca insan O’nun izinden yürümeye gayret ede gelmiştir. Neredeyse hiç takipçisi olmayan Hz. İbrahim (aleyhisselam)’ın, Mekke gibi çorak ve ıssız bir yerde, insanlara yaptığı davete asırlar sonra bile milyonların cevap vermeye davet etmesi, umudun, iyimserliğin ve Allah’a olan itimadın bir göstergesi ve en umutsuz vak’alarda bile Allah’ın izni ve iradesiyle her işin nasıl asan olabileceğinin ispatıdır.

Hac, aynı zamanda, etnik kökenden daha kapsamlı bir millete ve daha büyük bir topluluğa aidiyet imkânını sembolize eder. Geçmişten günümüze farklı ırk, etnik köken ve yaştan, kadın- erkek, enva-i çeşit milyonlarca insanın, aynı gaye ile ve senkronize bir şekilde eda ettikleri hac ibadeti, kendisinden başka hiçbir vesileyle yaşanamayacak güçlü bir kardeşlik ve arkadaşlığı tecrübe etme imkanı sunar.

Bu konudaki en dikkat çekici ifadelerden biri de, (Amerika’daki ırkçı uygulamalar yüzünden) genelde beyaz karşıtı fikirleriyle tanınan ama, hac tecrübesini yaşadıktan sonra bu retorikten tamamen vaz geçen Malcolm X’in şahitliğidir. Devamlı olarak Mekke tarafından değiştirilmekten bahsetmiş ve hacdan gönderdiği mektubu aracılığıyla haccın insan karakterini dönüştürücü etkisini şöyle tanımlamıştır:

        Mavi gözlü sarışınlardan siyah tenli Afrika’lılara kadar dünyanın her yerinden ve her renkten         farklı farklı onbinlerce hacı vardı. Fakat Amerika’da edindiğimiz tecrübelere binaen, beyazlarla – beyaz olmayanlar arasında kesinlikle var olamayacağına inandığım bir birlik ve kardeşlik ruhunu sembolize eden bir ibadeti beraberce icra ettik.

        Mukaddes topraklarda geçirdiğim on bir gün boyunca, aynı Allah’a ibadet ederken, gözleri deniz mavisi, saçları altın sarısı ve teni kar gibi bembeyaz mü’min kardeşlerimle aynı tabaktan yemek yedim, aynı bardaktan su içtim ve onlarla aynı mekanda,aynı kilimde uyudum.Ve”beyaz”müslümanların konuşmalarında, tavırlarında ve davranışlarında Nijerya, Sudan ve         Gana’lı, Afrika’nın siyah inci müslümanları arasında hissettiğim samimiyeti hissettim. Evet,         anladım ki; bizler, gerçekten de eşit kardeşleriz[20]

Bu şahitlik, hac ibadetinin insanın içine nasıl işlediğini, kalbine ve hislerine nasıl dokunduğunu ve müminlerin davranışlarını nasıl olumlu yönde etkileme fırsatı sağladığını çok güzel resmetmektedir. Bu ibadetler, bizi kısa vadeli, basit hedeflerden kurtarıp daha yüce gayelere sevkederken, aynı zamanda küçük dünyamızdan daha büyük dünyalara kanat çırpmamızı sağlar ve bizi, çok şerefli ve onurlu bir geleneğe, Hz. İbrahim (aleyhisselam)’ın mirasına ortak eder.

Haccın Şeair ve Menasikindeki Semboller

Daha önce de temas ettiğimiz üzere, İslam’da ibadetler gayesiz değildir. Bilakis ibadetler, müminlerin muhabbet ve marifet ufkuna yelken açmalarına ve kalbin zümrüt tepelerinde tenezzühe çıkmalarına vesile olmak için vaz’olunmuştur. Haccın şeair ve menasiki için de aynı hedefler söz konusudur.  

Nitekim, Kuran, Hac vasıtasıyla “kalplerin (yani duygu ve arzuların) yönlendirilmesi”nin hedeflendiğini belirtir. Hz. İbrahim (aleyhisselam)’ın duasında zikredilen bu durum, Allah’ın hac hakkındaki bu duayı kabul etmesiyle neticelenmiştir.

        “Ey bizim Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını senin kutsal mâbedinin yanında, ekin bitmez         bir vâdiye yerleştirdim. Ey bizim Rabbimiz! Namazı gereğince kılsınlar diye böyle yaptım. Ya Rabbî! Artık insanların bir kısmının gönüllerini onlara doğru yönelt, onları her türlü         ürünlerden rızıklandır ki Sana şükretsinler.”[21]

Bu husus, Kur’ân’da kurban ibadetine atıfta bulunulduğunda bir kez daha vurgulanmıştır: “Onların etleri veya kanları Allah’a ulaşmaz, fakat sizin takvanız O’na ulaşır.”[22]

Bu nedenle, haccın şeair ve menasiki incelendiğinde, her bir uygulamada bazı manevi hedeflerin bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Kelimelerle ifade etmeye gücümüzün yetmediği pek çok mananın, haccın her bir aşamasında, bazı uygulamalarla sembolize edilerek somutlaştırıldığı ve bu sembolik hareketlerden müteşekkil şeair ve menasikin, yani ibadetlerin, hacıları manevi bir atmosfere adapte edip, onları tarihi bir geleneğe ve geçmişten günümüze devam ede gelen bir topluluğa bağladığı anlaşılmaktadır.

Tavaftaki Semboller

Sözlükte dönmek anlamına gelen tavaf kelimesi, dini bir terim olarak ele alındığında hac veya umre (Hacdaki menasiki, hac mevsimi dışında farklı br zamanda icra emek) esnasında, Ka’be’nin etrafında yedi defa dolaşmak anlamına gelir. Zaten hac denildiğinde zihnimizde canlanan ilk imaj da, milyonlarca insanı Kabe’nin etrafında tavaf ederken gösteren fotoğraflardır. Tavaf, haccın en önemli şeair ve menasikindendir.

Ka’be, yeryüzünde Allah’a ibadet için inşa edilen ilk evdir ve sadece, bizi yaratan Rabb’imizin adının yüceltildiği ilk mabeddir.[23] Kur’an, Ka’be’yi ”insanlar için bir mesabe” (sevap kazanmak için toplanma yeri) veya ”ev” (Beytulah / Allah’ın evi) olarak nitelendirmektedir.[24] Bu anlamda, Kabe’nin hareminde bulunup kendisini onun iklimine emanet eden bir mü’min, maneviyatını öyle bir besler ki; sanki küllerinden yeniden doğar, deşarj olarak metafizik gerilime geçer ve imanını tazeleyip şevk u iştiyakla ibadetlerinin zevkine varır… varır ve böylece Allah’la irtibatını olabildiğince takviye eder.

Unutulmamalıdır ki, Ka’be’nin inşasında kullanılan tuğla ve harç gibi malzemelerde veya Ka’be’nin örtüsünde herhangi bir kutsallık yoktur. Müslümanların öyle düşündüğünü zannettiklerinden olsa gerek, bir çok gayr-i müslim, müslümanların Ka’be’ye taptığına dair yanlış bir kanaate sahiptir. Halbuki, önemli olan Ka’be’nin eda ettiği fonksiyon ve ihtiva ettiği manadır: Ka’be, müslümanların kıblesi, yani namaz kılarken yüzlerini döndükleri yerdir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in peygamberliğinin ilk yıllarında müslümanların kıblesi Kudüs’teki Mescid-i Aksa idi. Allahu Teala indirdiği bir ayetle, kıbleyi Mescid-i Aksa’dan Ka’ba’ye değiştirerek, bize, namaz kılarken dönülen yönün veya maddi yapıların zatı itibariyle kutsal olmadığını hatırlatan bir açıklama yapmış oldu. Bilakis, onların kutsal addedilmelerinin sebebi, Allah’ın onları kutsal sayması ve onlara böyle bir misyon yüklemesidir:  

        İyilik (ve hayır), yüzlerinizi doğuya ya da batıya doğru çevirme değildir. Asıl iyilik; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden, sevdiği malını Allah’ı hoşnud         etmek için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalan gariplere, isteyenlere ve boyunduruk         altında bulunup hürriyetine kavuşmak isteyen köle ve esirlere veren, namazı hakkıyla ifa edip zekâtı veren, sözleştiği zaman sözlerinde duran, hele hele sıkıntı ve hastalık hallerinde, savaşın şiddetlendiği zamanlarda sabreden kimselerin davranışlarıdır. İşte onlardır imanlarında samimi olanlar ve işte onlardır Allah’ı sayıp günahlardan korunan takvâlılar![25]

Benzer şekilde, Tavaf sırasında Hacerü’l- Esved’i öpmek, tövbe ve pişmanlığı sembolize eden bir davranıştır.[26] Bu yüzden olsa gerek, Hz. Ömer (ra) bir defasında Hacerü’l- Esved’i öpmüş ve ”Allah’a yemin olsun ki sen sadece bir taşsın. Eğer Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in seni öptüğünü görmeseydim vallahi seni öpmezdim” demiştir.[27]

Ka’be ibadetin merkezinde kaldığı sürece, Allah’ın hayatımızın merkezinde olması gerektiğini bize, tavaf hatırlatacaktır. Bu ibadet mü’minlere Allah’a karşı takınmaları gereken tevazu ve mahviyet halini telkin eden, Allah’ı kendi irade ve arzularıyla hayatın merkezine yerleştirdiklerini ifade eden, dahası kainattaki her varlığın farkına varsa da varmasa da, Allah’ın iradesine göre hareket ettiğini gösteren bir semboldür.

Sa’ydaki Semboller

Sa’y, Merve ve Safa tepeleri arasında yürüyerek eda edilen bir ibadettir. Bu ibadet Hz. Hacer (r. anha) ile oğlu Hz. İsmail (aleyhisselam)’ın başından geçen hatıraları sembolize etmektedir. İkisi, Allah’ın emri gereği Hz. İbrahim (as) tarafndan ekinsiz ve çorak bir araziye terkedilmişlerdi. Hz. Hacer, Hz. İbrahim’e (as) kendisini ve küçük yavrusunu neden bomboş bir çöle terkettiğini sormak için defalarca seslendi. ”Bunu sana Allah mı emretti” diye sorana kadar, Hz. İbrahim (as) ona cevap vermedi.

 Hz. İbrahim (as) ”Evet” dediği zaman, Hz. Hacer validemiz tam bir teslimiyet içinde; ”Öyleyse, Allah bizi zayi etmeyecektir” diye karşılık verdi.[28]

Hz. Hacer küçük yavrusuyla ilgilenmeye, bebek açlıktan ağlayınca da, Safa ile Merve tepeleri arasında koşarak gidip- gelmeye ve ihtiyaçlarını giderebilecek bir şeyi veya kendilerine yardım edebilecek herhangi bir kimseyi araştırmaya başladı. İki tepe rasında tam yedi defa koşmuştu. Birden oğlunun ayaklarının yanında melek Cibril-i Emin’i gördü. Hz. İsmail (as) topuklarını yere vurdu ve yerden daha sonra Zemzem adı verilecek olan bir su pınarı kaynamaya başladı.[29] Daha sonra, Cürhüm kabilesine ait aşiretler bu alana geldiler. Zemzem suyunu kullanmak için Hz. Hacer’den edepli bir şekilde izin alarak bu bölgeye yerleştiler. Mekke şehri, işte bu şekilde ortaya çıkmış oldu.

Yukarıdaki izahlar, haccın bölümlerinden biri olan sa’y ibadetinin nasıl doğduğunu ifade eder. Hz. Hacer’in hikayesini bilmeden, haccın anlamını tam olarak kavramak kesinlikle mümkün değildir. Onun hikayesi, her şeyden önce, Allah’a karşı sonsuz itimadın, teslimiyetin ve bağlılığın en mükemmel örneklerinden birini teşkil eder. Zira o, henüz sütten kesilmemiş çocuğuyla birlikte, çorak bir çölde tek başlarına bırakılma kaderini rıza ile karşılayan bir annedir. Allah’a tam tevekkülü olmayan birinin böyle davranması mümkün değildir.

Hz. Hacer’in günümüze dek hacılar tarafından taklid edilegelen, Merve ve Safa arasındaki koşuşturması, bize, kendi çaresizliklerimizi ve Allah’a alan ihtiyacımızı hatırlatmaktadır. İslam alimlerinden birine ait şu söz ne kadar anlamlıdır:

“Şunu zihninize iyice kazıyın: Gemisi batmış, kendisi de bir tahta parçasına tutunarak dalgalarla boğuşan bir kişinin Allah’a olan ihtiyacı, sizin Allah’a olan ihtiyacınızdan daha fazla değildir.” Say ibadeti, Allah’ın kesintisiz destek ve yardımı olmazsa, fırtınalı bir denizin ortasında veya çorak bir çölde yalnız başına kalan kişiden daha kötü durumlara düşebileceğimiz gerçeğini zihinlerimize perçinleyen bir semboldür.

Hz. Hacer örneğindeki bir başka dikkat çekici nokta da, onun asla yok olmayan iyimserliği, ne olursa olsun, Allah’tan asla ümit kesmemesi ve O’nun, vaadinden dönmeyeceğine dair kesin inancıdır. Merve ve Safa arasında sa’y yapan hacılar, içinde bulunduğu zor ve çetrefilli bir mücadeleye rağman Hz. Hacer’in sarsılmayan iradesini ve iyimserliğini anlamaktadırlar. Bu çetin koşuşturma, hacılara ne kadar büyük sıkıntılarla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar asla pes etmemeleri ve çözüm için gayret sarfetmeleri gerektiğini hatırlatmaktadır. Hz. Hacer, Allah’ın takdir ettiği rızkı araması ve gayret sarf etmesi gerektiğini çok iyi biliyordu.

Sa’y ibadeti ve onun neyi sembolize ettiğiyle alakalı daha ilginç bir detay daha vardır. Bu ibadet, bir açıdan, İslam’ın çıkış yeri olan Mekke’nin ilk kuruluş hikayesini anlatan en temel olayı da sembolize eder. Zira, hacla ilgili diğer tüm şeair ve menasik, Hz. Hacer’in çölde sa’y yapmasından daha sonra meydana gelen olayları sembolize etmektedir. Bu şeair ve menasikle ilgili en dikkat çekici hususlardan biri de taklit ettiğimiz ana karakterdir. Bu vesileyle bizler, aslen Mısır’lı olan köle bir kadının, yani herhangi bir statüsü, şöhreti veya zenginliği bulunmayan Hz. Hacer’in sahip olduğu iman ve yakini hatırlarız. Allah’a olan teslimiyeti Alemlerin Rabb’ini öyle hoşnut etmişti ki; Allah, onun bu yaptıklarını, dünyadaki bütün mü’minler tarafından ebediyyen taklid edilecek bir ibadet haline getirdi. Ayak izlerini milyarlarca erkeğin takip etmekle emrolunduğu dosdoğru ve müstakim bir kadın. Bu konuyla ilgili bir hadisi şerifin sonunda, hadisin ravisi Ebu Hureyre (ra), dinleyenlere döner ve şöyle bir değerlendirme de bulunur: ”Ey cennetlik suyun (yani Zemzem’in) çocukları! İşte sizin anneniz budur.”[30]

Sa’y ibadeti, çok zengin bir geleneği temsil etmektedir. Gerçekten olağan üstü bir durum: Binlerce yıldır kadınlar ve erkekler, sıradan bir şekilde doğan bir kadının yaptıklarını taklit ederek, insanlardaki faziletin, Allah’a olan manevi bağlılık ve Allah için yapılan maddi fedakarlık ile ilgili olduğunu sa’y ibadeti vesilesiyle tekrar tekrar sahneye koyuyorlar.

Arafat’taki Semboller

Arafat, Mekke’nin hemen doğusunda, çevresindeki düzlüklerin de sınırlarına dahil olduğu sıra dağların adıdır. Arefe günü hicri takvime göre Zilhicce ayının dokuzuncu günüdür. Arefe gününde hacılar Arafat dağının zirvesinde ve çevresindeki düzlüklerde bir araya toplanıp gün batımına kadar orada vakfe adı verilen ibadeti yerine getirmek için beklerler ve Allah’tan af ve mağfiret dilenirler.

Hacdaki her bir ibadetin, belirli zaman dilimlerinde eda edilmesi gerekmektedir. Arafat’ta eda edilen vakfe, tüm hacıları aynı anda aynı zamanda ve aynı fiilde bir araya toplayan tek uygulamadır. Zaten

Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) de ”Hac, Arafat’tır”[31] buyurmuştur. Yani hacdaki en olağanüstü ibadet Arafat’taki vakfedir.

Arefe günü, islami gelenekte önemli bir yer işgal eder. İlk olarak, Allahu Teala, İslam dininin mükemmelliğini ve insanları aydınlatacak hükümlerin tamamlandığını ifade eden Maide suresi beşinci ayetini arefe günü indirmiştir. İkincisi, bu gün aynı zamanda elest bezmi olarak bilinen sözleşmenin yapıldığı gün olarak bilinir. Allah alem-i ervahta her insandan kendisine iman ve itaat edeceklerine dair söz almıştır. Bu olay Kur’an’da şu şekilde ifade edilir:

        Düşün ki Rabbin, Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları bizzat kendilerine, kendi nefislerine karşı şâhit tutup, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye         sormuştu. “Elbette” dediler, “şâhidiz!” Böyle yaptık ki, Kıyamet Günü, “Doğrusu biz Sen’in bizim Rabbimiz olduğundan habersizdik!” demeyesiniz[32].

Son olarak, arefe günü, bağışlanma ve Allah’ın razı olduğu gün olarak isimlendirilir. Bir hadiste, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediği rivayet edilmektedir: ”Allah’ın, cehennemden en çok kul azat attiği gün Arefe günüdür”.[33] Başka bir rivayette de şöyle buyurur: ”Allah, Arafat’a gelen kullarını meleklere iftiharla anlatır ve şöyle der: Bakın benim kullarıma! Sabah vaktinde, herşeyi bırakıp, derin vadileri aşarak, tozlanmış saçlarıyla bana geldiler. Şahit olun ki; Ben onları bağışladım.”[34]

Arefe günü sözleşme günü olarak bilindiği gibi, insanoğlunun bu hayattan daha önceki hayatına gönderme yaparak, aynı zamanda mü’minlerin ahirete ve yeniden dirilişe dair düşüncelerini de takviye eder.

Öldükten sonra tekrar diriltileceğimiz günü tanımlamak için hesap günü, (yevmu’l- hisab),[35] felaket günü (yevmun akim),[36] hasret günü (yevmu’l- hasre) ve benzeri farklı isimler kullanılmıştır. İşin ilginç tarafı, dünyanın son günü ile ilgili isimlerin pek çoğu arefe günü ile ilgili şaşırtıcı derecede benzerlikler taşımaktadır. Arefe gününe benzeyen isimler kıyamet günü (yevmu’l- kıyame),[37] çıkış günü (yevmu’l-huruc),[38] ve toplanma günü (yevmu’t- telak)[39] isimleridir.

Hacılar birçok insanın tek bir yerde, aynı anda, çaresizlik içinde Allah’ın lütfuna mazhar olmak için toplandıklarına şahit olunca, ister istemez yeniden dirilecekleri günü zihinlerinde canlandırırlar. İhram elbiselerine dikkatle bakılırsa, bu elbiselerin de, ölülere sarmak için kullanılan kefenlere benzeyen, basit beyaz kumaşlardan ibaret olduğu hemen anlaşılır. Arefe günü arafatta icra edilen bütün bu ibadetleri düşününce, kıyamet gününü hatırlamamak mümkün değildir. Bütün bunlar, hacılara dünyada işledikleri amellerden dolayı, Allah’ın huzurunda hesap verecekleri büyük buluşmayı hatırlatmaktatır.

Kurbandaki Semboller

Kurban, hac mevsiminde, kurban bayramı günlerinde belirli bazı hayvanlardan birinin, Allah’a kurban etme niyetiyle kesilmesine denir.[40] Kurban bayramı, dünyadaki bütün müslümanların kutladığı iki bayramdan biridir.[41] Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kurban edilmekte olan hayvana eziyet etmeden ve hayvanı korkutmadan en kısa ve en hızlı yolla, hayvanı incitmeden insancıl bir şekilde kesilmesini talim buyurmuştur.[42] Kurban, hem Allah’a şükür ve sadakatin ilanı, hem de kesilen etler fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtıldığı için, başkalarına karşı cömertliğin göstergesidir.

İslam’ın gözettiği insani fayda, kurban bayramı gününde bu şekilde vurgulanmaktadır. Müslümanlar bu günleri aileleriyle beraber kutlarlarken, Allah’ın Kuran’da hac ile ilgi ayette bildirdiği emirdeki gibi, bayram sevinçlerini başkalarıyla paylaşırlar: ”Gelsinler de, Hac’da kendilerini bekleyen (bütün manevî, içtimaî, iktisadî) faydaları müşahede etsinler. Ayrıca, Allah’ın onlara rızık olarak bahşettiği kurbanlık hayvanları belli günlerde mutlaka Allah’ın adını anarak kurban etsinler. O hayvanların etlerinden kendiniz yediğiniz gibi, darda kalmışlara ve fakirlere de yedirin.”[43] İnsani fayda üzerindeki bu vurgu, yalnızca birkaç ayet sonra tekrar ele alınır: ”Kurbanlıklar kesildiği zaman, etlerinden hem kendiniz yiyiniz, hem de isteyen ve istemeye utanan fakirlere yediriniz. Şükredesiniz diye o hayvanları böylece istifadenize sunduk.”[44] Tüm insanlığa hizmet etme düşüncesiyle, kurbanların etleri din farkı gözetilmeksizin ihtiyaç sahibi herkese dağıtılır.[45] Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhl ve sellem) ”Her dinden insana bağış yapınız” diye talim buyurmuştur.[46]

Bu ibadetin başlangıcı Hz. İbrahim’in (as) başından geçen en önemli dönüm noktalarından biriyle, oğlunu kurban etmesi için Allah’tan aldığı emirle ilgili kıssadır.[47] Bu kıssa, Hz. İbrahim’i (as) manevi atası olarak gören bütün dini geleneklerin kabul ettiği bir olaydır. Buna rağmen hakkında çok polemik yapılmıştır. Yeni Ateist akımına mensup Christopher Hitchens gibi yazarlar bu kıssayı, dini öğretilerin yanlışlığını ispatlamak için ciddi bir şekilde istismar etmiş ve insanları dinden soğutma adına kafa karıştırıcı şu soruları ortaya atmışlardır: Bir ilah, nasıl olur da bir babaya kendi öz oğlunu öldürme emrini verebilir? Ne tür bir baba, böyle bir davranışı kabul edebilir? Ve ne tür bir din, ilah olarak kabul ettiği bir Zat’ın, böyle bir talimat verdiğine inandığı için, kendi oğlunu öldürmeyi kabul eden bir insanı saygıdeğer biri olarak kabul edebilir?

Kıssayı kendi zihnimizde doğru olarak anlamlandırmak ve bu kıssadan alınacak hisseleri başkalarına da doğru bir şekilde anlatabilmek, ayrıca bu soruların hadiseyi neden yanlış aksettirdiğini görebilmek için bu soruları ve itirazları dikkate almak zorundayız. Şüphesiz, Hz. İbrahim (as) çok ciddi bir teslimiyet ve sadakat imtihanına tabi tutulmuştu. Sadece Allah’ın rızasına nail olabilmek için, yurdunu- yuvasını, sahip olduğu bütün mamelekini geride bırakıp, Allah’a olan imanından başka herşeyden yoksun bir halde ”Rabbim, bana salih bir çocuk nasip buyur.” diye dua etmişti. Allah da O’nun bu duasına icabet etmiş ve ”Biz de, O’na ağır başlı, yumuşak ve sabırlı bir oğul müjdeledik” diye cevap buyurmuştur.[48] Hz. İbrahim’in (as), günden güne büyüyen ve babasının arkasından yürüyebilecek hale gelen Hz. İsmail’e (as) olan sonsuz sevgisini hepimiz tahmin edebiliriz. Oğlu işte tam bu en sevimli yaşına ulaştığında, Hz. İbrahim (as), kendisine en sevimli gelen şeyi kurban etmesi  gibi gerçekten çok zor bir emre muhatap olmuştu.

Meseleyi yakından incelediğimiz zaman, Hz. İbrahim’in (as) fedakarlığıyla ilgili islami rivayetin birkaç temel özelliği dikkatimizi çekmektedir. Bu özellikler, hikayenin etik içeriğiyle ilgili kuşkuların neden yanlış olduğunu izah etmektedir. İslam akaidinin temel ilkeleri, bu hikayede ahlaki (etik) açıdan iyi olanı yapmakla, (dini açıdan) Allah’ın dilediğini yapmak arasında neden bir tenakuz olmadığını açıklar: İslam inancındaki temel ilkelere göre Allah, Rahim’dir, merhamet sahibidir, hiç kimseye zulmetmez, zarar vermez ve hiç kimsenin acı çekmesini istemez. ”Çünkü şu kesindir ki; Allah hiç kimseye ve hiç bir varlığa zulmetmek istemez.”[49]

Bu kıssayı eleştirenlerinin anlayamadığı derin gerçeklik şudur: Hz. İsmail’i (as) samimane ve gönülden seven Hz. İbrahim (as), Allah’ın Hz. İsmail’e (as) olan sevgisinin, bir baba olarak kendisinin kendi oğlu Hz. İsmail’e (as) olan sevgisinden kesinlikle çok daha büyük olduğuna dair kesin bir kanaate sahipti. Gerçekten de, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in dediği gibi, Allah’ın insanlara olan merhameti, bir annenin kendi çocuğuna olan merhametinden daha fazladır.[50]

Hz. İbrahim (as), Allah’ın emirlerine itaat etmenin hiçbir zaman zararlı olmayacığını ve nasıl gerçekleşeceğini bilemese de akıbetin bir şekilde güzel olacağından son derece emindi. Bu durum, kıssayı değerlendiren eleştirmenlerin ihmal ettiği, kıssanın epistemik yönüdür. İşin aslı, Hz. İbrahim (as), peygamber olması hasebiyle, oğlunu kurban etme emrini Allah’ın verdiğini,[51] Allah’ın verdiği emirlerin de her zaman ahlaki ve iyi olduğunu kesin olarak bildiği için, Allah’ın emirlerine uymanın hiçbir zaman kötü bir sonuca yol açmayacağını biliyordu ama, kıssayı değerlendiren eleştirmenler bu gerçeği göz ardı ettikleri için yanlış değerlendirmelerde bulunmuşlardır.[52] O, Allah’ın kendisiyle konuştuğunu iddia eden sıradan insanlardan biri değildir. O, kendi halkı tarafından içine atıldığı ateş çukurundan sağ salim çıkabilen Hz. İbrahim’dir (as).[53] O, ölen kuşların yeniden diriltilmesi mucizesine kendi gözleriyle şahitlik eden Hz. İbrahim’dir (as).[54] O, benzersiz bir sabır gösterebilenlerden olabilmek için, göklerin ve yerin sırlarına şahitlik eden Hz. İbrahim’dir (as).[55]

Bir hususu daha belirtmekte fayda mülahaza ediyorum:  Kur’an’daki kıssaya göre, Hz. İbrahim (as) oğluna yaklaşmış ve konuyla ilgili olarak onunla istişare etmiştir: ”Oğulcuğum” dedi,”(son birkaç gecedir) rüyamda seni kurban etmem gerektiğini görüyorum. Ne dersin, bir düşün bakayım!” Oğul, tereddütsüz cevap verdi: ”Babacığım, sana ne emrediliyorsa onu yerine getir. İnşaallah beni (Allah’ın emrine itaat hususunda) sabredenlerden bulacaksın.”[56] Yani Hz. İsmail (as), Hz. İsmail’in mesele ile ilgili niyetinden habersiz bir şekilde değil, bilakis herşeyden haberdar bir şekilde kendi iradesiyle ve samimi bir halde kurban olmayı rıza ile karşılamıştır. Kıssanın Kur’an’daki anlatımında herhangi bir gizlilik veya zorlama olmadığı görülmektedir. Bu kıssa, bir baba ve oğlunun, Allah’ın iradesine, vazife şuuruyla teslim olmalarının güzelliğiyle dopdoludur. Kur’an bunu şu şekilde beyan eder: ”İkisi de Allah’ın emrine tam manâsıyla teslim olmuştu. İbrahim, çocuğu sağ şakağı üzerinde yere yatırdı. ”Ey İbrahim” diye seslendik; ”Hiç şüphesiz, (rüyanda aldığın emre) itaatin gerektirdiği sadakati göstermiş bulunuyorsun; (artık oğlunu kurban etmek zorunda değilsin).” Biz, Allah’ı görürcesine iyiliğe kilitlenmiş olanları böyle mükâfatlandırırız.”[57]

Danimarkalı varoluşçu filozof, Soren Kierkegaard (ö. 1855), Hz. İbrahim’in (as) hikayesinde yer alan,

iman ile ahlak arasındaki zahiri ikilemden epey etkilenmişti. Kierkegaard, bu kıssanın tahkiki imanı tam olarak temsil ettiğini ve fakat pek çok hıristiyanın bu kısanın değerini hakkıyla takdir edemediğini hissetmiştir. Bu yüzden Korku ve Titreme adlı felsefi çalışmasını, sevgili oğlunu kurban etmeye hazırlanan Hz. İbrahim’in (as) hissetmiş olması gereken psikolojik endişeye odaklanarak, O’nun fedakarlığına ithaf etmiştir. Eserinde bazı problemli yorumlar olsa da, ortaya çıkan anafikire göre, Hz. İbrahim’in (as), cinayet gibi ahlaka aykırı bir fiili işlemeya dair bir arzusu kesinlikle bulunmamaktadır.

Daha doğrusu, Hz. İbrahim (as) kendisinden istenen davranış ahlaka aykırıymış gibi görünmesine rağmen, Allah’ın gerçekten ahlaka aykırı olan bir şeyi asla emretmeyeceğini bildiği için, nihai sonucun ahlaki bakımdan iyi olacağına inanıyordu. Böylece, Hz. İbrahim (as), Allah’ın Hz. İsmail’i (as) zayi etmeyeceğine inandığı için (Kierkegaard’ın “ahlakın teolojik ertelenmesi” olarak adlandırdığı) manevi bir atmosfere büründü.[58] Böylece Kierkegaard, etik olmayan bir eylemi gerçekleştirmekle rahat etmeyi sağlayan körü körüne itaat etmekle, kişinin etik kaygılarını korumayı gerektiren gerçek inancı ayırır. Ama sonuçta Allah’tan geldiği kesin olarak bilinen emirlere itaat etmenin eninde sonunda iyi sonuçları doğuracağına inanır.

Meşhur müfessirlerden İmam Şevkani (ö. 1250 H) bu konuda ilginç bir yoruma sahiptir:

        Hz. İbrahim (as) Hz. İsmail’i (as) kurban etmek için yere yatırınca, dağ tarafından gelen bir ses, kendisine ”Ey İbrahim! Rüyanın gereğini yerine getirdin” dedi. Böylece Hz. İbrahim (as),         kendisine verilen emri yerine getirmemiş olsa bile, bu konudaki azim ve kararlılığı sebebiyle sanki o fedakarlığı yapmış gibi muamele görmüştür. Çünkü Hz. İbrahim (as), yapabileceği         herşeyi yapmıştı. Ayrıca Hz. İbrahim (as) ve Hz. İsmail (as) kendilerine verilen hedefi (yani         özel olarak kurban etme – edilme fiilini değil) fedakarlığı ve Allah’a tam teslimiyeti eda etmişlerdi.[59]

Özet olarak, bu anlatıma göre Hz. İbrahim’in (as) yaptıkları, Yeni Ateistlerin karikatürize ettiği gibi ”Çocuğumu öldürerek iyi bir iş yapıyorum. Çünkü Allah böyle emretti” anlamına gelmemektedir. Bundan daha ziyade “Allah, benden, son derece zor bir şey yapmamı istiyor. Ama eğer ben bu yolu izlersem, Allah’ın beni ve oğlumu zayi etmeyeceğini ve bizi her türlü kötülükten koruyacağını bilerek Allah’a güveniyorum. Allah, sadakat ve teslimiyetimizi görecek ve bizi daha hayırlı neticelere ulaştıracaktır” anlamına gelmektedir. Bu güvenme tarzı bir anlamda “güven testi düşüşü (trust fall)” uygulamasına benzemektedir. Bu uygulamaya katılan kişi, ellerini göğsü üzerinde birleştirerek arkadaşlarına sırtını döner. Arkadaşlarının kendisini tutacaklarına güvenerek, dizlerini ve belini bükmeden düz bir şekilde, yıkılan bir direk gibi kendini arkaya doğru salar. Bunu yapan kişiler düşmenin kötü olduğunu bilir, yere çarpmayı ve kendilerini incitmeyi istemezler. Buna rağmen, birbirlerine olan eksiksiz güvenlerini göstermek için, yere çakılıp kendilerini incitmeden önce, arkadaşları tarafından tutulacaklarına inandıklarını belli ederler.

Binaenaleyh, doğru açıdan bakıldığında, bu hikaye hakiki maneviyat ve tam teslimiyetin en parlak ve en güçlü kanıtlarından birini simgeler. Her ne kadar, Allah bizden çocuklarımızı kurban etmemizi istemese de, hayat karşımıza pek çok zorlu seçimler çıkarmaktadır. Bu tür durumlarda doğru olanı seçmek ve pozitif anlamda değişiklikler yapabilmek için, bir çok fedakarlıkta bulunmamız ve hatta bazen acı çekmeye gönüllü olmamız gerekiyor. Bu uğurda malımızı, ailemizi hatta bazen daha da fazlasını kaybetmek zorunda kalabiliriz. İman-ı hakiki, birilerinin mantıksız emirlerine körü körüne itaat etmek için, kişinin kendi ahlaki değerlerinden veya etik kurallarından vaz geçmesi anlamına gelmez. Bilakis, gerçek iman, Allah’ın rızasını kazanabilmek ve O’nun mahlukatına yardımcı olabilmek için bir fırsat yakaladığımızda, hoşumuza giden ve kalben muhabbet beslediğimiz şeylerden ayrılmaya, değer verdiğimiz şeyleri feda etmeye hazır olmak demektir. Zira biliyoruz ki; Allah kendi yolunda iyilik yapmaya çalışan herkese, er veya geç yardım edecektir.[60]

Şeytan Taşlamadaki Semboller

Çakıl anlamına gelen ”cemre” kelimesinin çoğulu olan ”cemarat” kelimesi, dini ıstılahta, hacda şeytanı simgeleyen sütünlara atılan çakıl taşlarını veya bu çakıl taşlarının atıldığı, Mekke yakınlarındaki Mina’da bulunan, üç özel mekanı ifade etmek için kullanılan bir isimdir. Hacılar, hac esnasında üç cemeratı ziyaret ederler ve çakıl taşlarını üç cemerat sütununa atarlar.

Bir rivayete göre, şeytan taşlama ibadeti, Hz. İbrahim (as), Allah’ın emrini yerine getirmek gayesiyle, oğlu Hz. İsmail’i (as) kurban etmek için yola çıktığında meydana gelen olayları simgelemektedir. Hz. İbrahim (as), Hz. İsmail’in (as) kurban edilmesinin Allah’ın emri olduğuna ikna olduktan sonra oğluna giderken, kendisini bundan vazgeçirmek için gayret sarfeden şeytanla üç kez karşılaştı. Hz. İbrahim (as), bu girişimlerin tamamına, şeytanı taşlayarak karşılık vermiştir.[61] Bazı hacılar, sık sık yanlış algılayıp, cemaratta taş attıklarında, şeytanı fiziksel olarak taşladıklarını zannetseler de, aslında bu ibadet, Hz. İbrahim’in (as) davranışlarını hatırlatan sembolik bir uygulamadır. Bu ibadet, hacılara dünya hayatında, bizi Allah’tan ve dürüstlükten uzak tutmaya çalışan dahili ve harici kötülerin ve kötülüklerin farkında olmaları gerektiğini hatırlatır. Ayrıca bize, iman ve ihlasımızın daima dış faktörler vesilesiyle imtihana tabi tutulacağını, dolayısıyla da Allah’ın rızasını kazanmaya kilitlenmiş mü’minlerin, kendilerini bu mücadeleye hazırlamaları gerektiğini de hissettirir.

Sonuç

İnsan olmamızın gereği olarak bizler, ahlaki ve manevi açıdan kendimizi geliştirmeye ve başımıza gelen zor imtihan ve musibetlere karşı mücadele ederken de potansiyel anlamda içimize dercedilen insanlığımızı kuvveden fiile çıkarmaya çalışmaktayız. İbadetlerin sembolik dili sayesinde, hayatımızı anlamlandıran, bize kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve niçin yaratıldığımızı söyleyerek benliğimize hitap eden bir buud keşfederiz. Evet, en büyük yolculuk, marifetullaha ulaşmak, muhabbet ufkunu yükselip, ihsan şuuruyla yaşamak ve O’nun maiyyetini bu dünya hayatında her daim hissedebilme adına, Allah’a doğru yaptığımız manevi yolculuğumuzdur. Hac ibadetini eda etmek için Yaptığımız fiziksel yolculuk ise, bize Rabb’imizle ve birbirimizle olan ilişkilerimizde dikkat etmemiz gereken hususları hatırlatan pek çok uygulamayı kapsamaktadır.


[1]Bell, C.M., Ritüel: Perspektifler ve Boyutlar, Oxford Üniversitesi Yayınları, 1997, s.252.

[2]Kevin Edward Schilbrack, Ritüelleri Düşünmek: Felsefi Perspektifler, New York, Routledge Yayınları, 2004, s.72.

[3]Bell, C.M., Ritüel: Perspektifler ve Boyutlar, s.198, 254.

[4]Peter Burke ve Roy Porter, Dilin Sosyal Tarihi, Cambridge, Cambridge Üniversitesi Yayınları, 1987, s.223.

[5]Bell, C.M., Ritüel: Perspektifler ve Boyutlar, s.82, 198.

[6]Kevin Edward Schilbrack, Ritüelleri Düşünmek: Felsefi Perspektifler,  s.48.

[7]Hacc 22/ 37.

[8]Hacc 22/ 32.

[9]Buhari, Sahih, Savm, 8.

[10]İbn-i Mace, Sünen, Sıyam, 21.

[11]İbn-i Manzur, (ö. 711 H), Lisanu’l- Arab, Beyrut, Dar Sader 1955, Hac maddesi, c.3, s.274.

[12]İbn-i Teymiye, Camiu’r- Resail, Mektebetu’t- Turasi’l- İslâmî), s.284

[13]İbn-i Kayyim, Medaricu’s- Salikin, İhyau’t- Turasi’l-Arabi, c.3, s.28.

[14]Ebu Hilal Askeri, el-Faruk Fi’l- Lugah, Daru’l- İlm, s.215.

[15]Hacc 22/ 26.

[16]Enbiya 21/ 27.

[17]Nesai, Sünen, Hac, 202.

[18]Hacc 22/ 27.

[19]Nahl 16/ 120.

[20]Malcolm X (El-Hac Malik El-Shabazz)’in Mekke Mektubu, 17 Ağustos 2017 tarihinde http://islam.uga.edu/malcomx.html internet adrsinden elde edilmiştir.

[21]İbrahim 14/ 37.

[22]Hacc 22/ 37.

[23]Kur’an-ı Kerim, Ka’be’nin sütunlarının Hz. İbrahim (as) ve Hz. İsmail (as) tarafından yükseltildiğini belirtmektedir (Bakara 2/ 127). Ancak bilim adamları, çok erken zamanlarda inşa edilip edilmediği konusunda ihtilaf etmişlerdir. İbn-i Abbas’dan gelen bir rivayet, temellerin daha önceden zaten mevcut olduğunu belirtmektedir. Dahası, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Ka’be ve Beytü’l- Makdis’in inşası arasındaki zamanın 40 yıl olduğunu belirtmiştir. (Buhari, Sahih, Enbiya, 10). Ancak bu zaman dilimi, Hz. İbrahim (as) ile Hz. Süleyman (as) arasındaki binlerce yıllık zaman dilimine terstir. Bu noktaya dayanarak, İbnü’l- Cevzi (ö. 597 H) her ikisinin de aslen 40 yıl arayla Hz. Adem (as) tarafından inşa edildiğini söylemiştir. İbn Hacer el-Askalani (ö. 852 H) de bu sonuca işaret etmiş ve Ka’be’nin ilk inşasının Hz. Adem (as) tarafından yapıldığını destekleyen bir kaç delil ve argüman listelemiştir. O, Katade Bin Di’ame’den (ö. 117 H) bir rivayet aktarmıştır. Rivayete göre, “Allah, Ka’be’yi Hz. Adem (as) yeryüzüne indiğinde inşa etmiştir. Hz. Adem (as) melekleri ve onların seslerini özleyince Allah Teala ”Ey Adem! Ben, etrafında insanların tavaf edeceği bir ev belirledim. Tıpkı, tahtımın etrafında icra edilen tavaf gibi. Bu yüzden sen oraya git.” (Bkz. İbn-i Hacer, Fethü’l- Bari, Kahire, Daru’r- Rayani’t- Turas, 1987, c.6, s.467, 470- 471)

[24]Bakara 2/ 125.

[25]Bakara 2/ 177

[26]Haceru’l- Esved, Ka’be’nin doğu köşesini gösterir ve cennetten dünyaya gönderilen ve insanlığın günahları ile kararmış bir taş olduğu rivayet edilir (Tirmizi, Sünen, Hacc, 49). İbn-i Abbas’tan rivayet edilen zayıf bir rivayete göre ” Haceru’l- Esved, yeryüzünde, Allahın sağ elini sembolize eder. Kim onu selamlar ve öperse, Allah’ı selamlamış ve öpmüş gibidir” (İbn-i Adi, el-Kamil, c.1, s.336). İbn-i Kuteybe Daynuri şöyle bir açıklama yapar: “Bu sadece bir benzetmedir. Temeli de şuna dayanır: Kim bir kralı selamlasa, onun elini öper. Haceru’l- Esved de mecazen ele benzetilmiştir. (İbn-i Kuteybe, Te’vil-i Muhtelefi’l- Hadis, Qutaybah, Kahire, Dar İbn-i Affan, s. 406). Ayrıca o, yine Hz. Ayşe’nin (ra) bir rivayetinden de bahseder. Allah, insanlardan ilk sözü aldığında, bu ahdi Haceru’l- Esved’e yerleştirmiştir. (Ceale zalike fi’l- Haceri’l- Esved). Dolayısıyla, bir kişi Haceru’l- Esved’i öpmede, Allah ile olan anlaşmanın sembolik önemi büyüktür. Her öpmede, Allah ile olan ahitleşmeni tekrarlamış ve bunu dünyaya ilan etmiş olursun.

[27]Müslim, Sahih, Hac, 273.

[28]Buhari, Sahih, Enbiya, 9.

[29]Aynı yer.

[30]Buhari, Sahih, Enbiya, 8; Nikah, 13. Bu rivayet, Hz. Hacer’in, ümmet-i Muhammed (sav) için önemini vurgulamaktadır. Bu ifade ile ilgili farklı yorumlar yapılmıştır. Bir yoruma göre Allah’ın, Hz. Hacer’in duasına zemzem suyu ile cevap vermesi neticesinde bu ümmetin doğumu gerçekleşmiştir.

[31]Ebu Davud, Sünen, Menasiku’l- Hacc, 69.

[32]Araf  7/ 172.

[33]Müslim, Sahih, Hacc, 436.

[34]Sahabi, Mizanu’l- İ’tidat, c.4, s.381.

[35]Sad 38/ 16.

[36]Hacc 22/ 55.

[37]Bakara 2/ 85.

[38]Kaf 50/ 42.

[39]Mü’min 40/ 15.

[40]Kurban kesmenin hükmü ile ilgili mezhebler arası bazı ihtilaf vardır. Kurban kesmek hanefilere göre vacip, maliki, şafii ve hanbelilere göre sünnettir. Yine şafiilere göre herkes, hanefilere göre sadece mukimler, malikilere göre ise o yıl hacca gitmeyenler kurban kesmelidir.

[41]Diğer bayram ise, ramazan ayının bitiminde kutlanan Ramazan Bayramı’dır.

[42]Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kesim yaparken, biri bıçağınızı keskinleştirmelidir ve hayvana mümkün olduğunca en az acı verecek iyi bir yöntem kullanmalısınız.” Müslim, Sahih, Sayd, 57.

[43]Hac 22/ 28.

[44]Hac 22/ 36.

[45]İbn-i Kudame el-Makdisi, (ö. 620 H), el-Muğni, Riyad, Dar-u Alemi’l- Kutub, 1999, c.13, s.381.

[46]İbn-i Ebi Şeybe, Musannef, 10494.

[47]Cumhur ulema, Kur’ân-ı Kerim’deki işaretlere dayanarak kurban edilen kişinin Hz. İsmail (as) olduğunu söyler. İbn-i Teymiye (ö. 728 H) de böyle kabul eder. Bkz. Mecmau’l- Fetava, Daru’l- Vefa, 2001, c.4, s.204. Fakat İbn-i Cerir et-Taberi (ö. 320 H) ve Kurtubi (ö. 671 H) ise Hz. İshak’ın kurban edildiğini söyler. Bkz. Saffat suresi 101- 102. ayetlerin tefsirleri.

[48]Saffat 37/ 101-102.

[49]Al-i İmran 3/ 108.

[50]Buhari, Sahih, Edeb, 18.

[51] Bu rüyanın üç gece peşpeşe görüldüğü Kurtubi’nin tefsirinde Saffat suresi 102. ayetin tefsirinde belirtilmiştir. Buhari’nin Sahih’inde görüleceği üzere, İslam’a göre peygamberlerin rüyaları vahyin bir parçasıdır. (bkz. İbn Hacer el-Askalani, Fethu’l- Bari, 6581. Fath el-Bari 6581).

[52]İtirazların çoğunun altında yatan epistemolojik varsayım şudur: Onların düşüncesine göre, Allah’ın kendisine birşey yapmasını emrettiğini iddia eden kişi ya yalancı ya da delidir. Çünkü insanlara bir şeyler emreden herhangi bir ilah olduğunu kabul etmezler. Herşeye rağmen, Allah’ın emrettiği fiillerin ahlaka aykırıymış gibi görünmesi durumunda, bizim, nasıl bir düşünce tarzına sahip olmamız gerekir? Eş’ari itikadına göre Allah neyi emretmişse, o şey iyidir. Yani emir, ahlakın ne olduğunu belirlemiş olur. Hanbeli- Selefi, Maturidi ve Mutezile mezheblerine göre temel ahlaki ilkeler akla mantığa uygundur. Dolayısıyla, Allah’ın emirleri akıl yürütmeyle elde edilecek temel ahlaki ilkelerle uyumludur. Eğer akılla aynı sonuca ulaşamıyorsak, inceleme ve araştırmamız eksik kalmış demektir. Bazı insanlar, kendi işledikleri ahlaksızlıkları haklı çıkarmak için, bu fiillerin Allah’a ait emirler olduğunu iddia ederlerse, onlara verilecek doğru yanıtı Kur’an bize şöyle bildiriyor: ”Allah, çirkin bir işi asla emretmez” (Araf 7/ 28)

[53]Enbiya 21/ 69.

[54]Bakara 2/ 260.

[55]En’am 6/ 75.

[56]Saffat 37/ 102. Kuran müfessirlerinden Mahmud Alusi (ö. 1270 H), Hz. İsmail’in, şahsen sabırlı olduğunu iddia etmeyip aksine eğer Allah dilerse sabredenlerden olabileceğini söylemesinin, O’nun tevazusunu gösterdiğini belirtir.

[57]Saffat 37/ 103- 105.

[58]Alastair Hannay, Kierkegaard’ın Korku ve Titremesi Kitabının Analizi: Eleştirel Bir Model, ed. Daniel Conway, Cambridge Üniversitesi Yayınları, 2015, s13.

[59]Şevkani, Feyzu’l- Kadir, Beyrut, Daru’l- Marife, 2007, s. 1246. Bu konuda mutezile mezhebi ile eş’ari mezhebi arasında itikadi bir tartışma vardır. Razi (ö. 606 H), Mefatihu’l- Gayb tefsirinde Saffat suresi 102. ayetinin tefsirinde bunu nakleder. Mutezileye göre Hz. İbrahim’e (as) oğlunu kurban etmesi değil, sadece bu yönde adım atması emredildi. Bu yüzden, Hz. İsmail’i (as) kurban etmemiş olsa da rüyasında aldığı emrin gereğini yerine getirmişti. Eş’ari mezhebine göre ise, Allah Hz. İbrahim’e (as) oğlınu hakiki manada kurban etmesini emretmiştir.

[60]Bu kıssa ile ilgili, Yeni Ateist’lere ait eleştirilerin mantıken insanı dehşete düşüren başka bir vechesi daha bulunmaktadır. İnsanların, hayvanlardan herhangi bir farkı olmadığı, biyolojik hayvanlar olduğunu kabul edildiğinde, insanı kurban etmek kötü kabul edilip, hayvanı kurban etmek neden iyi olsun. İnsan hayatı kategorik olarak bir hayvan yaşamından farklı değilse, insanlara hayvanın yaşamını tüketme hakkı veren nedir? Müslümanlar için bu hak, sadece ilahi izinden kaynaklanmaktadır. Hayvanlar, spor için öldürülemez. Ayrıca, etini tüketeceğimiz hayvanı insancıl bir şekilde kesmemiz gerekir. Böylece herhangi bir hayvanı kesmeden önce, helal olması için besmele çekilir.

[61]Ahmed Bin Hanbel, Müsned, 1/ 297. Nasıruddin Albani bu hadisin zayıf olduğunu iddia etmiş, Ahmed Şakir de bunu tasdik etmiştir. Bazıları bu ibadetin kaynağıyla alakalı bir bilgi sunamadıkları halde, bu hadisin zayıf olduğunu ve şeytan taşlama ile ilgili sahih bir kaynak bulunmadığını iddia etmişlerdir.

Avatar

Ibrahim Hindy

CONTRIBUTOR | Imam Ibrahim Hindy is a Research Manager at Yaqeen Institute. He holds a BA in Islamic History and is currently an MA candidate in Islamic Studies at the International Islamic University of Malaysia. He is also the Imam at Dar Al-Tawheed Islamic Centre in Mississauga, Canada.

Avatar

Dr. Nazir Khan

DIRECTOR OF RESEARCH STRATEGY | Dr. Nazir Khan MD FRCPC ​is the President of Yaqeen Canada and the Director of Research Strategy at Yaqeen Institute for Islamic Research. He is a Neuroradiologist and Assistant Professor at McMaster University. He has also served as an Imam for many years and has memorized the Qur’an and received traditional certification (​ijāzah​) in the study of the Qur’an, Ḥadith and Islamic theology (ʿ​aqīdah​) from various scholars across North America. He has taught Qur’anic studies classes, workshops, and seminars and is a consultant for the Manitoba Islamic Association Fiqh Committee. Dr. Khan completed his residency at the University of Manitoba and fellowship in Diagnostic Neuroradiology at the University of Calgary. His expertise in both medical sciences and Islamic theology uniquely positions him to address challenging contemporary questions regarding faith, reason, and science.