Hz. Adem ile Başlayan Şeref: İslam’da İnsanın Özgürlüğü

Adam-Honoured-Hero-Image

Omar Edward Moad

Dr. Omar Edward Moad is Associate Professor of Philosophy in the Department of Humanities, Qatar University. He has published numerous articles on Islamic philosophy and comparative moral epistemology, as well as a textbook, Logic and Critical Thinking: An Introduction for Muslim Students (2017: Kazi Publications).

View all posts

Bu seneki Ramazan ayında Ortadoğu’daki genel kargaşa ve kaosla ilgili okumam gerekenden çok daha fazla haber okudum ve bunun için de çok daha fazla vakit ayırdım. Okuduğum bir habere göre, IŞİD kuşatması altındaki binlerce Yezîdî dağlara kaçmıştı.[1] Anlatılanlara göre Amerikan askerleri gelip onları destansı bir şekilde kurtarmışlardı.[2] Ama oraya ulaştıklarında meselenin aslının hiç de anlatıldığı gibi olmadığı ortaya çıkmıştı: Önceden bilinenin aksine, dağda söylenenden daha az kişi vardı ve birçoğu da oradan ayrılmak istemiyordu. Ben gerçekte neler yaşandığını hâlâ tam olarak anlayabilmiş değilim. Acaba bunu öğrenmenin bir yolu var mı? Öğrenebilmek mümkün olsaydı ne kadar da güzel olurdu.[3]

Yine haberlerde anlatılanlara göre Irak vatandaşları, Yezidilerîn “şeytana taptıklarını” iddia ediyorlardı. Allah meleklere emrettiğinde, Şeytan Hz. Âdem’e secde etmeyi reddettiği için yezîdîlerin şeytana taptıklarını birisinden dinlemiştim. Açık bir şekilde görülüyor ki; Yezîdîlerin Şeytan’a değer vermelerinin sebebi, onun hiç kimse önünde secde etmeyecek kadar tevhide bağlı olmasıydı. Yezidilerin buna gerçekten inanıp inanmadığını bilmiyorum. Ama bu kaynağa[4] göre, doğru değil gibi görünüyor.

Benim ilgimi çeken (ve düşünmeye değer kabul ettiğim) asıl mesele, yezîdîlerin buna (veya herhangi bir şeye) inanıp inanmamaları değil, bu düşüncenin bizzat kendisidir: Bu düşünceye göre Şeytan’ın Hz. Âdem aleyhisselâma secde etmeyi reddetmesi, onun Allah’a isyan ettiğinin değil, Allah’a imanındaki samimiyetin göstergesidir. (Benim anladığım kadarıyla) Ehl-i sünnet müslümanlar, bunu Allah’ın emrinin muhtevâsına değer vermemek olarak kabul etmektedirler.

Allah’a itaat etmek, ondan başkasına itaat etmeyi reddetme basitliğine indirgenemez. O’na itaat etmek, teslimiyet ve sadakatin fiili göstergesidir ve ”şunu yap” gibi belirli bir emrin varlığını gerektirir. Verilen emir yerine getirildiğinde, işte o zaman itaat eylemi gerçekleşmiş olur. Ka’be’yi tavaf edin, Merve ve Safâ tepeleri arasında sa’y yapın, Cemerat’ta şeytan taşlayın…. ve Adem’e secde edin vesâire.

Bu vak’ada (Allah’a karşı ilk isyan vak’asında) emir, Hz. Adem’e secde etmek idi. Bu emre itaat etmemenin aslında imandaki samimiyeti gösterdiği düşüncesi, Şeytan’nın meseleyi muhakeme ederken kullanabileceği türden zekice bir fikir gibi görünüyor. Fakat Allah itaatsizliğin sebebini sorduğunda Şeytan, kendisini isyana iten gerçek sebebi gizleyememiş ve şöyle cevap vermiştir: ”Ben, ondan daha hayırlıyım.” (Sâd 38/ 76) Böylece, Şeytan’ın Allah’tan başka hiçbir şeye secde etmemesi gerektiği bahanesi boşa düşmüştür. Burada Şeytan’ın, Allah’tan daha çok önemsediği ve dikkate aldığı başka bir şey var. İşte, Şeytan’ın Allah’a isyanının ifade ettiği asıl mana bu olduğu gibi, nihâî olarak diğer mahlukata ve özellikle de insanlığa karşı kibirlenme ve saygısızlığın, tevhidin bir yansıması olduğu anlayışının ya da herhangi bir kişinin Allah’ın birliğine ve tekliğine inancının samimiliğine delalet ettiği düşüncesinin gerçek anlamı da budur. Bu bilgiler ışığında, IŞİD gibi örgütlerin, başkalarını şeytana ibadetle suçluyor olmaları gayet ironiktir.

     

Allah meleklere Hz. Adem’e, yani ilk insana dolayısyla da bütün insanların atasına secde etmelerini emretmiştir. Şimdi, kafa karıştırıcı bütün bilgileri bir tarafa bırakalım. Allah, Hz. Adem’e secde etmelerini meleklere emrettiği zaman onlara, Hz. Adem’e ibadet etmelerini emretmemiştir. Bilakis, Allah’ın emri ile Âdem’e secde etmekle, aslında Hz. Adem’e veya Allah’tan başka herhangi bir varlığa ibadet etmiş değillerdir. Allah’tan başkası için yapılmayacak bu ibadet fiilini icra etmek, Allah’ın, tevazu ifade eden secde gibi bir eylemle saygı gösterilmesini emrettiği Hz. Adem’e karşı bir hürmet ifadesidir. Öyleyse, Allah’ın, Hz. Adem’e secde etme emrine itaat ettiği için melekleri putperestlikle suçlayanlar, aynı şekilde, Allah’ın, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i sevme emrini yerine getirenlere karşı da aynı suçlamayı yapabilirler. Bundan dolayı, yezidilerin ya da başka insanların neye iman ettiklerini tartışmaya ihtiyacımız yok. Şimdi bunları bir tarafa bırakalım ve Allah’ın bize emrettiği hususlara odaklanalım.

Eğer meleklere Hz. Adem’e hürmetlerini ifade etmeleri emredilmişse, bizim bundan ne anlamamız gerekir? Hz. Adem, bizim saygımızı çok daha fazla hak etmez mi?  Biz Hz. Adem’e peygamber olduğu için tabiî ki hürmet ederiz. Ama şunu da unutmamak lazım ki, ilk peygamber olan Hz. Adem, aynı zamanda ilk insandı. İnsanlık ve peygamberlik aynı kökten filizlenmiştir. Bu beni şu sonuca ulaştırıyor: Allah’ın Hz. Adem’e saygıyı emretme kararı aynı zamanda insanlık için de bir saygı göstergesidir. Bu çıkarım aceleyle elde dilmiş yanlış bir çıkarım mı? Sizin ve benim gibi sıradan insanların değeri ve konumu, Hz. Adem’in değeri ve konumuna denk değildir. O, bir peygamberdi ama biz değiliz. O, insanlığın babasıydı, biz ise sadece onun çocuklarıyız.

Bazı kaynaklar onun yaklaşık olarak 20 metre civarında bir uzunluğa sahip olduğunu söylüyor. Bizim ortalama uzunluğumuz 2 metre bile değil. Ama herşeye rağmen o, insanlığın kökü, biz ise dallarıyız. Onun kanı bizim damarlarımızda dolaşmaktadır. Bütün peygamberler gibi o da insanlık için bir örnektir, Allah tarafından verilen en mükemmel seviyedeki insanlık modelidir. ”Allah hiç kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez” (Bakara 2/ 286). Bu da gösteriyor ki bir peygamber herhangi bir insanın sahip olduğu tam bir potansiyelin inkişaf etmiş halinden başkası değildir. Bu, eğer potansiyelimizi tam olarak kullanabilseydik bizim de ulaşabilecekolduğumuz bir seviyedir. Ama potansiyel olarak bir şeye sahip olmak, o şeye gerçekten sahip olduğumuz anlamına gelmez. ”Muhakkak ki Biz insanı, (varlığın mükemmel modeli olarak) en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık. Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” (Tîn 95/ 4-5). Herşeye rağmen, yine de yüksek bir seviyeye çıkma ihitmalimiz mevcuttur. ”Ancak iman edip imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar müstesna” (Tîn 95/ 6). Bu yüzden Hz. Adem’e secde emri, her insanda var olan fıtrî potansiyele saygı duyulması emri anlamına da gelmektedir.

İnsana saygının olmadığı yerde Allah’a saygı da imkansızdır. Aynı şekilde, Allah’a saygının olmadığı yerde de insana saygı imkansızdır. Bu meselede, birbirine zıt iki aşırı yoruma ulaşılabilir. Birincisi, Allah’a saygı, insana saygının reddini gerektirir. İkincisi de, insana saygı, Allah’a saygının reddini gerektirir. Birinci aşırı yorum, tarihsel olarak hem dîni hem de seküler anlamda ”fundamentalizm/ köktencilik” adı altında ortaya çıkmıştır. Bu yorum, tekfirci aşırıcılık anlayışını motive eden dolaylı mantık gibi görünüyor. İkinci aşırı yorum ise, insana saygının ateizmi kabullenmeyi ve tüm dinlerin ortadan kaldırılmasını gerektirdiği temeline dayanan seküler ”hümanizm”in ilk öncülüdür.

Bu aşırı uçların her birinin aslında epistemolojik boyutları bulunmaktadır. İnsanlığa karşı gerçek bir saygının kutsalı reddetmeyi gerektirdiği iddiası, insan aklının kendi kendine yeterliliğine olan inancın farklı bir ifadesidir. Zira bu düşünceye göre, insanın, kendi aklı ile kavrayamadığı konularda Allah’a güvenmesi, insana yakışmayan onur kırıcı bir aşağılamadır. Öte yandan, kutsala gösterilen gerçek saygının insana saygının reddini gerektirdiğini iddia edenler, insan aklının yanılabilirliğini vurgulamaktan ve bu yüzden de aklı tamamen devre dışı bırakıp, sadece ve doğrudan vahye dayanarak bir tür yanılmazlığa ulaştıklarını iddia etmekten hoşlanırlar.

İkinciler (sözde köktenciler), aklın yanılabilir olduğuna vurgu yapmakta haklıdırlar. Ancak aklın esas olarak değersiz olduğunu söyleyerek haksızlık etmekte ve dinlerini anlama ameliyesinde aklı kullanmadıklarını iddia ettikleri zaman da yalan söylemektedirler. Zira, vahyi anlamadan onun yol göstericiliğini anlamak mümkün değildir. Aynı zamanda aklı kullanmadan da vahyi anlamak imkânsızdır. Dolayısıyla aklın yanılabilir olduğunu kabul etmek, vahyi anlamamızın da yanılabilir olduğunu kabul etmeyi gerektirir ki bu da normal bir beşerî durumdur. Kimse bu beşerî durumdan, yani yanılabilme ihtimalinden âzâde olduğunu iddia edemeyeceği içindir ki, epistemik alçakgönüllülük ahlaki bir gerekliliktir. Fakat bu, bazı insanlar için çok zor ya da çok korkutucu olduğu için, insan aklını ve onun yanıltıcılığını atlayabilme yeteneğini iddia etmeye girişirler. Bunu yaparken, aklın yanılabilir olduğunu ve değersiz olabileceğini düşünürler ama aslında buna hiç gerek yoktur.

Fundamentalist olarak nitelenen müslümanların çoğu, Kur’ân’ın anlaşılması gerektiğini kabul etmektedir. Ama hemen ardından, aklımızın yanılabilirliğinden ancak sünnete dayanarak kurtulabileceğimizi iddiasını diel getirmektedirler. Sanki, sünneti anlayabilmek için akla ihtiyacımız yokmuş gibi… Kur’ân’daki herhangi bir ayet, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelen bir hadisle izah edilmeden veya selef alimlerden birinin açıklaması olmadan anlaşılamazken; bu ayeti açıklayan hadis, kendi başına gerektiği gibi tam manasıyla nasıl anlaşılabilir? Herbirinin tabiî ki anlaşılması gerekir. İşte tam da bu yüzden, açıklanmaya muhtaç olan herşey bütün yanılabilirliğine rağmen insan aklına muhtaçtır. Hadislerin sıhhati araştırılmalı ve sebeb-i vürûdu kavranmalıdır. Bu sistematik ilmî faaliyet, vahyi anlamada olduğu gibi aklî bir temeli esas alan metodolojik ilkelerin varlığını gerektirir. Bunun dışında başka bir metot da bulunmamaktadır.

Fakat bu meseleyi anlamanın en kolay yolu, İslam’ın insan yerine neden taşlara vahyedilmediğini sormaktır. Bunun cevabı taşların kalaşnikofları kullanmaması değildir. Çünkü açıkça görülüyor ki yapabiliyorlar. Hayır. İnsanı taştan ayıran, kalp ve akıldır. Allah’ın mesajı, tüm yanılabilirliğine ve sıradanlığına rağmen akıl yoluyla kalbe hitap ediyor. Fundamentalistlerin akıldan kaçmaları ve dini anlayışlarının akla dayanmadığı iddiaları, onların insanlıktan kaçışlarının epistemolojik boyutundan ibarettir. Zira onların alayışına göre, Allah’a olan saygı, bütün mahlûkâtı olduğu gibi insanı da hor görüp küçümsemeyi gerektirmektedir.

Esasen, ”fundemantalist”, Allah’ın mesajını kendi yanıltıcı zekasının yardımı olmadan anlamak ve böylece Allah’ın sesiyle doğrudan ve hatasız bir şekilde konuşmak için kendi beşeriyetini aşmayı iddia eder. Tabiî ki bunu açıkça söylemeyecektir. Çünkü her hâlükârda konuşan kişinin O olduğunu inkar edecektir. Aslında tavrındaki inanılmaz kibir, hatalı bir tevazu anlayışının içine gizlenmiştir. Zira onun kendisine ait bir düşüncesi yoktur. O, sadece var olan ”mesajı iletmektedir”! Gerçekten (!) de akıl yanılabilir ve değersizdir.  

Ancak bahsettiğimiz gibi, aklı bu şekilde değersiz görme, Allah adına genel olarak insanı değersiz görmenin epistemolojik boyutunun bir ifadesidir. Bunun diğer belirtileri, günümüz İslam dünyasında daha belirgindir. İnsanı küçük düşürmek ve onu yok etmek için bir yarış var ve bu sadece, insanları kamera önünde infaz eden ve tarihî mirası yok eden tekfirci teröristler arasında da değil. Kendi insanlarına eziyet eden ve onları kitlesel olarak öldüren rejimler ve bu insanlar yok edilirken sessiz kalan ama daha sonra tekfirci militanlar bir türbeyi yerle bir ettiğinde yükses sesle ağlayan sözde mutedil ”geleneksel” alimlerin tavrı ne ile izah edilebilir? Halbuki, bir hadis-i şerifte bize tek bir insanın bile Ka’be’den daha değerli olduğu öğretilmişti (Sünen-i İbn-i Mâce, 3932). Günümüzde müslümanlar arasında insanın kutsallığını göz ardı etmenin, dînî argümanları kullanarak siyasal iktidarı elde etmeye yönelik aşağılık bir yarışmadaki sadece tek bir hiziple sınırlı olmadığı açıktır.

Bütün bunlar, insanın, diğer aşırı uçtaki seküler ”hümanistlerin” doğru olduğuna ve insana saygının kutsalın inkârını gerektirdiğine inanmasına neden olabilir. Fakat onların göz ardı ettikleri şey de şudur: Akıl yanılmaz olsaydı ve insanlar da tamamen rasyonel hareket etseydi bile, sadece aklı esas alarak insanlığa saygı duyacağımız bir ortam bulamazdık.

Allah meleklere yeryüzüne bir halife yaratacağını bildirdiğinde onlar, bu ortamı bulamamışlardı. ”Melekler, ‘Orada bozgunculuk çıkaracak ve haksız yere cana kıyıp kan dökecek birini mi var kılacaksın? Oysa biz, Sen’i hamdinle tesbih ediyoruz (Sen’i bütün kemal sıfatlarınla anıp övüyor, bütün hamdin Sana mahsus olduğunu ve her türlü kusurdan ve Sana yaraşmayan her sıfattan ve fiilden münezzeh bulunduğunu daima ikrar ve ilan ediyoruz)’ demişlerdi.” (Bakara 2/ 30). Allah, bütün kusurlardan münezzehtir ve melekler de O’na kusursuz bir şekilde ibadet ederler. İsyan edebilecek bir varlığı yaratmadaki mülahaza nedir? Allah böyle bir varlığı neden yaratmış ve üstelik meleklerin ona secde etmelerini neden emretmişti? ”Allah şöyle buyurdu: Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” (Bakara 2/ 30).

Eğer bunu melekler bile bilmiyorsalar, biz hiç bilemeyiz. Meleklerin görüşüne göre, onların bilgilerinin kapsamı dahilinde, insanın yaratılması, bozgunculuk ve tahribe neden olmaktan başka bir amaca hizmet edemez. Gördüklerimizi ve bugün kendi kanlı ellerimizle işlemeye devam ettiklerimizi dikkate aldığımızda, Allah’ın bütün bunlarla hedeflediği amacı yerine getirmek, meleklerin bile kavrayışlarının ötesinde ise, öyleyse, herhangi bir insanın anlama yeteneğini aşan bir şeye körü körüne güvenmeksizin, insan ırkında bulunabilecek gerçek beklenti nedir? Sadece akıl perspektifinden bakınca, insan ırkının tedavi için bekleyen bir vebalı olduğu kesindir. Fakat Allah ”Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” (Bakara 2/ 30) buyurmaktadır.

Bununla birlikte, laik, sözde ‘hümanist’, ”Benim bilmediğimi (bizim bilmediğimizi) kimse bilemez” demektedir. Ama yine de, insan ırkı hiç var olmasaydı neden daha iyi olmayacağını da bilmemektedir. Var olması gerektiğine giderek daha fazla inanmaktadır. Mantıklı olarak savunulabildiği tek öncülü, nihâî ve kaçınılmaz olarak, insan hayatının, getirdiği acı ve ızdıraptan daha değerli bir özel öneme sahip olmadığı ve insanoğlununun yeniden üremeyi tamamen bırakmasının bütün objektif ölçülere göre daha iyi olacağı sonucuna varır. Bu, istatistiksel olarak, aslında sekülerleşmiş toplumlarda insanların gerçek davranışları üzerinde ölçülebilir bir etkiye fiilî olarak sahip olan felsefî bir ahlakî önermenin nadir örneklerinden biridir. Öyleyse, lâik ‘hümanizm’ için çok fazladır. Kutsala saygı (Allahâ iman ve O’nun, insanlarla ilgili olarak, bizim kavrayışımızın ötesinde bir plana sahip olduğuna güvenmek), insanlık için gerçek ve samimi bir saygıyı var eden tek şeydir.

        

İnsanın kaderine ilişkin olarak, sadece akılla ulaşılan şey, sanırım, az önce bahsettiğim gibi Kur’ân ayetlerinde kısa ve özlü olarak ”Muhakkak ki Biz insanı, (varlığın mükemmel modeli olarak) en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık. Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük” (Tîn 95/ 4-5) ve ”Asr’a yemin olsun ki; insan hüsrandadır” (Kevser 103/ 1-2) şeklinde ifade edilmiştir. Bunlar, tarih boyunca düşünen insanlar tarafından paylaşılan ve örneğin, Budizm’in Dört Yüce Hakikati’nde dile getirilen bir kavrayış ve anlayışı ifade eder. Ancak, sadece Allah’a iman ve O’nun mesajına açık olmakla ulaşılan şey, her bir durumda, sonraki ayetlerde direk olarak ifade edilir: ”İnananlar ve salih amel işleyenler hariç…”. Bu ayetlerde Allahu Teâlâ, Kur’ân’da söz verdiği yöntemin (sadece Allah tarafından bilinen ve Hz. Adem’in yaratılışını tek başına haklı çıkaran sır, Allah’ın meleklere secde etmeyi ve bunun gereği olarak da insanlığa saygı duymayı emretmesi) mümkün olan tek mantıklı hümanizm olduğunu izah etmektedir.

Allah, insanları ve cinleri ibadet etmekten (iman etmek ve salih amel işlemek) başka bir gaye ile yaratmadığını ifade etmiştir. Bir hadiste ifade edildiği gibi, amelleri geçerli (salih) kılan husus niyetlerdir. Dolayısıyla ”Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip ayrılmıştır” (Bakara 2/ 256). Niyetin saf ve samimi olabilmesi için, fiilin, her türlü zorlamadan (fiziksel ya da psikolojik) bağımsız, gerçek bir seçim olması gerekmektedir. Bir kulun Allah’a itaat ederken özgür olabilmesi için, onun Allah’a isyan edebilme imkan ve fırsatına sahip olması gerekmektedir. Demek ki, bu kapasiteyi reddetme girişimi, insanoğlunun yaratılma amacından men etmeye çalışmak anlamına da gelmektedir.

Bu yüzden, kelimenin tam anlamıyla özgürlük, insana ait herhangi bir ahlakî değerin gerek şartıdır. Basitçe ifade etmek gerekirse, insanlar iyi olmaya zorlanamaz ya da iyi olmaları için manipüle edilip kandırılamaz ya da iyi olmaları için beyinleri yıkanamaz. Ama eğer onlar özgürce hareket ediyorlarsa, elbette, gerçek ahlaki değere sahip olanı yapmaları için zorlanabilirler, manipüle edilebilirler, beyinleri yıkanabilir veya başka bir şekilde baskı altına alınabilirler. Ancak baskı altında ve zorla yapmak, ahlâki açıdan değersiz olur. Bu, haklı olarak İslam’da liberalizm diye adlandırılabilecek anlayışın öncülüdür.

Burada “liberalizm” terimini kullanırken, bazı modern Avrupalı düşünürlerin, özellikle de Kant’ın (ö. 1804) ifade ettiği benzer bir anlayışı ifade etmek için kullanıyorum. Bununla birlikte, tek başına özgürlüğün, insanî herhangi bir ahlâkî değer için yeterli bir koşul olmadığını ileri sürerek, bu meselede Kant’ın yanısıra birçok modern düşünce akımından ayrışmamız gerekir.

Bununla ne demek istiyoruz? Birincisi: Özgür ve irâdî bir tercih ile yapılmayan herhangi bir ahlakî davranışa ihtiyaç olmadığı konusunda hemfikiriz. İkincisi: İlk maddeden şu sonuca ulaşırız: Bir başkasının özgürlüğünü haksız bir şekilde ihlal etme niyetiyle yapılan her türlü eylem yanlıştır. Fakat, bunun, ahlâkî açıdan önemli hususları hallettiği görüşünü paylaşmıyoruz. Bir hareket özgürce yapılabilir, kimsenin özgürlüğünü ihlal etmeyebilir ama buna rağmen hâlâ ahlâkî açıdan değersiz veya yanlış olabilir. Bununla şunu kastediyorum: Özgürlük, insana ait herhangi bir ahlakî değer için gerekli bir koşul iken, insana ait herhangi bir ahlakî değer için yeterli bir koşul değildir. Bunu farklı bir şekilde şöyle de ifade edebiliriz: Kişinin eyleminin değeri özgürce yapılmasına bağlıyken, kişinin özgürlüğünün değeri onunla ne yaptığına bağlıdır. Öyleyse, insanın özgürlüğüne saygı, özgürlüğün (kayıtsız şartsız) mutlak bir değer olmasını gerektirmez. Çünkü mutlak bir değer değildir. Daha ziyade, insan davranışının herhangi bir değere sahip olması için özgürlüğün kesinlikle gerekli olmasını zorunlu kılar.

Bunu ileri sürerek, bütün ahlâkı özerklik ilkesine indirgeyen, özgürlüğü tek nesnel ahlâkî değer olarak kutsayan ve diğer tüm ahlâkî düşünceleri sadece subjektif bir bireysel tercih veya kültürel bir izâfî ‘tabu’ olarak küçümseyen batılı ortak akıma karşı çıkmış oluyorum. Bu, gerçek islâmî liberalizmi, en nihayetinde boş, tutarsız ve dolayısıyla pratikte gerçekleştirilmesinin imkânsız olduğunu iddia ettiğim batılı liberalizmin başat örneklerinden ayırmak açısından çok önemlidir. Bu yüzden, islâmî liberalizmden bahsedereken, şu anda “liberal İslam” olarak pazarlanmakta olan anlayışı kastetmiyorum.

Seçme kapasitesine sahip olmak, sadece bazı somut seçeneklerin nesnel olarak diğerlerinden daha iyi olması hâlinde nesnel olarak değerli ve anlamlı olabilir. Eğer bütün somut seçimler, herhangi bir nesnel standart ile ahlaki olarak eşdeğer olarak alınırsa – yani, herhangi bir somut seçimin değeri sadece öznel bir mesele ise – o zaman seçim yapabilmek için nesnel bir değer yok demektir. Hatalı bir şekilde, özgürlüğü tek objektif ahlâkî değer olarak kutsayarak, batı liberalizmi bizi özgür ilan etti. Ama bunu yaparken, bu özgürlüğü de hayatlarımızla birlikte nihai olarak anlamsızlaştırdı.

Ama dürüst olmak gerekirse, burada karşı olduğum liberalizmin bir çeşidi, tüm somut tercihleri doğrudan, ahlâkî açıdan eşit olarak kabul etmemektedir. Bu tür liberalizmin iddiası şudur: Somut bir tercihin ahlâkî değerinin tek objektif ölçüsü, bu tercihin özgürlük ilkesini ihlal edip etmediği sorusuyla ilgilidir. Basitçe söylemek gerekirse, herhangi bir eylemi nesnel olarak yanlış yapan tek şey, bir başkasının hareket özgürlüğünü haksız bir şekilde sınırlandırmasıdır. Bu elyemin iyiliğinin yegane nesnel ölçütü de, elbette başkalarının özgürlüğünü haksız bir şekilde sınırlandırmaksızın, hareket etme özgürlüğünü genişletme kapasitesidir. Bu ise, haksız bir sınırlandırma ile özgürlüğün sınırlandırılmasını ayırt etmenin tek nesnel standardının, yine söz konusu sınırlandırmanın, başkalarının özgürlüğünü haksız bir şekilde ihlal eden bir eylemi içerip içermediği ile ilgili olmasını gerektirmektedir. Başka bir deyişle, herhangi bir insanın haklarını sınırlandırmanın tek gerekçesi, başkalarının haklarını korumaktır. Hangi hakların evrensel olduğuna dair gerçek bir tanım elde etmeden de, bunun nasıl bir handikapa yol açacağını şimdiden görebiliriz. İşte bu yüzden liberalizmin bu biçimi, aslında teorik olarak tutarsız ve pratik olarak da imkansız hale gelmektedir.

Bu problemin halli için önerilebilecek farklı alternatif çözüm yolları bulunmaktadır ve problemin çözülemeyeceği iddiasının doğru olabilmesi için, her bir alternatifin ayrıntılı olarak ele alınması gerekmektedir. Fakat bunu yapmak, bu makalenin sınırları içinde mümkün olmayan uzun bir tartışmayı gerektirmektedir. Öyleyse, en azından, ”islâmî liberalizm” olarak adlandırdığım anlayışın ilk savunmasını yapmak ve bu anlayışı açıklığa kavuşturmak için, şu hususları belirtmeme izin verin: Bireysel özgürlüğün tam sınırlarını yeterli ve tutarlı bir şekilde tanımlamanın tek yolu, sadece özgürlük değerine indirgenemeyen ve geçerliliğinin salt subjektif bir tercihe bağlı olmadığı, sabit bir nesnel iyilik anlayışını referans kabul etmektir. Başka bir deyişle, John Stuart Mill’in (ö. 1873), ”bir şeyin değerinin tek ölçüsü, insanın onu arzu edip etmemesidir” iddiası yanlıştır. Yine, Immanuel Kant (ö. 1804) da, kendi kategorik zorunluluğunun tüm gerçek ahlâkî sorunları çözmek için yeterli olduğunu iddia ederek haddini aşmıştır.

Bu, günümüzde batı kültürüne hakim olan liberalizmin yanlış yönlendirilmiş, tutarsız ve sonuç olarak emperyalist ve yıkıcı versiyonlarına karşı, ”islâmî liberalizm”in yapısını tanımlama ve savunma ile alakalı olarak çok önemli gördüğüm bir projenin sadece giriş yazısıdır. Tabii ki, bu proje, bu sahte liberalizmlerin hatalarını daha ayrıntılı bir şekilde gösterebilmek için, burada sahip olduğum arz etme imkanından daha fazlasını gerektirmektedir. Daha da önemlisi, islâmî liberalizmin pratik, etik ve politik çıkarımlarının daha eksiksiz bir şekilde belirlenmesi gerekmektedir. Bunun anlamı şudur: Özgürlüğün haksız sınırlandırmalarından tam olarak ayırt edebilmek için gereken kapsamlı ve açık bir ilkeler dizisi oluşturmak gayesiyle ”iyilik”in ölçüsü belirlenirken, islâmî anlayış esas kabul edilmelidir. Buna ek olarak, birinci dereceden ahlâkî yargılara göre, ayırt edilmesi ve hayatın muhtemel maddi şartlarıyla olan ilişkilerine ve onların ahlâkî önemine göre açıklığa kavuşturulması gereken çeşitli özgürlük, özerklik ve otorite kavramları bulunmaktadır. Bu çalışma, sadece, İslâm’ın bütünlüğünü yıkıcı, tutarsız özgürlük kavramlarından korumak için değil, daha da önemlisi, islâmî liberalizm adı altında, maalesef insan özgürlüğünden inkar edilemez ve tehlikeli bir şekilde habersiz olan İslâm dünyasına, bu değerin önemini izah edebilmek ve anlatabilmek için de çok önemlidir.


Yasal Uyarı: Bu bildiri ve makalelerde ifade edilen görüş ve düşünceler, tamamen yazarlarına aittir. Ayrıca, yazarların herhangi bir platformda ifade ettikleri kişisel görüşleri, Yaqeen Enstitüsü’nü bağlamaz. Ekibimiz her açıdan çok donanımlıdır 

yaptığımız araştırmaların kalitesini arttırmaya yardımcı olacak kesintisiz ve zenginleştirici diyaloglara izin verir.

Tüm hakları mahfuzdur. Yaqeen İslam Araştırmaları Enstitüsü’nün izni olmadan kullanılamaz.